Tasavvuf Yolunda Ruh Terbiyesi ve İlahi Alem kaydında Bir tane İstanbul'da beş yüzün üzerinde ruhi eğitimin yapıldığı dergahların olduğunu ifade etmişlerdi. Bak bu beş yüz biraz az gibi geldi olsun. İşte o olaylarda ama insanların ruhunu eğitim değil. Bizim ecdadımız üç temel esasa dayanıyor birisi ordu, ordu dendiği zaman hilafet müessesesidir, ikincisi medresedir. Tabii hilafet müessesesi…
Tasavvuf Yolunda Ruh Terbiyesi ve İlahi Alem ne anlatıyor?
Tasavvuf Yolunda Ruh Terbiyesi ve İlahi Alem kaydında Bir tane İstanbul'da beş yüzün üzerinde ruhi eğitimin yapıldığı dergahların olduğunu ifade etmişlerdi. Bak bu beş yüz biraz az gibi geldi olsun. İşte o olaylarda ama insanların ruhunu eğitim değil. Bizim ecdadımız üç temel esasa dayanıyor birisi ordu, ordu dendiği zaman hilafet müessesesidir, ikincisi medresedir. Tabii hilafet müessesesi…
Bu ses kaydının kaynağı kim?
Genel
Bu ses kaydı nasıl dinlenir?
Kayıt ücretsiz dinlenebilir; 18 konu başlığındaki zaman bağlantıları ilgili bölümü doğrudan başlatır.
Bir tane İstanbul'da beş yüzün üzerinde ruhi eğitimin yapıldığı dergahların olduğunu ifade etmişlerdi. Bak bu beş yüz biraz az gibi geldi olsun. İşte o olaylarda ama insanların ruhunu eğitim değil. Bizim ecdadımız üç temel esasa dayanıyor birisi ordu, ordu dendiği zaman hilafet müessesesidir, ikincisi medresedir. Tabii hilafet müessesesi nizamı, intizamı sulhu temin eden bir kurum. Bunun yanında medrese insanların beyinlerini, insanların hayat tarzlarını, nelere dikkat edeceğiz, nasıl bir hayat süreceğiz Kitabı Kerim ve Sünnet-i Muhammed'e diye sallallahu aleyhi ve sellem esaslar belirleyen bir kurumdur. Bunun yanında kalbin eğitimini temin eden İhsan Mektebi dediğimiz dergahlar. Bu dergahlardan bir tanesi Elif Efendi dergahı. Elif Efendi gerçekten çok müstesna bir kimseymiş. Bunun hayatını da arkadaşlarımız çok güzel bir şekilde kitap halinde çıkardılar.
Büyük bir ilim ehli şeyini gördüm bir lügat gördüm Arapça bir lügat. Kuran-ı Azimüşşan'daki kelimelerin izahı gerçekten ilim ehli olduğunu anladım. Çok Kelimatül Kuran var, var yalnız bu çok muhtasar, öz bir şekilde bir de diğer ayet-i cinilelerle münasebet kurarak hazırlamış. Bunun yanında bir Tevhid risalesini gördüm. Bu Tevhid risalesi aynen Esad Erbilya Hazretlerinin Tevhid Risalesine yakın, en çok ele almış oldukları Ayet Allah'ın dışında her şey bitecektir. İşin esasında bu. Bir sürü günümüze bakacak olursak insanlardan sıkıntılı olmayan yok. Yüzde seksen, altmış, elli, kırk, yirmi, on, beş hemen hemen çoğu insanımızda bu sıkıntı var. Bu sıkıntının tek sebebi mevlamızın dışındaki muhabbetin gönülde yer işgal etmesidir.
