Mevla-yı Zülcelal'imiz, Su'an-ı Azimüşşan'da salih amel işleyenleri müjdele diye buyurdu. Arifler bu ayet-i celileyi şu şekilde tefsir etmişlerdir. İman edip de salih ameller işleyenlere, altlarından ırmaklar akan cennetlerin onlar için olduğunu müjdele. Yani hakiki iman tohumlarından ve kalbi, ruhi, sırrı amellerinden, salih fiillerinden dolayı bu dünyada da bir cennete kavuşurlar. Essaylah ve limen habe ma kama rabbiye cenneteen, ayet-i celile-i cemilesini izah ederken Es'ad-ı Ebbili, Kuddiessellemü's-Sallallahu Hazretleri iki cenneti şu şekilde beyan buyuruluyor. Birisi cennete acile, bir diğeri cenneti acile. Ecile ileride Allah'ımızın sayılı kullarına ibadet ve saatte kaim ve daim olarak lütf edeceği nimetlerdir. Cennet-i Acile ise bu dünyada bir tarik ehlinin duymuş olduğu ilahi bir zevk, ibadet ve taatteki aşk ve muhabbet hali buyurmuşlerdir.
Tevhid, tecrit, tefrit, züht üç hususta durulur. Birisi tevhid, ikincisi tecrit, ikincisi tefrit. Tevhid malum. Cenabı Hak'ta her şeyde birleme. Bu çok önemli bir tabir. Sadece bizim belli taatlerde değil, muamelatta da, insanlar arası ilişkimizde de, evimizde de, çocuklarımıza olan muamelemiz, ticaretimiz vesaire. Her hususta devlet idaresinden tutup ta aşağı birime kadar hepsinde Cenabı Hakk'ı birlemek, onun emrine muvafık şekilde hareket etmek. Tecrit, Rabbamızın dışında her şeyden burkulmak, tefrit, bu ise artık harici oldukça güç. Rabbamıza vuslat anlamında taşıyor, ona muhabbet anlamında taşır.
Tefrit, vasıl ve ilah olmak bir manaya göre, züğürt dünyaya kalbimizi attırmamak, takva, sıdk, ihlas, hidayet, kanaat, evet, ilim, izzet, tifat, kudret, ilim, avt, merhamet, şecaat, şefaat, kerem, haya, muhabbet, irade, talep, beka, safa, reca, haşyet, kavk, rehbet, rağbet, zevk, şevk, murakabe, mücahede, tüvvet çok önemli. Şahsiyet demek. Mürüvvet, iyilik, dikkat, kanaat, hidayet, ihlas, sıdk, takva ve buna benzer o güzellikler yüksek himmet ve diğer güce makamat ve ahlaka nailiyet sebebiyle aklarından tevhid, ref'et, muhabbet ve fazilet nehirlerinin attığı cennetlere, bahçelere nail olurlar. Burada Müellif Hazretleri öyle işaret buyurdu ki bunları elde edenler buyuruyor. Yani bu hallere nail olanlar altlarından ırmaklar akan cennetlere, bahçelere nail olurlar. Zaten cennet demek ağaçların birbirine girmesi demektir. Yalnız bu cennetin tarifinde o ağaçlar birbirine girmiş vaziyette.
Hareketi de, o yaprakların hareketi de bambaşka nağmeler meydana getiriyor. Hani bu dünyada o nağme mümkün değil. O ilahi nağmeler. Ve sonra cennetteki nimetler anlatılırken, mesela bahsediliyor sudan ırmaklar, sütten ırmaklar, cennet şarapları, baldan. Bunlar aslında şu Hepsini ehli tahkik ifade buyururken besmelenin besmelenin bazısından itibaren bu ırmakların aktığını, hepsinin birbirine karışarak içenlerde aşbullah meydana getiriliyor ve buyuruluyor ki biz aslında dünyada çekmiş olduğumuz besmelede besmelede neyi görüyoruz? Bu ırmakları. Bunu takmamız gerekiyor. Yani bir besmelenin altındaki bayi anlatmakla bitiremiyordu. Bizim dedelerimizden kıymetli bir zat besmeleye üç sene mana vermiş. Malum bayi ili çattırı, Allah'ın ilahine kul arasında Celle Celalühü bir bağdır. Onun için bağımızı hiçbir zaman koparmamamızı tavsiye ederler. Bayramın tarifinde bunu görüyorduk.
