Zamanın Değeri ve Gençliğin Kıymeti kaydında Elimizde şu anda çok kıymetli bir değer var. Elbette ki zamanın değeri, günlerin değeri, gecelerin değeri o günlerde olan hadiselerle. Mesela cuma günü diyoruz. Cuma gününün kıymeti nedir? Cuma namazının kılınmasıdır. İcabet saatinin içerisinde olmasıdır. Müslümanların cem olup bir araya gelip toplanmasıdır. Mesela bayram geceleri…
Zamanın Değeri ve Gençliğin Kıymeti kaydında Elimizde şu anda çok kıymetli bir değer var. Elbette ki zamanın değeri, günlerin değeri, gecelerin değeri o günlerde olan hadiselerle. Mesela cuma günü diyoruz. Cuma gününün kıymeti nedir? Cuma namazının kılınmasıdır. İcabet saatinin içerisinde olmasıdır. Müslümanların cem olup bir araya gelip toplanmasıdır. Mesela bayram geceleri…
Bu ses kaydının kaynağı kim?
Genel
Bu ses kaydı nasıl dinlenir?
Kayıt ücretsiz dinlenebilir; 14 konu başlığındaki zaman bağlantıları ilgili bölümü doğrudan başlatır.
Elimizde şu anda çok kıymetli bir değer var. Elbette ki zamanın değeri, günlerin değeri, gecelerin değeri o günlerde olan hadiselerle. Mesela cuma günü diyoruz. Cuma gününün kıymeti nedir? Cuma namazının kılınmasıdır. İcabet saatinin içerisinde olmasıdır. Müslümanların cem olup bir araya gelip toplanmasıdır. Mesela bayram geceleri diyoruz. Kadir gecesi diyoruz, Kuran-ı Azimüşşan'ın nazil olduğu gece olması hasebiyle. Beraat Gecesi diyoruz, aklı ilahiyenin, rahmet ilahiyenin Cenabı hakk'ın mağfireti bol olduğu gün olması sebebiyle diğer günlerde öyle. Ramazan-ı Şerif dersek onu artık tarif etmek mümkün değil. Efendimizin şu mübarek sözü yeter sallallahu teala aleyhi ve sellem. Eğer kadro kıymetini insanlar bilecek olsa bütün senenin Ramazan-ı Şerif olmasını arzu ederler. Bu tadına varmakla olur. Arifani ilahinin dediği gibi mel lem yedeuk, lem yarif tatmayan bilmez.
Bizim gibi tatmayan bir kimse olursa bayram nasıl gelecek? O gün de nasıl yenilecek, içilecek diye düşünürüz. Hayırlı kimselerden olursa Cenabı hakk'ın seçmiş olduğu has zümre onlar güzel ahlaka nail olmanın Ramazan-ı Şerif sebebiyle bayramını yaparlar. Daha bir seçkin olanlar rahmetiyle iliştiği nimet, mağfiretiyle mazhar olduğu, değerini ölçemediğimiz haber veremeyeceğimiz kıymetler sonunun cehennemden azat olması ama biz böyle demekle birlikte tecelliyata mazhar oluşlarının büyük bir sevinci içerisinde olurlar. Büyük bir değer elimizden çıkıp gidiyor diyorum. Elimizden geldiği kadar sarılalım. Değer derseniz ömrümüz zaten bir değerdir. Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam hadis-i şeriflerinde buyuruyorlar. Hatta yusele an erbain. Kişi adımını bir yerden diğer bir yere atmadan şu dört şeyden sorulacak buyruluyor. Nasıl kıymetli olmaz ki?
Ömrümüzü nerede geçirdiğimizden Cenabı hak hasret ve nedamet günü denir ya, Allah'ımız hasret ve nedamet içerisinde kılmasın. Rabbimize yalvarıyoruz, eyvah dedirtmesin. Bir kamyoncu görmüştüm, belki bir dakika önce hiç hesabında yoktu. Kamyon üzerinde Allahu alem meyvelerin dolu olduğunu zannediyorum. Güney taraflarından işte meyveleri almış kasalara doldurmuş bir yere doğru gidiyor. Ani bir kaza oldu. Bütün olduğu gibi sebzeler, meyveler döküldü. Adam dizlerine vuruyordu. Eyvah eyvah, bu da mı başıma gelecektir diye. Tabii bu söz doğru değildir. Allah'ımızın takdiri şunu demek istiyorum. Dizlerimize, göçlerimize vurarak eyvah eyvah demeden Cenabı Hak bize burada aklımızı başımıza alıp hakkı hakikati görmeyi nasip buyursun. Sizden evvel görüştüğüm kıymetli kardeşlerimiz vardı, faiz olan bir kardeşimiz diyordum. İşin artık iç tarafına geçelim.
