Sayfa yükleniyor…
Sayfa metni
Sohbetler II - Bir daha böyle yapma, riya etme, der. Daha sonra Fahreddin Râzî Mekke-i Mükerreme’ye doğru yola koyulur. Şehre girince hatipler minarelerden nida ederler: - Fahreddin Râzî geliyor! Şöhreti her tarafı tutmuş tabii: Herkes dışarıya çıkar, Râzî’yi karşılarlar. Efendim, hoş geldiniz, safa getirdiniz, derler. Efendim! Mübarek, münevver yüzünüzle şereflendik, bir de kelam-ı kibannızı lütfetseniz. Şöyle kürsüye çıksanız da insanlar sesinizi duysa, bilginizden istifade etse, derler. Kürsü kuruluverir. Râzî, kürsüye çıkar, insanlara bakar. Bütün halk ayakta, yalnız birisi oturmuş, yazı yazıyor, Râzî’ye de hiç bakmıyor. Belli ki derviş biri. Başında külahı, perişan sakallı bir adam. Râzî kendi kendine, "İlkin, şu dervişlerin ulemaya karşı cephe almalarını mevzû edeyim de rezil-rüsvay olsun şu adam; ondan sonra konuşmaya başlayayım." der. Elini kaldırdığı yerde eli kalır, dili bir şey söyleyemez lâl olur. - Sami Efendimiz (k.s.)’in yanında dili lâl olan birini gördüm. Büyüklerde tutma olur. Tasarruf derler buna. Tasarruf altına alırlar, hareketsiz bırakırlar adamı. Fahreddin Râzî bu.hali yaşayınca, "Yorgun olduğumdan konuşma takatini hissetmiyorum." der aşağıya iner. Gözüyle o zata bakar; yanındaki adamı çağırır. "Allah aşkı na kim bu derviş." der. Çağırdığı adam: - Muhyiddin-i Arabî (k.s.), der. Râzî: - Ben ona nasıl tepeden bakarım; ben ne yaptım ya Rabbî! der; başlar ağlamaya. O büyük âlim zâtın sanki hiçbir ilmi-irfanı kalmamıştır. Öylece ortada kalır. Günün birinde Muhyiddİn-İ Arabi’nin dervişlerinden biri ile karşılaşır. Dervişe, beni oraya götürün, diye yalvarır. Giderler. Kapının önünde bir bekçi durmaktadır. Bekçi, Efendisine: 34

