Sayfa yükleniyor…
Sayfa metni
Dervişlerden birine, “Söyle bakalım sofu, sigara neden haram?” dediklerinde o da “Alıp verdiğimiz bu nefeslerden mesul müyüz?” diye sorar. “Evet” cevabını verdiklerinde, “Mevla bu nefesleri, nefsimize ve gayrılarına zararlı olan sigarayı üflemek için mi, yoksa kendisini anmamız için mi halketti?” der. Bu cevap karşısında herkes susar. İcâzetin Önemi Bize icazeti Üstadımız verdiği için sizler, bizim yanımızdan ayrılmıyorsunuz. İcazetsiz kimseler, çokça cemaat toplarlar fakat tezce de dağıtırlar. Kazaya Kalan Namaz Dedem H. Mehmet Hoca, Kayapınar mevkiinde harman işleriyle meşgul olurken, uyku galebesiyle sabah namazına kalkamaz. Uyandığında, güneşin çıktığını görünce ağlayarak namazı kaza eder. “Kırk yıldır aynı namazı kaza ediyorum, Rabbim beni affeder mi?” der ve ağlardı. Beş Letaifiniz Zikredecek Yedilerden Dörtyollu Fırıncı Mehmet Baba bir gün rüyasında bizi görür. Rüyasında, bir düğmeye bastığımızda beş tane elektrik yanar odasında. Rüyasını Sami Efendimize anlatınca: “Hasan Efendi vasıtasıyla beş letâifiniz zikredecek Mehmet Efendi!” buyururlar. Sükûtu İrşâd Olanlar Öğüt ve nasihat, yıkılan bahçe duvarını tamire benzer. Nefis ve şeytanın bahçeye girip mahsulünü yememesi için nasihatle bu duvar tamir ediliyor. Eksiklerimizin çokluğundan dolayı, letâif güllerini soldurmayalım diye saatlerce nasihat ediliyor. Ayrıca sükûtî olarak bir müddet durulursa bu sükûttan da istifade edilir. Nakşî tarîki, sâliki, sükûtî olarak da irşat eder. Kürdoğlu Mehmet Efendi: “Bir çok kardeşimizle, Yahyalı’nın Boyacılı mahallesinde bir evde otururken, bir manevî hal zuhura geldi, hepimiz sükût ettik. Tadına doyamadığımız bir gün yaşadık.” diye aktarmıştı bize. Gaziköyü’nden Taktak Ali Amca, o feyizli günlerinde inlemeye başlamıştı. Cemaat dahi aldıkları mânevî hazla kendilerinden geçmişlerdi. Öyle bir zevk hasıl oldu ki, Önümüze bir baklava tepsisi konmuştu, kardeşlerimiz de biz de baklavadan yiyemedik, baklavanın tadı kalmadı. Tatlı tepsisi kaldırıldı. Sivas’tan İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Hazretleri’nin bir müridi geldi bize. Kendisiyle bir tek kelime bile konuşma nasip olmadı. İkimiz de sükût ettik. Kalben konuşuyorduk. Âşık Elvan, misafiri tanıtmak için, “Efendim” der demez işaretle “Sükût et” dedim ve böyle ayrıldık. Behice İhvanın Has Olanı İle Olmayanını Ayırıyor Babamın Post köyünde Halil Efendi diye bir ihvanı vardı. Hanımı da çok âşık bir kardeşimizdi. Babam dergâh-ı Es’ad’dan geldiğinde bunlara, rabıta-i şerîfeyi tarif ettiğinde cezbelenerek ağlar ve kendilerinden geçerlerdi. Yahyalı’ya muhabbetle gelirler, ayrılırken iki taraflı ağıtlarla ayrılırlardı. Çocukları yoktu. Behice isminde bir kardeşimizi onlara bahşettik. Annem âhirette de o çocuk onların olsun diyerek sehâvetin en büyüğünü yapmıştı. Çocuk çağırıldığında herkese varmazdı. Samimî ihvanın boynuna sarılırdı. Babam, “Behice, ihvanın has olanı ile olmayanını ayırıyor,” derdi. Kime varmazsa, o günahına tevbe ederdi. Böyle ferasetli bir yavru, ocaktan bir ateşin sıçramasıyla yanıp cân vermiş.