Yine bir kardeşimiz diyordu ben yağmurun, yağışın toprağı ne kadar işlediğine baktım. Bel küreğiyle şöyle bir karışıyor diyor geçiyordu. Derinlere inse güzel değil mi? Daha güzel. Onun için bizim imanda derinleşmemiz nedir? Yakindir. Tasdiktir. Sıddıkı Azam'ın erimiş olduğu nurdur. Sıddıkıyyet nurudur. Artık bununla tarif edilemez. Hazreti Ömer'deki adalet, Hazreti Osman'daki haya, Ali Radıyallahu Anh'daki Radıyallahu Anh Me'im nedir? İlimdir ve cihattır. Her şeyini iman dediğimiz zaman her şeye tesiri olan her şeyde kendini gösteren bir esastır. Her şeyde. Adımımızı atarken dahi, şöyle gözümüzün bir tarafa bakması, her şey imanla. Şimdi ibadet ve saatte ihlas malum. İhlas bedenin yapacağı bir husus değildir, gönülde olur. Ahlakın menşei de zaten insanın kalbidir, gönüllüdür.
İşi fark etme dediğimiz gönüllerimize geçirerek, ibadet ve taatteki esrara irerek, yoksa böyle koyup gidersek hasret ve nedamet olur elbette ki. Bir kardeşimiz vefat etmişti bizim. Bir müddet bizimle beraber bulundu. Demek ki sohbetlerde çokça anlatırmışız letaiflerden, işte bedenin taatleri, eğer dilimiz Allah derken gönlümüze geçecek olursa onun mükafatını bizzat Rabbimiz veriyor diye Hadis-i Şeriflerden alarak tabii. Bunu duymuş. İltihalinde onu müşahede edenlerden biri şöyle anlattı. Demiş ki o kadar anlatıldı. Ne olur kalbimizi olsun şöyle bir zikrettirelim. Kalbimiz olsun. Zikrettirelim Demiş, ömür vefa etmedi, ahirete göçtüm, şimdi nasıl çalışacak bilmem diyor. Tabii olmaz. Allah'ımız feryadı fihanlar koparttırmasın. Yetmiş üçle dört çok yakın olduğu için her zaman burada durakalıyorum. Yetmiş üç müdür yetmiş dört müdür diye.
Yatsı namazı kılınırdı Ravzai Paki Nebi'de sallallahu teala aleyhi ve sellem. Onu müteakibe şimdiki genişletmeler yoktu. O zaman hemen çıktığınız zaman Babüsselam'dan da olsa, Babul Mecit'den de olsa hemen yanında pazarlar açılmış vaziyetteydi ve evler vardı. Yakın bir yerde Sami Efendi Hazretlerinin haneleri Orada sohbetinde bulunduk. Şu hadiseyi anlattı. Kalbi Cenabı Hakk'ı zikredenlerin vücudunu toprağın yiyemeyeceğini, hafızların da ilmiyle, okuduğuyla amil olanların, burada misal verdi. Bir hafız bu nereye geldiyse Kuran-ı Kerim okuduğunda çok beğeniliyor. Oradaki ifade şuydu, Şam-ı Şerif'te Kuran okumuş, çok beğenmişler. Bu vefat etmiş. Yıllar geçmiş. Hanımı demiş ki ben hocamın kabrini memleketimde istiyorum. Uzak beldede bayramı var, seyran'ı var. Varırım kabrine, okurum. Şimdi ise böyle bir imkan yok. Çok zorlamış. Demişler ki kabir açılmaz, yapma hanım kardeşimiz, yapma.