Zaten gönülde yer işgal ederse beyinde de işgal ediyor, gözde de işgal ediyor, kulakta da evimizde, evimize, etrafımızda ve huzursuzlukların kaynağı Mevla-yı Zülcelal ile münasebetimizin tam olmayışıdır. Bu Tevhid Risalesi bunun üzerinde durur, anlaşılması çok güç. Derler ya o bezle tarağın varsa anlayabilirsin. O bezle tarağın olacak, nedir bu? O bezle tarağın olması ne demek? Bir kere Kelime-i Tevhid'i okurken nazari olarak değil, sadece La ilahe illallah Muhammedun Resulullah değil şuhudi olarak hayatımızın her alanına hitap edecek. Daha o kalben yaşanan, ruhen yaşanan, sırra yaşanan bir hal olduğu için ifadede zorlanır insan. Bizzat yaşıyorsun. Sami Efendi Hazretlerinin yazmış olduğu müsabakelerde bir tanesinde tasavvuf adı altında maddeler halinde şunu veriyor. Tasavvuf aynı zamanda tevhittir diyor. Bu çok mühim.
Bunun işte din ile okunduğu gibi Hızır Aleyhisselam'dan Abdulhalife ve Hücrevani Hazretlerinin almış olduğu on bir esas var Kelime-i Tevhid'in sadra yazılması öyle kalemle değil de kudretten yazılması daha sonra da muratebelerin sonunda la ilahe sağumuzda illallah kalbe vurulur, daha sonra perdeler açılır. Bu zulmetten perdeler bir ayrı. Onun zaten olması mümkün değil bu gibi insanlarda. Biz bir yerde bulunmuştuk bu güneyde, orada kıymetli bir insan, oturuyoruz, O sıralarda Kıbrıs'a gitme durumumuz vardı, gittik de Rabbimizin izniyle. Akşam elektrik söndü. Yanımda oturan hayırlı bir kimsenin evladı vardı. Kulağıma eğildi. Dedi ki büyüklerimizin nefis diye bir problemleri yok. Onlar ruhun mertebelerini aşıyorlar. O zulümat perdesi olmamakla birlikte nurdan perdeleri aralıyorlar.
Şunun gibi Mevlana'mız buyuruyor ki ben hak katına ne kadar adım atsam Mevla'ya yaklaşma için, bu Türkmen kocasının ayak izini önde gördüm, diyor onu sende. Demek ki nurdan perdeleri aşmada da insanların dereceleri vardır. Peygamberlikte nübüvvet, risalet, tabii peygamberlikte ortağı ama bir diğeri bir başkasından daha üstün olabiliyor yani risalette ortak olmak suretiyle kendi aralarında dereceleri var. Velayette var mesela. Velayeti suğra var, Kübra var, ulya var. Ulya en üstün olanı. Bundan sonra var mı? Elbette vardır. Çünkü ve ma kaderullahe hakkatta biri, Allahu Zülcelal'i kimse hakkıyla takdir edemez, bu mümkün değildir. O zaman Allah'ımız insanın önüne öyle bir, öyle bir perdeler, öyle bir esaslar, öyle bir haller, öyle bir makamlar açmış bir sonu yok. Ulaştım dedikçe ulaşmadığımız ortaya çıkar. Yani sonsuza uzanırım demek istiyorum.
Hani belli bir yere kadar ilkokulda okuyacak, işte beş, artık bu dönemlerde değişmiştir sekiz yıllık bir eğitim, ortaokuldur, lisedir, üniversitedir, işte yüksek lisans vesaire doçentliği, profesör, kürsüsü belli bir yerde duruyor ama bu manevi ilerlemede belli bir yerde durma yok. Nereye kadar? Bizim sevgili Sultanımız Hacazen Efendimiz ilahi davete icabetinde bu Ayet-i Celil okunmuştu. Onlar her şeyin sahibi olan iktidar sahibi Mevla-yı Zülcelal'in huzurunda Sıddıyıklar koltuğundadır. Bunun ötesini anlatamayız biz, anlatamayız. İşte bu halde demişti kardeşimiz büyüklerimizin nefis diye bir problemi yok, ruhta ilerliyorlar, ruhta kemal buluyorlar. Biz Elif Efendi dergahı açıldığı zaman bunu bitiremeyiz kolay kolay Allah'ımızın izniyle. Şimdi müstesna bir yer ta rüstinyen devrine dayanır, daha pek çok.