Mesela alınan ve verilen nefeslerin Allah ile beraber olması. Yani onun dışında hiçbir şey yok. Bu şuna benziyor. Mesela biz kurban onu boğazlıyoruz. Helal olan bir hayvanı boğazlıyoruz. Onu boğazlaken besmele çekiyoruz. Eğer besmele çekmezsek o hayvanın eti yenmez. Bir kere bizim Allah ile münasebetimiz güçlü olacak ki o zaman şu kısacık olan ömrümüzü en güzel şekilde değerlendirmiş olalım. Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz şair lebidin sözü haktır buyurdu. O da Allah'ın dışında her şey batıldır, diyor. Bizim gözümüzün bakmasında eğer ibretle bir bakış olmazsa bu bir gaflet, bu bir boş, bu bir ho. Kulağımızın duyduğu sözler, dilimizin ittiği kelamlar, kalbimizin taşıdığı düşünceler, beynimizdeki fikirler bunu Mevla'mız Araf suresinde san'ı ve legalzeranina alicen memesi rahmiel cinni vel dins dile ahiril ayet. Bu ayet-i celîne de beyan buyuruyor.
Kulakları var duymaz, gözleri var görmez, vesaire. İşte kalpleri var anlamaz diye kalplerimizin anlar, dillerimizin söyler, gözlerimizin görür kulaklarımızın duyar olması Mevla ile olan dostluktur, cinsiyettir. Okunan ayet-i celilede de buna işaret edildi. Hatta ayetler birbirini ayet-i celilenin içerisindeki kelimeler tefsir ediyor. Burada red niyet yönünü ele alırken hakikat ehilleri esma ile müsemmayı mutlak ifade ederdi. Okundu burada. Mesela ne geçti? Velayet kelimesi geçti. Bunun bir umumi olanı var. Allahu Veliyüllezine amen. İn evliyahu illa müttegu. Bir genel müminler Allah'ın dostlarıdır. Bir de ancak müttakiler. Burada ayet-i celilenin içerisinde ikinci ayet-i celile velayete ermenin esrarını ortaya koydu Cenabı Hak. Ellezine amenu ökenu yettegu İman ama hangi iman taklidi değil, sadece dilin tekrarı da değil. Nedir?
Bu dilin tekrarı insanlar için ama bir diğeri Mevla için kalbin tasniyetidir. Eğer biz bir tarikat-ı Ali'ye giriyorsak en mühim sebeplerinden birisi budur. İşte anam girmiş, babam girmiş, akrabam girmiş, şu girmiş, bu girmiş. İşte bizim beldemizde de böyle bir intisap durumu olur. Bu değildir. Bu mecazi bir intisaptır. Hakiki olan intisap ders aldığın kimse vasıtasıyla ben Mevla'yı bulacağım. Şahı Nakşibend Hazretleri bir müridi için ne buyuruyor oturuyorlar. Böyle sohbet içerisinde sohbet çok önemli. Birbirlerine karşı söz söyleme değil o. Bu ayrı bir konu. Bu da bir derviş kendinden geçer, Neredeyse bayılacak gibi bir hal. Suyun üstündeki saman çöpü gibi, bir gazel gibi, ihtiyar yok. O anda buyurur ki beni bırak Allah'a diyorum, beni bırak Allah'a diyorum. O, murakabe halleridir. Bir çocuk herhalde anasını yedi yaşına kadar emdiği yok.
