Sayfa yükleniyor…
Sayfa metni
cevâbını vermiştir. “Öyle ise, ey Muhyiddîn! Sizin gözlerinizden hâlâ tamâmıyla maraz zâil olmadı. Zâil olunca hem vâris-i nebî olursunuz, hem de Hak ile halkı görürsünüz” buyurmuşlardır. Ma’lûm ola ki, enbiyâ hazarâtına vâris olmak için nefsin sıfat-ı seb’asını kat’ etmek iktizâ eder. Nefs müşteheyât-ı nâ-meşrûasını icrâya hâkim ise emmâredir. Değilse ya’nî fıl-cümle, terbiye görmüş ve tekâlif-i şer’iyyeye itâat etmiş ise levvâmedir. Terbiye ve taâtı tezâyüd etmiş lâkin, müşteheyâtını hâlâ unutmamış, ancak bırakmış ve mâil-i terakki ve teâlî olmuş ise mülhimedir. Müşteheyât-ı mezkûreyi külliyen unutmuş ve tayy-ı makâmât için vakf-ı vücûd etmiş ise mutmainnedir. Tayy-ı makâmâttan ve belki de kâffe-i murâdattan dahi tecerrüd eylemiş ise râziyyedir. Bu fikre hizmet ve bu hâlde istikamet edince marziyyedir. Bunlardan sonra Cenâb-ı Hak kendisini irşâd-ı ibâda me’mûr ve emr-i biT-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker vazifesiyle tavzif ederse kâmiledir hem de vâris-i enbiyâdır. Şunu da beyân edelim ki nefsin bu mertebe i’tilâ eylemesi, insanın müştemil olduğu kalb, rûh, sır, hafi, ahfa, nefs-i nâtıka, cesedden ibâret olan letâif-i seb’ada ale’t-tertîb icrâ-yı ezkâr ve efkâr ile kabil olabilir. Nitekim bir câhilin âlim olması, sarf, nahiv, mantık, kelâm, fıkıh, hadîs, tefsir gibi ulûm-ı seb’anın tahsiliyle hâsıl olur. Mâmâfîh, tâlib-i ilim ile sâlik-i tarikatın sa’y u gayreti ve muallim ile mürşidin ehliyyet ve kâbiliyyeti dahî nazar-ı i’tibârdan dür tutulmamalıdır. 109

