Sayfa yükleniyor…
Sayfa metni
117 Bir kimse yolculuktan döndüğü zaman üstâzımız: “Yediğin içtiğin hep senin olsun, gördüğün güzellerden an- lat” derdi. Şunu kastediyordu bununla: “Yemeniz içmeniz, maddî zevkiniz bir tarafa, sohbet ettiğiniz, konuştuğunuz görüştüğünüz hayırlı kimselerden bahsedin.” diyordu. Bizim de bu yolculuğumuzda ilkbaharla yaz arası sayılır, her ta- raf yemyeşildi. Orada tabiat bizim beldelere göre hemen hemen bir ay kadar geç uyanır. Bambaşka bir güzellik arz ediyordu o dağlar, o ovalar. Ne bileyim, târif edemeyece- ğimiz o güzellikler. Dağa bakınca: “Allâhım bu dağ istikâmeti gösteriyor, ne yel ne sel bunu alıp götürüyor. Ne nefsin seli ne de şeytânın yeli bizi Allâhımız’dan alıkoymasın..” düşüncelerini insanın gönlüne getiriyordu. O akan sular gözün nûrunu arttırır hiç şüphesiz. “O sular devamlı akıyor da bizim gözümüzden yaşlar niçin akmıyor? Kalbimizden mânevî doğuşlar neden zuhûr etmiyor?” diyor insan yerine göre. Hepsi şurada dursun, her gidişimizde Doğu Beyazıt’ta Ahmed-i Hânî Hazretleri’ni ziyâret etmenin tadı târif edi- lemez. Çünkü Said-i Nursî (kaddesallâhu sirra) üstâzımız bulunduğu yerden onun kabrine açılan pencere vâsıtasıyla Rabbımızın lütuf ve keremi ve ihsânı olarak yıllarca rûhânî ve mânevî zevk aldığını, istifâde ettiğini söyler. Ahmed-i Hânî Hazretleri’ne geldik. Huzûruna girer girmez insanda bir ağırlık, bir vakar hâli zuhûr ediyor. Ârifân-ı İlâhî: “Vardığınız yerlerde (enbiyâ kabri olur, evliyâ kabri olur) onların hâlleri ile hâlleniniz.” buyururlardı. Bir ağırlık, bir huzur meydana geliyor. Bu târif edilemez. Bunu ifâde etmek güç. Beytullâh’ın, Kâbe-i Muazzama’nın imamlarından Abdurrahman Südeysi’ye diyorlar ki: “Efendim siz namaz