Belli bir sileye kadar ondan sonra diğer yiyeceklerle rızkını temin ediyor. Bu diğer yiyecekler dediğimizi anlatamayın. Essanekülünun tayyibatil ma'razaknakun ayeti celilesi ile tarifi mümkün olmayan rızıklarla Cenabı Hak besliyor. İlahi nimetlerle besleniyordu. Yani sofrasında sadece bir katık değil onun, sayılamayacak katıklar. Rabbimiz bunu Kuran-ı Kerim'de zaten bu katığı maddi ve manevi olarak ibadet buyuruyor. Esamme ve fakiatun kesira. Çok nimetler. Kitabı Kerim'de Mevlamız hiçbir şeyi sınırlı olarak anlatmıyor. Her şey nam-ı tenahi olarak anlatılıyor. Mesela cennette bir hava. Cennetteki hava anlatılırken üç güne bir Cenabı Hak havai değiştiriyor. Niye? Kullarım bıkmasın diye. Zaten cennette anlatılırken vela nasa, yorulma yok, bıkma yok, hastalık yok, dert yok, elem yok, keder yok devamlı ilahi bir neşenin içerisinde. Hani cennetteki nimetler sadece maddi olarak ele alınmaz.
Mesela o dediğimiz Muhammed suresinde on dördüncü ayet-i celilede mesela bal anlatıyor, asemin mus'abba buyuruyor Cenabı Hak. Bu ne demektir? Balın bir tortusu olur. Biz balı bir bardakta üzeriz, üzeriz, İçerken sonunda olur o. Bir tortu şeklinde olur ama cennetteki o bal tırmanında bu yoktur. Tarifi mümkün değil zaten. Bunları burada ehlüllah demek ki tadıyor, daha da bir üstünlüğü tadıyor. Sebebi cennetü'l maarif. Cennetü'l maarif ruhun tatmış olduğu lezzetlerdir. Namazsındır burada. Haşiov namazlarında asıl kurtulan zümrenin haşyet sahibi kimseler haşyet ruhun duyduğu hazdır ve lezzettir. Kurbanda da bu vardır. Mesela kurban tatilinde insan hüngür hüngür ağlar. Neden Sami Efendi Hazretleri kurban kesilirken ayağa kalkmıyor? Oturmuyor. Kurbanı kesileceği zaman ayakta kurbanı kestiriyor. Sebebi şu İslam'a, Asıl takvadır. Bütün saatler de bu mevcut.
Bunu ancak safra hastalığına tutulmayanlar bilir. Hiç safra ile misal vermeye gerek kalmadı. Covid de bunu bildirdi bu hastalıkta. Mesela soruyor doktor tat alma duyusu nasıldır? Başta bu kayboldu. Eğer bu duyu kaybolmuşsa ister bal getir, börek getir işte diyor, sert gibi. Yani bizim nefsani arzu ve istekler eğer o taraftan Allah korusun bir tat alma, Allah muhafaza diyorsun, oradan bir lezzet alma durumu olursa bu çok büyük bir tehlikedir. İsyandan lezzet alma çok kötü bir haldir. Rabbimizin gazabına muciptir bu. Ondan dolayı duyamıyorum. Mesela diyorsunuz ki sabah namazında cemaat üç kişi oluyor, beş kişi oluyor. Yatsı namazında da bakıyoruz ve bu sayıyı geçmiyor. Mesela güzel güzel sohbetler var, zikirler var. Bakıyorsunuz sayı çok az. Hep bunlar okobik hastalığına ruhen tutulmamızdan dolayıdır. Yoksa üstadımızın bu uzak köylerde taşan diye bir yerimiz var. Oradan Rıza Baba.
