Hoş verin kokaların bahçesinden çıktı böyle dolu. Haccamı'l-ü Cehile bu mal akit yaptılar. Tek kelime söylemezsen efendinin yanında çok alim o, hiç durmadan kitap karıştırır ve tıkır tıkır tıkır tıkır konuşur. Bir kelime söylemezsen evime misafir veririm. Tek kelime söylersem misafirimi daldırır götürürüm. Peki Şahap efendi aman daha misafir olsun da, vallahi konuşmam gardaşım! Diyor bu Hacı havlecede? Sultan oturdu, devremle geldiler, oturdular. Bende otururum ama her şeyi anlat durum daima. Hiç, dış oturuyorum. Bıkacağız, dedi. Böyle bir müddet murakabalar durdu. Hiç kimse seslenmiyor. Hocaların bir hediye mana gibi bir mana verdi. Yarım saat sürdü. Yeniden tasavvufun verdiği mana gibi bir mana verdi. Hoca olsun da Tarikat-ı Aliyyeyi bilip de girmesin ahirette bu yüzü ama alacak olur. Şimdi ayet, kim benim zikrimde niyaz ederse, Onun maişetini dar halk edelim. Tamal bu adam.
Zikredenlerin kalbi dar olur, kabri dar olur. Yevmi kıyamette gözleri ama olur. Hem o kadar kitap ne okuyor alim de, hem de tarikat alamamış öyle midir? Öyle mi? Onların yarın yirmi kıyamette gözleri ama olacak. Diyecekler. Ya Rabbi beni neden kırk altı ettin? Kalbımdan seni ben dünyada görürdüm, üremezdim. Allah, görmüyordu gözüm. Namaza geliyordu sen görmüyordun, görmez şeyden geliyordu. Her şeyi anlardın ama yapmadın. Derkene iki buçuk saat bu ayette mana verilmiş. Müjde vereyim dedim. Yahyalı'da dedi. Büyük feyiz var. Her yerde beş kişiyle görüşürdüm. Burada seksene yakın insan bana beş kişi kadar zorluk vermiyor. Kalbim hiç şüphelenmiyor. Yani vuramda bir istirahat var dedi. O da memleketin müjdesi, dedi. Yani içinde fesat çıkaracak mı hiç? Yakış yok. Yani burayı dinleyip de dışarıya çıktım derken, hocalar ellerini yutmeye başlarlar. Estağfurullah filan diyor.
Ellerini daha sakal kara. Efendimiz'in sakal daha hakiki lastiği var o zaman. Ondan sonra büyük büyük şekike aksakallı hoca ellerini öpüyor. Ustam hoca vardı bir küfür burada. Babam yetmiş fısır fısır konuşuyor. Ne olur ulan? Ders alayım dedi efendim. Ne diyorsun? Yav o küçük bir şeysin, hoca hocasın. Vallahi inşallah efendi kafasına yular bakılmamış bir erkek gibi görüyorum kendimi onun yanında. Ben öyle oldum ki diyor. Ben hiç hayatta ne okumuşum, ne yalmışım, ne o ayeti okumuşsun, ne tefsir etmişsin ben anlamadım. Ben bir hayvan gibiyim dedi. Beni teslim et, babam böyle haber verdi. O yüzden onun dersine bir yerde. Ondan sonra üst lazım, ben gizlim buldum, yine birisini biliyorum. Bir fotoğrafını sırıtmaya böyle. Vereyim dedim. Vereyim üstüne. Ye diyorum ben efendimiz deyin, ığla diyorum. Tövbe tövbe. Çok daha. Yani kısaltmayalım.