Demeirlerine rağmen ısrarına dayanamamışlar. Sami Efendi Hazretlerinin anlattığı şu, açmışlar ki kepeni bile bozulmamış. Sene seksende Sami Efendi Hazretleri, üstadımıza bir söz söylüyor. Havuçmuşlar, bir araya gelmişler. Hatta görüşmede zorlanılmış. Artık sebebini bilmeyiz. Kimseye bahane bulamam. Kendi kusurlarımızdan Musa Aleyhisselam'a Cenabı hakk'ın buyurduğu gibi ya Musa kendi ayıplarından fare olmadıkça başkalarının ayıplarıyla meşgul olma diye. Bizim derdimiz bizeydi. Ara ara diyoruz günler geceler durmaz geçiyor. Sermayen olan ömrün bitiyor. İşte görüyorsunuz. Hadiselerini görüyoruz. Nemize güveneceğiz? Kiminle meşgul olacağız? Ancak hidayet dileriz Allah'ımızın kullarına. Kendi derdimize düşeriz. Başka hiç çaremiz yok. Ne olacağız acaba diye. Yalnız ümitsizliğe gitmek hiçbir zaman doğru değil. Arz etmiştim de bunu. İki korkuyla iki emniyeti Cenabı Hak bir araya getirmiyor.
Bunu da korkar da emri ilahiyesine candan sarılırsak üstadlarımızın dediği gibi, efendilerimizin dediği gibi okuyalım Ahdat Risalesine ne, bunları hep görürüz. Önümüzdeki kitaplar hep Sami Efendi Hazretlerinin Fatiha ve Bakara Suresi tefsiri, Sonra Bedir ve Uhud, Tebük Gazveleri. Hep böyle kitaplar. Hulefa-i Raşidin ve Musaveler. Tabii bunlar delirmiş, toparlanmış, küçük küçük kitapçık halindeydi. Kitapçık demeyeyim de kitaplar halindeydi. Yine de yüz sayfa ineğe geçebilir. Artık üçünü, dördünü, ikisini bir araya getirmek suretiyle böyle bir kitap haline getirildi. Buralarda görürüz. Sami Efendi hazretlerine bir türlü görüşmeye muvaffak olamayınca üstadımız Ravzaipaki Nebi'ye varır. Ya Resulallah, senin dinin hilası için beldeler beldeler, belde belde dolaştım. Yerine göre imkan bulamadın. Merkeplerle gittim geldim. Trenlerle gittim geldim.
Ne olur, benim üstadımla görüşmeme vasıta ol deyince derhal birkaç kimse gönderivermişler. Üstadımız Hazretleri görüşüyor. İşte orada görüşme mümkün olmayabilir gibi söz söyleyince bir tanesi üstadımızdaki teslimiyete bakalım. Yel etsin kokusu gelsin demiş. Yel etsin kokusu gelsin. O rahat olsun, huzurlu olsun yeter. Sonra beraber yemek de yiyeceklermiş ama son zamanda Sami Efendi Hazretleriimizin bir rahatsızlığı vardı. Bursu yolları diyeyim ancak öyle kendisi edep dolu. Her sohbetinde edep bir tac imiş Nuri Hudadan, Giy, ol tacı emin ol her beladan diyen sultanımız bu. Burayı unutmayın da hemen şunu anlatayım çünkü mevzular kalıyor, iyi olmaz bu. Bunu zaman zaman anlatıyoruz Erenköy'deki hemşehrileri olan Abdülkadir Efendi, biz diyor beraber İstanbul'da dolaştık. Abdülkadir kıyametin iki alameti var, birisi buyurmuş bina, ikincisini diyor. Efendimiz Hazretleri söylemedi.
Bilmediğinden değil, bilmediğinden değil, hayasından ve edebinden ifade edemiyor. Eserlerini okuyunca görüyoruz, gerçekten bambaşka bir ilim ehli, ilimde rukuk sahibi zaten. Zahiren ve batını okutulmuş Allah'ımızın yüce bir velisi, biz eserlerinde bunu görüyoruz, Üstadımız Hazretleri'nin ne büyük bir ilimde de payeye ulaştığını, ilmin esrarına eriştiğini görüyoruz. Burada bir hazırlık yapmıştım. Bu zina hakkında da bütün Kuran-ı Kerim'deki ayeti celileleri, başka sapıklıkları kaydettim. Hadis-i Şerifleri aldım. Çünkü son zamanlardaki hadiselerden dolayı derde deva olsun diye. Haya ediyorum insan ifade edemiyor. Evet, Yellesin kokusu gelsin diyor. Sonra içeriden haber geliyor. O rahatsızlıkları olmasaymış beraber yemekte yiyecekler. Ta yetmiş, seksen sene önce geldi. Günleri unutmuyor. Diyor ki bizlere çok hizmet ettiler, ikram ettiler.
