Hace Evliya-yı Kebir'e bir vasiyeti var. Hepimiz için geçerli. Vasiyet eylerim sana ey oğul ki cemi halde ilim ve edep ve takva üzere olasın. Asarı selefi tetebbu eyleyesin. Geçmiş büyüklerimizin hayatlarını okuyasın. Onların edebiyle erkanıyla ahlakıyla ahlaklanasın ve sünnet cemaate mülazım olasın ve fıkıh ve hadis öğrenesin ve cahil sufilerden perhiz eyleyesin ve hem işe namazı cemaatle kılasın, her giz şöhreti talep eyleme ki şöhrette afet vardır. Bu hasta bu hususta hatırladığım bir konu var, o da cenab-ı hak velilerden birisine. Buyuruyor ki neden bu kadar şöhretlendin diye. Bir şiir halinde söylerler, şöhret de afet olmamak olmaz. İbrahim bin Ethem Hazretleri, Kaddesallahu Sırra, çok etrafta duyurmaya başlayınca memleketini terk eder. Onun geleceğini duyan halk karşılamaya çıkarlar. İbrahim'in Ethem'i tanımıyorlar.
Diyorlar ki İbrahim bin Ethem geliyor mu, onun gibi böyle bir insanı mı soruyorsunuz diye kendisi hakkında bayağı uygun olmayan sözler söyler. O zaman İbrahim bin Edhem'e öyle bir dayak atarlar ki yine sesini çıkarmaz. İbrahim bin Edhem'in sevindiği iki hal var. Bunu nasıl söyleyebilirim? Biraz hicap edeceğimiz husustur. Velhasıl kendi nefsinin yerildiğinde çok sevinmiş ve memnun olmuştur. Cahil sufilerden perhiz eylesin, namazı cemaatle kılasın, şöhreti talep eyleme ki şöhrette afet vardır, daim kem namul, seni hiçbir kimse bilemezsin. Sami Efendi Hazretlerinin çok kıymetli bir evladı var, Pakistanlı Muhammed Can Hazretleri. Bir ara kendileri Şamı Şerife hicret buyurdular. Bu Pakistanlı Ricailü'l-Vahim'dan Muhammed Can hazretleri gelir, yanında bulunan Konyalı Mehmet Saraç Efendi biraz hoş muamelede bulunmaz. İşte bu vakit gelinir mi diye, on mübarek zatın gönlü rencide olur.
Sami Efendi Hazretleri buyuruyor ki benim dostumu kırdın der. Ravzai Paki Nebi'de buyuruyor üstadımız Hacı Hasan Efendimiz, onu gördüm. Böyle burada geçti ya, daim kem nam ol diye. Dedim ki diyor, böyle bir insan burada neden oturuyor? Fakat diyor, kalben şöyle bir kontrol ettim, müstesna bir insan diyor. Zahirde baktığın zaman işte bu nasıl olmuş da buraya gelmiş diyebiliyorsunuz. Çok mübarek bir kimseydi. Demek ki bunlar kendilerini belli etmiyorlar. Az söyle, az uyu, az söyle, az uyu ve halktan kaç arslandan kaçtıkları gibi daima halvetinde ol ve taze oğlanlarla ve avretlerle ve bidat ehilleriyle ve gannilerle sohbet eyleme. Bu genç oğlanlarla olma ifadesinde üstadımız bir hadiseyi anlattılar. O da Hafız Ömer diye bir kimse. Öğrencileri içerisinde bir kız çocuğundan cemal olarak daha da güzel birisi var. Der ki evladım bir öpeyimdir.
Onu öpünce içindeki Kuran-ı Azimüşşan olduğu gibi çıkar. Kuran-ı Azimüşşan, Kuran-ı Azimüşşan'dan bir kelimeyi dahi okuyamaz. Hasan-ı Basri Hazretlerine varır. Hasan-ı Basri Hazretleri der ki, Cami-i Emeviye'de hafız, işte kıymetli bir kimseymiş. Bir kimse var imamı oranın, o sana teveccüh etsin der. Vardığı zaman Hasan-ı Basri Hazretleri bizi gönderdi dediğinde, o benim sırrımı, sır perdemi yırtmış, ben de onun sır perdesini yırtacağım der. Hasan-ı Basri Rahmetullah Ali, sabah namazını Beytullah'ta, öğle namazını Ravza-i Pak-i Nebi'de, ikindi namazını Mescid-i Aksa'da bak der akşam beyaz elbiseler içerisinde geldi, cemaat ayağa kalk da o Hasan-ı Basri'di der. Ben onun halifesiyim. Teveccüh buyurur, evladım böyle bir harekette bulunma, der ve tövbe eder. Helal ye, şüpheden perhiz et.