Ondan sonra, o cevizin yanına var değil de, orada geliyor kadar, kata bindirdik. Başım açık olduğu için dedim, benim atacağım şimdi. Sonra inşallah nasip olur, dedim. Peki dedik. Osman Ağa götürdü. Hiç vasait değil, kahır vasait. En iyi İslam'a. Terkat doğru değil mi? Ehilli kahır. Postallı Osman'ı da yanına düşürdük, babam onu da yanına seyis verdi, diyor Allah'ım Osman'a iyi git, nasıl yatırır? Giderken, yorulmuş Osman şu, gölgede azıcık otursak da efendimizden öyle gelse. Osman şu gölgeler iyice oturalım diyor. Sıyrıldı diyor. Kalbime geleni diyor diyor. Kalbime geleni diyor. Allah Arap ya Arap geldi selametle. Bu Küttü Efendi Efendimiz işte burayla böyle hikayeden konuşun. Bilmem zamanında bulunduğu mu böyle konuşurken Efendimiz konuşun.
Efendimizden Şeyh Tahal Hariri Hazretleri hali Kemal'da kırk sene kadar irşad ile meşgul olduklarından ayrı ihtiyari olarak niçin tasavvuf, infak, keramet zuhur etmiştir ki eğer cem olmak lazım gelse büyük bir kitap teşkil edeceği tevatürlen nakledilmiştir. Gerçi velilerin geleceği kemali ishad ettikleri keramet nispetinde olmayacağı erbabı, tarikatça malum ve müsellem ise de bilmünasuru birkaç kerameti yazmakla iktifa edeceğim. Göğüp göğü kerametle bilinmez. Onun sünnete temessüküyle. Onun takvasıyla, Onun haliyle. Üç şeyiyle, tamam kurtulunca han olduğu belli olur. Birisi huzuruna gelince büyük küçük elini öpmeye mecbur kalır. İkincisi Mübarek meclisinden ayrılmam istemezsin oturduğunda. Üçüncüsü konuştuğumdan kalbime aşkullah, şevullah, muhabbetullah, Taha olur. Bununla mevcut oldun ve başkasından sonra büyük mü küçük mü bu diye. Üstadımız buyururlar ki Hz.
Hazretlerinin mevzunu, müezzini öyle namazı kılınacak zaman hevada bulut varmış. Müezzin ezan okuyunca öyle olmadı demişler müezzinde Bağdat'ta yani on iki günlük mesafede ezan okundu da onun için ben de okudum demiş. Müezzinlerin neyde öyle keramet eylemiş. Şıhtahın Harini Hazretleri da hevaya eliyle iki tarafa işaretle bulutlar açılıp güneş bölünmüş olduğu ve günün döndüğü anlaşılmış yine o müezzin sabahleyin erken ezan okurmuş. Mullalar erken okuyor diye itiraz etmişler. Müezzin de ben arşı azamdan ezenin sesini işitmedikçe ezan okumam diye cevap vermiş. Arş-ı Azamdan iner bana. Bu Tahal Halil'i Efendimiz'in müezzinleri verip böyle. Üstadımızın pederi, Şeyh Muhammed Said Hazretlerinin mahiyetinde otuz sene kadar hizmette bulunan miraza ihtiyar olmakla, istirahatle emrolunmuş. Yine maişini de alırmış. Bir gün bir dere kenarında gece şık Taha, huthisesi rozdetlarını görmüş.
Halinden meme, aişetinden sual ederek ihtiyacın var mı demiş. Aldığı maaş kendisi için kafiyse de ailesi için ihtiyacı olduğunu söylemiş. Onun üzerine Şıhh Kha Hazretleri Her gün kesen de o miktar para bulursun fakat kimseye söyleme iyi mi demiş. Bu suratla üç sene miktarı her gün kesesinde o miktar para bulurmuş. Sonra ailesi gelen paranın nasıl olduğuna ısrarla sormuş, o da söyleyince bir daha bulamamış. Bunu diyorlar ki, Şıhta'nın zatlarının dervişlerinden birisinin tarlasından sabanı çalınmış. Bilmem işte, fikrilebilir. Saban, o para saban. Sende olur musun? Bak, şöyle olur. Keyfiyeti şık hazretlarını arz edilince efendim bizim sabahı tardan almışlar. Buyurmuş ki: Ahhurda olan merkebe bin. Biz kerametimizi, köpeklerimize, merkeplerimize, müezzinimize dağıttık. Yani istemem böyle şeyi demişti. Nereye giderse, durursa eşyayı meşrukanısı oradan alın buyurmuş.