Dedem Rahmetullah Ali zaten yokluğun içerisinde ama her şeyini tespit etmeye çalışıyor, her imkanı sağlamaya çalışıyor. Aynı dergahın, aynı görevde olan kimseleri, üç kimsenin icazetine şeyh ismi konmuş ya, birisi Sami Efendimiz Hazretleri, Cide Müftüsü Hüseyin Efendi, bir de dedem Rahmetullahi aleyh. Fakat öyle bir hakkı teslim ediyor ki kendisi diyor, rabıtaya layık bir kimse diyor, yapalım rabıtasın diye. Zaten görenler hayran kalmış. Kendisini ispatlamış bir sultandır o. Semavata ispatlamış, yere ispatlamış, suya, toprağa, her şeye kendisini ispatlamıştır. Şey, semaya nasıl ispatlayacak? Gözümüzü kaldırıp da bakmak değil o, bakacağımız sema olarak değil. Dedem Rahmetullah Ali sema ve onun katlarını haber verirken aynen bir soğan gibi buyurmuş. Soğanın biz tabiri değişik bir kullanılır, çekilir edeyim size.
Ondan sonra kıvrım kıvrım kıvrım değil de onun etrafında halkalar halinde ne vardır? Soğan vardır. Aynen, onun gibi buyuruyor sema katları. Dokuz yüz altmış dokuzdu. Ay'a çıkma hadisesi vardı. Çok bir münakaşalar koptu. İşte nurdu, nasıl çıkılır, nasıl edilir? Bizim sıtma olur diye bir yaylamız var. Orada çadırın içerisinde Üstadımız Hazretleri şöyle biraz da düşünceli bir tarzda buyurdu ki şimdi münakaşası yapılıyor, semavat işte nasıl aya çıkılır mı? Evliyaullah dedi her gün Sidre-i Münteha, her gün. Arş-ı Azam ve Ötesi demeye başladı. Ne ki dedi bunlar? Bunlar ne ki? Tabii onlar için on sekiz bin alem kalplerine sanki bir havanda dövülüp gönüllerine konmuştur. İşte bizi hep arzu ettikleri bu. Aman, buraya doğru yürüyün, buraya, buraya doğru yürüyün. Bir tanesine diyorlar ki hocam bize ders tarif et, etmiş ders. Halbuki ehil değil, Vermiş.
Bizim üstadlarımızın verdiği dersen beş katını vermiş. Halbuki en yakında mürşid-i kamilimiz, Allah'ın velisi bir kutbu cihan var. Neyse, demek istiyorum ki vermeye gelince herkes verir ama onlar nuruyla verir. Onlar bir hedef gösterir. Öyle benim işte babam almış, dedem de bu yolun müntesibiymiş, Amcam, dayım, akrabam diyerek olmaz bu. Allah'ımıza vuslattır bu. Ah, bir imkan bulsam Allah'ımızın lütfuyla hidayet hakkında burada kayıtlar var elimde bir zinaata. Bizi ulaştıracakları noktalar var. Bir Yunus Emre'nin sözü, şeriat, tarikat yoldur var ana, hakikat, marifet andan içer o. Daha da bir ilerisi, daha da bir ilerisi. Şimdi yapıya koyduğumuz taş ama bunun yanında ne de var? Granit olanı da var. Mermer var, mermerin kendi arasında derecelendirilmesi de vardır. Daha ne vardır? Gümüşü de vardır. Altun da vardır. Ne bir? İncisi de var. Zümrüt'ü de var. Bunlar da taş.