Bu Rıza Baba öyle bir insan ki Allahu alem ricallerden olabilir, ricallerden olabilir. O Farsça askerlik yapar. Askeriyken bir tıraş olma sebebiyle dışarı çıkar. Tıraş olurken berberin böyle aynasının üst kısmında bir fotoğraf bürünür. Hocaya, hacıya, meşay-ı kirama muhabbetli bir insan. Sorar der ki bu kimdir? Bu resim kim? O bizim asker ağa, üstadımız olur. Ben de onu görebilir miyim, der. Askeriyede komutanından, izimizden, o da Rıza Baba'yı çok seviyor. Der ki Rıza seni çok severim, izin vereceğim ama çok geç kalıyorum. O gece daha o görmüş olduğu resmi sahibini bulmadan önce bir rüya görür. Üstadımız Hazretleri rıza gel, rıza gel. Yani bu kapıya geliş öyle basit bir geliş değildir. Zaten onlara Allah tarafından verilen bir divan vardır. Orada evlatlarını görüyor, bekliyorlar zaten. Daha ilmi ezeli de onlar teslim oluyor. Ondan sonra şu ne oldu, bu ne oldu, bu bize düşmez.
Yargılama bir derişe düşmez, bir mümine düşmez. Allah ile kendi arasındadır. Bize hüsn-ü zan düşer, güzel duygular ve düşünceler düşer. Bu Rıza baba buraya gelir, buraya gelir, burada birçok da hocalar var. Bir cuma günü olsa gerek yukarıdan aşağıya doğru namaz için inerler. Birisinin eline kapanıverir, en önde olanın. Hasan Efendi siz misiniz, biraz da tatlı bir üslup değil geride. İkincisinin eline kapanır, Hasan efendisiniz arkadadır. Yani tatlı bir üslup sayesinde, bir üçüncüsü geride, en sonunda bakarken, gördüğü kimse. Size bir kimse anlatayım. Hıftusu Veli Hazretleri'nin devamında olan bir kimse. İsmini de hatırlıyorum, Allah'ın ismini, cismini de hatırlıyorum. Sırf bunun için hüsnazımız hastaneye düştü. Numune Hastanesi'ne dokuz, yetmiş beş, orada kendisine bir yakın olan parlementerlerden Cemal Gebeci, hiçbir şey değil.
Cemal diyor biraz yaş itibariyle de, un itibariyle de birbirlerine yakın. Kara Müftü'nin oğlu. Üstadımız ile rahat konuşuyorlar. Cemal diyor ben hastanedeyim. Benim hastalığım bir öğretmen kardeşimizi görevden aldılar, görevden aldılar. Onun şimdi çoluğu çocuğu ne yiyor ne içiyor. İslam'ı gerçek yaşayanlar da olurdu. Efendim bunun kolayı var diyor. Hemen biz görevi buna bulabiliriz. Zaten kendisi hükumette bulunuyorlar. Derhal vazifesi iade edilince daha vazifesi iade edilmeden bizzat şahidim dolabını açtı, dolaptaki harçlığını ona gönderdi. Yani biz ne araştırmalıyız kardeşlerimiz ne durumda, ne halde. Sadece bunu maddi olarak da değil, manevi olarak da hepimiz bir kişiye sahip olsak neler olurdu? Ona göre iade edilin ki sıhhat duruyor, afiyet duruyor. Efendimizin işte Sıddid-i Azam'ın rahatsızlığında onu ziyarete gidiyor. İade diyoruz, Ziyaretinde bulunuyor.
Nasılsın Ya'sıd deyip radıyallahu anh. Halbuki müthiş bir hastalık içerisinde. Öyle başını yastıktan kaldıracak gibi değil. Bakın onlardaki devaya, onlardaki o muhabbet, o şevk, o aşk. Sizi sıhhatte gördüm, sizi afiyette gördüm, ben yoldum. İslam afiyette oldukça, kitabı kerimimiz afiyette oldukça, müminler arzuladığı o hayatı elde ettikçe insan sıhhatılır, afiyet. Evet efendim, bu öğretmen üstadımıza gelir. Ne mütevazi bir mürşid-i kamilimiz. Seni benim terazim tartmaz diyor. Aman Allah'ım. Sami Efendi hazretlerine gönderir. O da ben sizi kabul ettim ben demez umer. Biz sizi kabul ettik. Yalnız yolumuzda istihare mühim olduğu için bir istihareye yattık. Yatar, yattığında kendi cemaati bir kerih bölme yoktur. Böyle bozuk bir düzen. Biri bir tarafa gidiyor asker, biri bir tarafa gidiyor. Sonra elbiseleri acayip şekilde fasa turası idi, silahıydı. Kimisinde var kimisinde yok.