Niye de sirkat olunan, saban merkep nine'ye mağrur durursa orada demiş. O kimse de merkebe binerek yularını serbest bırakıp yola ravan olmuş. Devam etmiş. Merkep bir köyün içinden hiç durmadan geçmiş. Ve yine ikinci köyden durmadan geçmiş. Üçüncü bir köye varmış. Kırlana, tırlana falan bir evin kapısının umurunda durmuş. Sahibi hane misafir geldi zannıyla kapıyı açarak buyurun efendim, buyurun. Arkadaşlar demiş misafir mi geldim demiş. Mesela bizim çift edevatı buradaymış, bizim çift taytları buradaymış almaya geldim deyince Yavuz'a, hah vereyim diyerek getirip, çaldığı şeyi sahibine teslim etmiş. Börek bu diyorum. Efendim bunları çok tatlı haber verir. Millet buyurdular ki sofu meczuplardan birisi gezme halinde geceleyin hırlarda gezerken ırk atlı kimseler cümlesi bir sıra haline gelip yanından geçmişler. Başlarında kıza o mecsuda selam vermiş. Selamı alınca beni tanıdın mı demiş.
Tanımalım demiş. Ben senin abin olurum demiş. Bir zaman sonra meczup gergaha gelip keyfiyeti, tahal Hariri hazretlarına az edince, efendim böyle bir hal oldu. Meczup bu halde geziyordu, ırk adlı geldiler. Bana selam verdiler. Başta Hızır beni tanıyor mu? Hayırdı, mavi mi olurum dedi geçti. Bilemedim kim olduklarını. Teala hacı hasretlarını arz edince onlar ırklardır. Ben üç sene kendilerine deist, beni üç sene kendilerine deist tayin ettiler. Selam veren benim. Bizim cismaniyetimiz sizinle oturursa da, ruhaniyetimiz gezer buyurmuşlar. Ruhaniyetimiz gezer. Şıhtaazatlarının bir halifesi. Bu kitapta yine aynı Kayserili kardeşimizin birisi, Eczacı, hanımın gardı şişmiş, rahatsız. İstanbul'da tedavi olabilir. Şifa yurduna getir. Peki, demiş efendimizden ziyaret etmişler, Allah'a hayrına infak atmıyorsun filan, dua etmişler. Yetmiş, kadın ameliyete ihtiyacı var demiştir. Doğru.
Ben on beş günlüğüne izinliyim. Hastamıza inşallah şifa bulursa kaç günden gelmem diye döneceğim ben? Günün bitiyor. Kırk beş günde inşallah iyi olur demiş doktor. Kırk beş güne kadar tedaviler ederiz inşallah demiş. Peki efendim demiş. Oradan ayrılmış. O da yazıyor efendim. Essacı yetmiş, hanım bacımız çok daralmış. O, sıkınmıyor yalnız garib. Demiş bunaldım gece yaz. Üstazım, efendim. Bir dakika diyor kapı açıldı diyor. Kapı açıldı. Açının diyor kapı. Bir hanım çaldı bir hanım. Kız, Selamın aleyküm, geçmiş olsun. Beni şey efendimiz gönderdi diyor. Kapıcıdan ismi filan hiçbir şey Bir gün geldi böyle mi? Arkadan bir daha geldim diyor. Esselamü aleyke nasılsın lan sen iyi misin? Ben inşallah beni yüz gönderdi. Elhamdülillah sizi görünce şeyim geçti. Girdim bir daha geldi. Hiç oldular diyor. Evrakını çevirirler. Sabaha kadar sohbet ettiler. Onların lezzetli sohbetlerinden mest oldum ben.