Onlar kalplerini imanda kemal ile tasdik ile zümrüt etmiş kimselerdir. Beyinlerini zümrüt etmiş, tefekkürleri çok müstesna bir tefekkür var. Böyle bir kısa bir görüş değil. Geniş bir görüş var. İnsanlara, kainata bakışları her ne olursa olsun o geniş düşünceyle bakıyor. Nur vermiş Cenabı hak. Gözlerinde zümrüt etmiş. Bir kardeşimiz vardı da. Bu Aleyhissalatü Vesselam efendimize saygısız bir söz söylenince derhal okulun neyini terk etmiş. Bir noktaya bakardı bu. Bir noktaya bakardı. Tabii herkese anlatmazdı onu. Ama Nuri ilahiyi de sil derdi. Zümrüt olursa söyle, Kulak zümrüt olursa eşyanın zikrini de duymaya başlar. Sonra Sami Efendi Hazretleri'yle görüşüyorlar. Diyeceğim şuydu, üç kere musafaha yapmışlar. Öyle selamda vekilimsin ifadesi değil o. Gerek duymuyorum. Hiç gerek duymuyorum. Fitne meydana getirecek bir sözü Rabbimiz söyletmesin.
Çünkü bizim yolumuzda Firavun'un nefsinden nefsimizi yetmiş derece aşağı göreceğimiz bir yoldur. Böyle görerek insanları muhabbetle uzaklayacağımız bir yol. Vekaletini ifade buyuruyor. Efendim ne kadar da zayıflamış deyince öyle bir elimi sıktı ki buyurdular, birbirine geçecek diye. Bu Evliyaullah'ın gücü ve kuvveti o. Yani akillar almaz onu. Onu akilla değil de ancak ruhani boyutuyla işi görmek gerekiyor. Zaten öyle görünce kendilerinden geçiyorlar. Hep bunu dediğimde İmamı Gazali gelir Rahmetullah aleyh hatırıma. Bakıyorum büyüklerimize ilimde yüksek derecelere erişmiş vesair mesleklerde hepsi, hepsi sırtını öyle bir yere dayanmış ki Allah'ımızın lütuf ve keremiyle, mesela İmamı Gazali, Ebu Ali Farmedi Hazretleri'yle münasebeti var, kendisine Hüccetül İslam diyen de o. Bir Seyyid Şerif Cürcani Hazretleri bir kelam alimidir.
Bakıyorsun Muhammed Bahaüddin Hazretleri'nin hulefasından birisinin teveccühatına mazhar. Hep söyle. Şimdi Hanefi, Hanefi Fukası içerisinde Şafii'yı, Maliki, Hambeni bütün Allah'ın çok büyük müstesna veli dostları var. İçtihat, içtihat yapabilecek güçte, Müçtehid durumunda olan bir güç almış, bir kuvvet almış. İbni Abidin Hazretleri, Mevlana Halid, Kadriye Allahü Sırrı Hazretleri'nin hulefasından. Şimdi içinden çıkartılmış ama o Ricalü'l Gayb'a ait bir bölümünü Hasan hocamız, Rahmetullah Ali tercüme etti, çıkardı. Gayb erenleri diye. Ve sonra elimizdeki eserlerde de var. Böyle tasavvufi terimleri içerisine alan kitaplardan evvel dört zahiri özelliği, dört de batıni özellikleri var. Yani belli bir duruma gelmiş geldi herhalde Hızır Aleyhisselam diye söylerdi. Zaten görüşürlerdi bunlarla. Bir arada bulunurdu. Bu Bursa'dan mübarek bir zat Zihni Paşa Camii Erenköy'de, İlyas Efendi.
Bunu bilenler de kalmadı hemen. Yaşlı bir zat. Onun olduğunu düşünüyorum. Üstatımız bir sarıldılar birbirine, dediğim, Kayçuyla Ferhat mı diyeyim, Leyla ile Mecnun mu diyeyim, yaşlı bir pir. Nasıl muhabbet ediyor, nasıl o Hasan Efendi diyor, dostunu buluyor. Kendileri Adana'da elli beş yılı, daha başka zaman da olabilir. Aşık dervişlerde bir araya geliyorlar, öyle Ramazan-ı Şerif. Sahur zamanına kadar ilahiler okunuyor. İçlerinden bir tanesinin sesi diğerlerine uymuyor. Bu olmasa demişler. Derhal müşahede edilmiş efendimizin huzurunda ilahi okurken, dahasını anlatamam, nasıl bir hal yaşadıklarını. Derine dalmak dediğimiz bu. İbadette derine, imanda vesair. Her hususta bir insana bakarken dahi Allah'ımız yaratmıştır diye böyle bir şefkat duygusu, merhamet duygusu içerisinde bakıldığı zaman gönlüne nur iniyor zaten. Yolda giderken bir kediye şefkatle baksa yine öyle.