Başı boş bir hal. Bir ordu görür ki çok muazzam. Her şeyiyle müstesna, her şeyiyle müstesna. Başında üstadımız gel evladın, gel evladın diyor. Yani kayıtlı oluyor. İnsan manen kayıtlı oluyor. İlmi ezeli de parsellenmiştir. Cennet dindiği zaman cennet demek ki cennet-ül maarif, ruhun cenneti bu ehlullahın duymuş olduğu hazdır, lezzettir. Alamıyorsak dikkat edelim, dikkat edelim. Bak bir ölüp gideceğiz. İlla yaşlanınca insan ölmez, hasta olunca ölmez. Derler ya çok hasta başında ölü bekliyor derler ve biz ecelle gelir. La mevte illa bilece, ölüm ancak ecelle gelir, dikkat edeceğiz. Denir ya daha biz adamla akşam sohbet ettik, görüştük. Ne de tatlı konuşuyorduk, latifeler neler. Yakın ama sabaha kalkamamış. Neler neler. Böyle dikkat ederiz, riayet ederiz, riayet ederiz, hazır hale geliriz. Sıddık Hazam radiyallahu anh deniyor ki ölüm gelse ne yaparsın? Aynı hal üzere kalırım demiştir.
Burada her birinin meyvesi tattıkları müddetçe müşahede, kaşefe, muayenelere ne ayrılırlar. Erbab-ı müşahede mücahedelerinin semeresi olarak bir suret içinde pek çok haller ve manalar müşahede ederler. Hakikate ermiş olanlar şimdi gördükleri bir şeyi eskiden gördüklerinin aynısı zannederler. Hakikate ermiş bulunanlar ise her an başka bir tecelliye nail olurlar. Bu da onların kalp safhalarının semeresidir. Çünkü Allah'ın ve resulünün yoluna süluk ederek ahirette nail olacakları cennetin benzerine burada nail olmuşlardır. Cennette kendilerine bir nimet takdim edildiği zaman Ya Rabbi bu bizim bundan evvel de mevcut kılındığımız şey de derler. Orada onlar için temizlenmiş zevceler vardır. Yani kurbiyet cennetlerinde Ebkarı-ı gaybden zevceler. Bunlar Erbab-ı Müşahedeye aittirler. O zevcelerin nasiplerinden başkasına gözlerini dikmezler, buyurdular.
Onlar bu saadet içinde orada ebediyen kalıcıdırlar. Bunları hakkıyla anlamak erbab-ı müşahedeye ve ashab-ı mükaşefeye mahsustur. Nedir? Biz anlamak istiyoruz. Müşahede nedir? Mükaşefe nedir? Müşahede, mükaşefe sadece bir tanesi gönülden perdelerin kalkması. İşte namaz kıldı. Mükaşefe olsaydı, müşahede olsaydı ne olurdu? Kul namaza durduğu zaman Cenabı Hak ile kendi arasındaki perdeler kalkar. Onun için doyamazlar ibadet ve daha der. Allah'ın Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem mübarek ayakları şişmişse bu sebeple şişmişti ve sabahlara kadar ayakta kalanlar bu sebeple kalmışlardır. Bir tanesi karşı komşusuna der ki sizin evinizin üzerinde bir dilek var de, bu dileği göremiyorum dediğinde ev sahibi ağlamaya başladı. O dilek dediğim babamdı. Sabahlara kadar ibadet ve taatte bulunurdu. Elhamdülillahi rabbil alemin el-Fadim.