Sayfa metni
46 Konuştuğu kelâmların gönüllere tesiriyle bir hikmet pınarıydı. Kırk yıl önce konuştuğu sözler sadra yazılır silin- mezdi. Bâtın cihetini bilemeyiz ama, hissettiklerimizi kale- me alsak bir kitap olur. Anlaşılmaz bir hitap olur. Okuduğu âyetleri, anlayışlara göre îzah buyururdu. Dikkat edilirse, eserlerinde kendi görüşlerine yer vermemiştir. Müfessirîn-i İzâm ve muhaddisînden nakiller yapmıştır. Bu hâliyle, İslâm fıkhında geçen “mukallidûn” tâbirinin îzâhını yapmıştır. Sence ve benceler üretmemiş, ulemâ-i kirâma derin say- gısını göstermiştir. Irmak denize kavuşmuş, vâsıl-ı İlallâh olmuştur. “Bu Niyâ-zî’den de Mevlâ görünür” sırrına ermiştir. Bu konuda diller suskun, gönüller cûşa gelmiş, tahammül bitmiş, hâl-i hayret neş’et etmiştir. “Tâkati yok dilimin, hâlimi takrîre bile. Ey bâd-ı sabâ, uğrarsa yolun semt-i harameyne Selâmımı arzeyle Rasûlüs-sekaleyne.” Sıddîk-ı Ekber’in, “Yâ Rabb! Sana olan hayretimi artır” duâsıdır bu meydan. Bunlar her hâli ölçülüdür. Zâhirde değil bâtındadırlar. Gönül ehli; ahdinde vefâlı, infâk eder isrâf etmez, âdil, her şeyi yerine kor, evsâfı Kur’ân ve hadisde bildirilen velîlerdir.

