Sayfa yükleniyor…
Sayfa metni
rendiği zaman) Mahmûd’da fânî olmaz. Muham med, Mahmûd’a dâhil olmadığı gibi, Mahmûd’dan hâriç de değildir. Aynı şey Mahmûd için de geçer- lidir. Mahmûd, Muhammed değil de, kendisinin Mahmûd olduğunu anlayınca o nefsini Muham med ile değil kendisi ile bilir. Çünkü Muham- med’in kendisine âit bir gerçekliği asla yoktur, şu hâlde var olan birisi, var olmayan bir şey ile nasıl bilinecektir? Öyleyse bilen ve bilinen, vuslat eden ve edilen birdir. İkilik kaybolmuştur. Ârif O’nun sıfatıdır, bilinen O’nun zâtıdır; vuslat eden O’nun sıfatıdır, vuslat edilen O’nun zâtıdır. Niteleyen ve nitelenen birdir. İşte tafsilâtıyla anlattıklarımızın bütünü “Nefsini bilen muhakkak Rabbini bilir” hadîsinin îzâhıdır. Bilesin ki bilen (arif) ve bilinen (mâruf), gören ve görünen O’dur. “Ben onu sevince, onun işitme, görme, konuşma ve dokunma yetisi (kuvve) Ben olurum”54 kudsî hadîsi bu cümleyi ispatlamaya ye ter. Mârifet iddiâsında bulunanların çoğu nefslerini ve Rablerini bildiklerini zannederler. Ayrıca ken dilerinde varlık görme hastalığından kurtulmuş ol dukları hissine kapılırlar. Bu kimseler şöyle demiş lerdir: Mârifetullahı elde etmek yalnızca fenâ ile ya da fenâdan fenâ ile mümkündür. Bu ise “Nefsini bilen muhakkak Rabbini bilir” hadîs-i şerifini hak kıyla anlayamadıklarından ileri gelmektedir. Onlar 54 Buhârî, Rikâk, 38 (6502). 74