Nest oldum. Nacım şafak atıyor biz. Risale-i Nurka. Ünsal Ahmet'te çıkmış gitmişler. Gittikten sonra eczacı huni gelince gelmiş çıkmış, tekkeye varmışlardı veyahut da Erenköy'de Zıyye Paşa Köşkü'ne. Hadiseyi olduğu gibi kocası Efendimize anlattı. Efendim, Allah razı olsun, ilahayı kesmemişsiniz, gece çok bunaldığında üç kadın göndermişsiniz, kadınlar ziyarete gelmişler, sabaha'den rahat etmişler, onun lezzetiyle daha yatırım işi hiç gariplik çekmemiş. Çok memnun oldum efendim evlatlarınıza. Allah Allah! Bütün ihvan da doluymuş. Bana hatınız olsun, Rabbim namıma yapıyor. Onun zamanındaymış Tanrı. Ondan sonra, bu daha çeşitlisini yapıyor. Çok duydum ama ne orayım desem, ta oraya duyulur teybe, alıyorlar. Neye ısırır mı ifşa ettin diye. Daha çeşitlisini yapıyor. Allah Allah. Dahin hocamıza derim ki bir gün Ha Sam Yusuf'a da Efendilerimiz ölürken yetişecek mi?
Efendilerimiz kabile yetişecek mi? Kitaplarını görüyorum dedim, görüyorum dedim nasıl cevap vereceğim dedim. Zahir ulema olursa onlara de ki Efendiyi Allah çok sevdiği için biri şartta biri kalpte iki evladı ölecek olursa ikisinin başına da o suratta melek gönderiyor Allah. O zaman işte o melek gönderdiği için onu bilemiyorlarmış. Bağısına geldiği yetişiyor, bazısına da Allah namına sevdiği için Sani'i kulumun evladı vefat ediyor. Hemen imanla yürüsün, gelin iki melek gönderiyormuş. O melekler diyor, ona şehadet getirtti diyorlar. Abiyede de öyle oluyor. Ama buna sahire uyanmaya bu cevap, ihvanımıza ve bize ben açıktan geldiğine inanırım. Kendinin geldiğine inanıyorum diyor Tahir Hoca. Kabilede de kendinin geleceğine inanıyorum diyor. Ben de sana inanıyorum diyor. Onun için burada bazı köyü var biliyor. Orada ramazan isminde birisi var.
Şimdi ramazan diyorlar, babamın müritlerinden vefat ediyor diyor, çok arkadaştan sordum. Gözünün şulası geçti diyor. Bizi görmemeye başlayınca, dolaşıp tabii böyle bir şey çabalıyor falan. Allah imamdan ayn ayırmasın cümlemiz. Çekilin gardını, çekin, çekin, dedim şöyle eleyelim. Efendimiz geliyor, çekilin ya. Buyur efendim, dedim diyor ismiyle. İkinci efendim, ismiyle. Buyur efendim, diyorum efendim, diyorum. Gözümüzün önünde böyle denk geldi. Bir koku yapıyor. Böyle gaz köyniler, ıslanıriler. Arkadaş, Allah'ımız bizi bunlardan ayırmasın. Şimdi Hasan-ı Şazeli hazırlıkları Ne haberdir orası bir kalbin içinden? Yok yanında olursak bilir ha, uzakta olursa kalbimize vakıf olmaz değer mi demiş birisi. Değil mi öyle? Hata gittin filan demiş. Şüphelenmiş o abi. Sabah da diyor can-ı bir Johnson saldı diyor. Şazali kitabında yazdı.