Çok kıymetli bir değer geçip gidiyor demek istiyorum. Ömrünü nerede geçirdiğinden. Allah'ımız bizi bağışla Yarabbim. Şu mübarek günler hürmetine. İlk on gününü tamamladık falan on birinci gün. Yarabbim hemen akıp gidiyor akıp gidiyor. Ya Rabbi bizi mahrum etme Allah'ım. Birbirilerimize dua edelim. Çok güzel bir yazardı. Sonunda yazısının şunu diyordu. Birbirilerimize dua edelim. Birbirilerimize dua edelim. İnsan yalnız başına aşması güç oluyor, bir destek istiyor. Ruhani bir destek istiyor. Bir gün telefonda üstadımız görüşüyor. Bir tanesine dedi ki oğlum, kalbimden iki tane tel verdim. Bu damgalı, gümüş, bu sultan anlattı. Sultan deyince hemen Tahir hocamız hatırıma geldi Rahmetullah Ali. Beraber yemek yiyorlar. Yemekte hocamız cezdere vardı, cezdere gibiydi. Öyle görüyoruz. Ara ara Allah ne diyordu? Sultan, sultan. Efendimiz'le konuşurken sultan diye ifade ediyordu.
Allah'ım mahrum etmesin yarabbim. Büyüklerimizin hürmetine. Bak Tahir hocamızın o kürsüde konuşmaları çok büyük bir nimete mazhar olmuş Sami Efendi Hazretleri arkasında. Bir gün nasıl olduysa, vaiz veren birisi efendimizin şanına böyle uymayan bir söz söylemiş. Yani böyle bir, ben bu sözü de söyleyemiyorum şimdi. Söylemiş ama. Nasıl bir fırladım diyor. Anlattı bize. Fırladım kürsüye diyor. Esselamü'l veadtuha vel leyli ive saca dedim ama diyor, orada kendisinin de böyle çok saygı duyduğu o Mustafa Efendi vesaireleri böyle hal ehli insanlar. Demişler ki hocam bugün kürsüde bir başkalık vardı, üzerinden böyle patır patır ışıkların yayıldığını gördük biz demiş. Böyle bir Nuh bakıyordu diye. Dayanmış.
Hacı Zühtü Efendimiz, Kayseri ulemasından, Allahu alem o olacak de İsa Allah'ımızı affetsin, hocalarımızdan birisi dermiş ki ben intisap etmeden evvel hazırladığımı zor konuşurdum, biterdi, korkardım yetiştiremeyeceğim diye. Ta ki evrat ve ezkar aldım. Dayandım Allah'ımızın zikrine. Dayandım şükrüne. Dayandım Evliyaullah'a hiçbir söz söylemiyorum diye. Musa üstadımızı dinlediyseniz ne diyor? Oradan geliyor bir söz, buradan geliyor bir söz. Hangisini konuşacağım diyordu. Hayret ettiğim bir şey vardı. Böyle çıkardı kürsüye. İlk konuştu, bu diğer sohbetlerinde öyle. Bir hadisi şerif okur. Küsler de daha ziyade, Aleyhissalatü Vesselam efendimize salat ve selam getirme alır, öyle biterdi. O orada kalır. Evet, ömrümüzü nerede geçirdiğimizden ve an cesedi fime ebla, cesedimizi nerede çürüttüğümüzden.
Acaba bedenimiz namazda, nasıl ki aleyhissalatü vesselam Efendimiz namaz kılarken mübarek ayakları şişiyor. Bizim de uykuyla gözlerimiz şişmez inşallah. Ilmimizle ne amel ettiğimizden. Bunun için İmam-ı Azam Rahmetullah Ali Hazretleri ilmin o kadar şartları var ki eziliyoruz demesinin sebebi bu. Nereden kazanıp nerelere harc ettiğimizden Allahü Zülcelal soracaktır hiç pes. Özetlemeye çalışayım. Konu şu. Çok değişikti, o dediğim ilk bir adım da diyemiyorum, o sapıklık. Lut kavminin fiili ona aitti şeyimiz bizim daha çok hazırladığımız not o konudaydı. Sonra Ümmeti Muhammed'e şefaat hakkında. Ondan sonra geçtik biz Fatiha suresinin tefsirini yapmak mümkün değil. Tabii çok zaman alacaktır. Bunun yanında diğer başka konular çok uzun. İşte düşünüyorduk, nasıl yapalım, nasıl edelim diye.
