Sayfa metni
İstiâze ve Besmele Hakkında / 43 mektir. O’nu tâziminin nihayeti ise ibâdeti ancak ve an cak Allah teâlâya hasreylemektir. Bu da gönülden mâ- sivâyı çıkarmaksızın mümkün olmaz. Çünkü kalbinde mâsivâ bulundukça tâzim olabilirse de lâyıkı veçhile olamaz, elbette noksan olur. Binâenaleyh şân-ı uluhi- yete lâyık bir ibâdet mâsivâdan ferâgat ve tecerrüd-i tam ile yapılan ibâdettir. İbâdet, Allah’ın râzı olduğu şeyi yapmak, ubûdiyet, Allah’ın yaptığına râzı olmaktır. Müfessirînin beyânları na nazaran bu âyet-i celîle hem tevhid-i rubûbiyete, hem tevhid-i ubûdiyete delâlet etmektedir. Tevhid-i ru- bûbiyet Allah’ın vahdet-i zâtiye ve hakîkiyesini kabul, tevhid-i ubûdiyet ise bu sayede bir vahdet-i içtimâiyenin teşkili için bir inşâ-i taahhüdüdür. Hem, cemâat kuru bir kalabalık değil, ruh-ı vâhitle hareket edebilen bir heyet-i muntazama-i vahdaniye demektir ki cemâatin teşekkülü bir ruh ve misâk-ı İçti maîye bağlıdır. Bu İçtimaî mîsak ise söylemekte oldu ğumuz “Ancak Sana ibâdet ederiz, ancak Sen’den yardım dileriz.” gibi cümlenin vicdanından fışkıran bir ahd ve mukâvele ile teşekkül edecektir. Böyle bir ce mâatin teşekkülünün en büyük âmili ve istinatgâhı Sû- re-i Fâtiha’dır ki bu teşekkül Fâtiha’nın nüzûlünden sonradır. İşte Cenâb-ı Allah da evvelâ bu akdi Habîb-i Kibri- yâsı Muhammed Mustafâ -sallallahu aleyhi ve sellem-’in kalb-i risâletpenâhîlerine vahy ile yaptırmış ve bu misâ- kı onun vicdan-ı içtimâisiyle lisan-ı ubûdiyetine takrir et tirmiştir.