Ben diyor bir ırmak kenarına gittim, orda diyor yani bu rahatsızdı. Hırtayı üstüme aldım diyor. Murakabı haline geçtim oturuyordum beni bir iten oldu. Kalktı diyor. Arkadaşlarımdan biri latife ediyor zannettim, aldırmadım diyor. Sonra diyor fazla daha. Cebimde baktım diyor ciddi bir şey diyor açtı mı da terbiyesiz bir kadın gizli bir yerde beni bulmuş diyor. İyi de hanım sen dedim diyor. Kalk iş başta türlü kalk dedim diyor. Tövbe ben şu sakalıma, saçımla, dervişliğimle. Böyle bir şeye intikam etmeyeceğimi bilmiyor musun da? Yaşar şaşar yahu diyor. Kalktı beni kucakladı diyor. Himmetsiz olunca diyor elinde sevçer gibi kaldım diyor. Yani zayıflaştım diyor. Sevçer aha. Sıklatımda ancak kaldım. Bana gücün yetiyor diyor. Bende bir uyanıklık bulamayınca uryan oldu diyor. Kadın uryan olunca benim şehevatı nefsaniye boyanmaya başladı diyor. Efendim hata ettim ben.
Biiznillah yetiş ben geliyorum. Yani ben yeniyorum, fenalığa gidiyorum yetiştim. Bir gel baktım diyor geldi yine buramdan tuttu diyor. Kadını zirkti yine görüşlerinden birkaç tane: Gelin Ahmet Mehmet, kimse içmiş, kiminle gelin ben sohbet edilecek? Gittiler, varmışlar diyor. Efendim, rahatsızlarmış. Bizi affetsin diyor. Şu Hasan'ın Şazani Hazretleri, müridlerine demiş ki Kezzaptır o. Yalancıdır. Girin getirin. Varmışlar, kolundan sürüyerek, hadi tekke vardık ki diyor İhvan'ın bütün dolu. Dün şak oldular elini öptüm, öptü çekti elini diyor. Birden tam kırgın diyor. Demek Mürşerimiz, ma'rif'te meştufta, şah'ta, harp'te, Celip'te şimalda yetişemez öyle mi derim. Demek size mürşediniz ölürken sekeratta yetişmeyecek öyle mi derim derim.
Demek size mürşediniz kabirde sualınıza yardıma yetişmeyecek öyle midir diyor Neyine ne zahmet çeken biri oğlum yetişmeyecek de niye bunun ardına düştüğümüzde Mürid diyorlar derviş diyorlar bunlar fena diyorlar hakkında şey yapıyorlar niye bunlara katlanıyorsunuz öyleyse siz? Yani yetişmeyecek de niye böyle diyorsunuz? Bana deniliyor böyle akşam Efendimiz bizden haber eder değil dedim değil mi? Haber eder miymiş? Haber dermişim. Nasıl? Kadının tasallutüne uğrayınca kurtulabiliyor muydum? Kurtulamadım mı? Kimini Burak'la tutup da eve atan. İiznillah sizsiniz. Bütün ihvane göz atmışım beni kurtardı. Bütün bir efendim, affet ne olursun! Redderilecek iş yap diyen ne yapayım? Yani bizi tahrif etti, küçük gördü bizi. Efendim ne haber olacak? Şapta, kalpte ne haber olacak? Dedi ama ne diyeyim? Bir daha böyle küstahlılık yapmama göze rahatlattim seni dedim diyor.
Bir daha böyle edepsizlik yapma bir yerden. Efendime iyi ihtimal et diyorum diyor. Adam Allah'ın hüngür lümbür ağlarlar Hasan Gülekmen. Bizim Kırımta bir Mehmet Ali isminde İhvan'ımız vardı. Cihanın Kırımta. Kimle görüşür? O adamın hangi ifadesini konuşuyorum. Efendimizi ziyaret ettim diyor. Elini öptüm. Sen ziyaret ettim geldim. İstoçyenda trene bindim. Tren böyle açık şey yavruda oturdu. Yalan da oturdu. Bir kadın geldi diyor. Baldırı bacağı açık terbiyesizsin biri diyor. Tango. Geldi o da yanıma oturdu. Dizleri benim dizime temas etti. Şöyle çeksem çekebilirdim. Nefsim çektirmedi! Allah şeytana uydurmasın, ayağımızı kaydırmasın, cehenneme doldurmasın. Onun sıcaklığından şehvetim nefvetim nefifleniyor, nefis diyor, kefleniyor diyor. Adana'dan cihana kadar sırf Allah biliyor diyor, karnını bilmiyor diyor. İlk ben biliyorum diyor.