Hiçbirini ağzı bütün ifade edemediğimden dolayı sizlerin bizim affımız için Cenabı Hakk'a yalvaracağınıza inanıyorum. Yalnız şunu diyeyim, Ankebut Suresi'nde yirmi sekizinci Ayet celle, A'raf suresinde seksen ila seksen dört, Şuara suresinde yüz altmış ile yüz altmış dört, Hud suresinde yetmiş sekizinci ayeti celilelerde onların hali anlatılıyor. İsterseniz kısaca geçeyim. Lut kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladı. Kardeşleri Lut onlara şöyle demişti. Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Bunun için sizden karşılık beklemiyorum. Ben ecrimi vermek, benim ecrimi vermek yalnız alemlerin Rabbine aittir. Rabbinizin sizler için yarattığı işlerinizi bırakıp da insanlar arasından erkeklere mi beraber oluyorsunuz? Doğrusu siz haddini aşan bir kavimsiniz.
Sonra Hud suresinde mealen, elçilerimiz Lut'a geldiğinde aleyhisselam, Lut aleyhisselam onlardan dolayı huzursuz oldu, onlara karşı çaresizlik hissetti, zor bir gün dedi. Lut aleyhisselamın kavmi koku almışçasına koşarak ona geldi, daha önce de o çirkin işleri yapıyorlardı Lut Aleyhisselam. Ey kavmim, şunlar kızlarım, sizin için en nezih olanı onlarla evlenmektir. Allah'tan korkun ve misafirlerimin önünde beni rezil etmeyin. İçinizde aklı başınıza bir adam yok mu dedi. Burada imamlar Mekke'de, Medine'de okurken görürdüm, ağlıyordu böyle. Sapıklığa müptela olmuş bu kavim Lut'un uyarılarını Aleyhisselam dikkate almak şöyle dursun, peygamberleri kendisine inananlarla birlikte ülkelerinden kovmaya kalkıştılar. Kendilerinin işlediği fuhuştan uzak olmalarını buna gerekçe gösterdiler veya çünkü onlar fazla temizlik taslayan insanlar diye akillarınca onlarla alay ettiler.
Bismillahirrahmanirrahim, biz de onu ve karısı dışındaki aile fertlerini kurtardı. Karısı geride kalanlardan kafirlerden idi ve üzerlerine dehşetli bir yağmur taş yağdırdık. İşte gör günahkarların sonlarının ne olduğunu. Lut'un karısı geride kalıp Aleyhisselam kurtulma imkanını kaybetti çünkü o da inkarcılardan. Ayrıca Tahrim Suresi onuncu ayetciliğinde de belki de o Sodom halkındandı, bu yüzden Lut'un Aleyhisselam ailesiyle birlikte buradan ayrılmak istememişti. Lut Aleyhisselam ve ailesi diğer inananlarla birlikte ülkeden ayrıldıktan sonra geride kalanlar başlarına taş yağdırılmak suretiyle helak edildiler. Hud suresi ayet seksen bir ila seksen üç. Elçilerimiz Lut'a geldiğinde Lut onlardan dolayı Aleyhisselam huzursuz oldu. Onlara karşı çaresizlik hissetti, zor bir gün dedi. Lut'un kavmi ondan sonra kötü fiili işlemek için harekete geçiyorlar Esselamlem. Devam ediyor Ayet-i Celileler.