Şöyle dizim dizinde ıs sıcaklık vuruyor diyor, içimden şehvetim kefleniyor, namussuz diyor kefleniyor diyor. Ama bu sığırda hiç kimse mağdık değil diyor. Yandim, gittim diyor. Orada Hırvatta bir de berber ihvanımız vardı. O letaiflerinin nurunu hep görürdü. Şu edep risalesinden ele yazdı ya, nuru şu şekil, şu şekil, beyaz, sarı, turuncu, yeşil filan. Şimdi efendimize sorduk niye görülmüyor? Şüpheli taam yenildiğinde. Sen kardeşim hiç şüpheli tahin yemiyor mu dedim. Mustafen dedim. Hiç hayatta devata gitmedim ben diyor. Şüpheli çünkü diyor. Şimdi pangayla neyle karış, el mi yemeğini ye. Onlara görünüyormuş. O kardeşimiz da varınca Efendi demiş ki: Mehmet Ali gelsin demiş yarın. Peki efendim. Geldim diyor. Mehmet Ali sen Efendimiz istiyor. Gelsin yarın dedi. Ben dün sallallahu aleyhi ve sellem, ben de öğleden sonra görüştüm mutlaka gelsin dedi. Bir hilm başı düştü cebime diyor.
Kilerde bindiğim kadın ile hale üstadım vakıf oldu öyleyse. Gelin diyor, cab müteessir vaziyette, sabahı hala alay etmişsa adlı, sabahleyin o topuz geliyor gurmut'dan cihana. O toposa binmedim diyor. Ne diyor binmedin diyor. Şunu ağlayacağım diyor daima. Elime tespih aldım diyor. Gurmut'dan cihana kadar Estağfurullah az azim, tövbe-i nasuhlak tövbe olsun bir daha yaparsan, Estağfurullah'ı azim, estağfurullah, cihana dört saat mi var bilmem ne kadar varbla yayan yolu orayı tüm yürüdüm gittim diyor. Tren varmış, yine bindim trenle vardım Adana'ya, ikindi yakınım nasıl varırsa, efendim'i orada çöktüm diyor silahı. Zaten korkak korkak çökerdim. Böyle çöktüm diyor, kapı açıldı, Efendimizin mübarek sesi yukarıdan gelirdi. '' Memnun Ali siz misiniz?'' dedi. '' Benim efendim.'' haydi kırmıyla cihan arasındaki istiğfarınız kurtardı, müdavüne yapma. Müdavüne hata etmeyin mi dedim diyor.
Efendim, helallerinize Hacı Hasan Efendi, Adana'da Hacı Hasan Efendi, çok kıymetli bir halifeydi. Allah kalbi pür nur olsun. Hem kardeşime dokucaklaşır, sevgili bir dost. Bir gün Efendimiz dedi ki, Peygamberlara söyle Hasan Efendi. Gecenin zift karanlıklarında günahları bana görünüyor. Zift karanlıkta. Açıklamaya, Mustafa şunu yaptın, Fikri şunu yaptın, Abdullah Hasan şunu yaptın diyemiyorum. Ben hayalalıyım. Anca kitabı açıyorum, onların hallerini okuyorum. Bundan alınan alınıyor, alınmayan alınmıyor. Beni yine bilemiyor zannediyor. Ama ben bilmeyi istemiyorum ama Allah gösteriyor. Ben ne diyeyim? Zift karanlıkta deniliyor. Kardeşim işte bunlarla biz intibaha gelelim. Allah bizi ikaz, irşad etsin.