Lut'a gelince kavmine demişti, siz kesinlikle daha önce hiçbir milletten hiçbir kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapıyorsunuz. Siz hala erkeklere yaklaşarak, meşru yolu kapatacak toplantılarınızda ahlak dışı işler yapacak mısınız? Kavminin tek cevabı şu oldu. Hadi doğru söyleyenlerden isen başımıza Allah'ın azabını getir de görelim, taş şahsın diyorlar. Bir zalim kimselermiş. Nasıl bir zalim ki zalim. Diyor artık. Lut Aleyhisselam şu ahlakı bozan topluluğa karşı bana yardım et Rabbim diye dua etti. Elçilerimiz İbrahim'e müjdeyi getirdiklerinde Aleyhisselam biz şu memleketin halkını yok edeceğiz çünkü oranın halkı zulme sapmışlardır dediler İbrahim aleyhisselam ama orada Lut da yaşıyor aleyhisselam dedi. Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz, onu ve karısı dışındaki bütün ailesini elbette kurtaracağız, karısı geride kalanlar arasında yer alacak dediler.
Elçilerimiz kendisine geldiğinde Lut aleyhisselam onlardan dolayı huzursuz oldu ve ne yapacağını şaşırdı ama onlar korkma, tasalanma dediler. Biz seni ve karın dışında bütün aileni kurtaracağız. Karın ise geride kalanlar arasında yer alacak dediler. Sonra Cenabı Hak devam buyuruyor Ayet-i celilede. Biz yoldan çıkmalarının cezası olarak bu memleket halkının üzerine gökten alçaltıcı bir bela indireceğiz. İşte o memleketten geriye aklını kullananların yararlanabileceği açık bir ibreti, ibret vesikası bıraktık buyuruluyor. Bu ayetlerde aktarılan Lut Aleyhisselam ve kavmiyle ilgili bilgiler önemli ölçüde önceki bazı surelerde de yeri geldikçe birbirlerine yakın ifadeler verilmiştir. Ayrıca oralarda konuyla ilgili gerekli açıklamalar ve yorumlara yorumlar da sunulmuştur. Sonra A'raf Suresi seksen ve seksen dört, Hud Suresi altmış dokuz ve seksen üç, Hicr Suresi elli sekiz ve yetmiş.
Şu kadarını bir defa daha hatırlatalım ki Allahutaala varlık düzeni içinde doğal meydana gelmeyi ancak öyle diyebilirim. Hayatı erkekle dişi arasında birleşmeye bağlamıştır. Gerek burada gerekse diğer surelerin ilgili bölümlerinde Hazreti Lut Aleyhisselam erkekler için tek meşru ilişki yolunun kadınlarla evlenme olduğunu açıkça belirtmiş. Aynı yerlerde bu çılgınlık kesin bir dille yasaklanmış, bu ahlaksızlığın yaygınlık kazandığı toplumu bekleyen akıbetin ağır bir felaket olduğu da bildirilmiştir. Sonra İbn Abbas radiyallahu anhuma anlatıyor. Resul-ü Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz buyurdu ki, kim Lut kavminin sapık işini yaptığını görürseniz faili de mef'ulü de öldürün. Bütün kaynaklar ile veriliyor zaten. Bu kötü fiil yapılırken deyin yakalanan bekar, yani musan olmayan kişi de recm edilir denmiştir.
Daha burada mezhep imamlarımızın görüşleri var. Cenabı hak cümlemizi muhafaza buyursun. Buydu asıl hazırlanan konu, bunun yanında zamanımızın kıymetini ve değerini bilmek Ramazan-ı Şerif gelip geçiyor. Gece hakkında burada gençlik üzerinde de durmuşuz. Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam'ın Hazreti Ömer'in oğlu Radıyallahu Anh, Hazreti Abdullah'a bir sözü var. Buyuruyor ki, ya Abdullah ne güzel bir gençsin, gece bir de kalkıp namaz kılsan diye ifade buyuruyorlar. Oğulları Hazreti Abdullah'ın Salim olsa gerek Allahu alem, diyor ki bundan sonra babam çok az uyruldu, geceleri bütün ibadet ve taatle geçiriyordu. Tabii gençlik bambaşka bir nimettir, ihsandır. Sadece ayet numarası vereceğim, bu da olmayacak. Şu sözle tamamlamak istiyorum. Gençlik sanki bir ilkbahardır. Yaşlılık ise kışa benzer, arkasından da bahar gelmez. Velhamdülillahi rabbil alemin.
Aleyhissalatü vesselam Efendimizin ruh tayyibelerine, ehlinin ashabına, peygamberan-ı zan ve piran-ı zan ve bütün geçmişlerimizin ruhları için El Fatiha.