Bu ayrı bir konu olarak ele alınabilir, bak duymuştum, orada Sapa Vakfı hizmet için kullanılmasına verilmişti, ona bir zatı duydum. İşte tecnurde biçimde, değişik dillerde de konuştuğunu gördüm onu, görünce anladığım şu oldu Biiznillahi Teala fenafillah makamında. Bir soru sordun o soruda aldığım cevap bize yetti, öyle bir ifade etti ki kitaplarda yok. Abdulkadir Geylani Hazretlerinin unyetü't-talibîn kitabından diyor ama onu kaynak gösteriyor, asıl kaynak Rabbamızdan geliyor, öyle bir kimse. Diyeceksiniz saç çakal birbirine karışmış vaziyette, elbisesi de belli ama güzel bir koku gelirdi onda. Böyle insanın saçı sakalı birbirine karışmış vaziyette olur, pejnurda biçimde ama iyi bir koku gelmeyebilir de. Fakat bu zattan güzel kokular gelirdi. Diyorlar ki bir toprağı neden güzel kokuyorsun? Gül ile hemdem oldum.
Herhalde Allah'ımızın sevgili kullarıyla hemdem olmuş ki o güzel kokuyu taşıyordum. İsterse esan kullanmasın. Yine de dinlemişseniz Hacı Hasan Efendi, kalpte Sallallahü Hazretleri bir şey anlatıyor. Bir hal oldu diyor, pek anlatmazdı manevi anneleri hep mahfuz tutmakla birlikte bunu ifade buyurdular hiç dünyadaki kokulara benzemez diyor. Neden? Cennet tarif edilirken göz görmedi, hatırdan bile geçirmeye insanların kadir olamadığı nimet o ilahi alemden gelen bu alemle ölçülemez ve kıyasla kabul etmez. Biz kullanırız. Böyle ül esansı daha ziyade kullanıyoruz. Çünkü büyüklerimiz buna önem verirler, çok önem verirler. Bak ona hiç benzemiyor buyurdu üstadımız, hiç benzemiyor. Bu kokuyu şurada hissederdim. Huzuruna gelirlerdi, işte biraz vakit olarak geç gelenler de oluyordu, Böyle kaptım tarafında bulunduğum için hemen onları almak için çıktığımda içeri girerken bunu bizzat yaşadım.
Bizzat yaşadım o güzel kokuyu hissederdim. Bir de şunu gördüm bazı haller insanda tecrübe oluyor. Tecrübe olan anlatılırken çok canlı oluyor. Böyle dinlenirken bile hoş geliyor insanın gönül kulağına. Onun mübarek elini tuttuğumda, buna inanacağınızı biliyorum, dakikalarca elimizi koklardık. O esanstan değildi. Neyse güzel bir koku hissederdik. Bunu Es'adi Ebiyle Hazretleri ile musafaha eden dedem Rahmetullah Ali Hazretleri de öyle olmuş. Üç ay elinden o güzel koku geçmemiş. Şimdi Muhammed abiyi anlatırken Muhammed abiden anlatmak öyle kolay değil biz, sade birkaç yaşadığım hususu diyeceğim ama mahfuz olanlar var onu da anlatamam. O bizim sadrımızda gömülüdür, derim.
Şu kadar indiği, Mevlana'mız buyuruyor ki bizi kabirlerde aramayın ve işte Konya olarak söylüyorum, Üçlerin mezarlığıdır, İstanbul olarak söylüyorum, Eyüp Mezarlığıdır, vesair yerlerde aramayın bizi, aşıkların sadrında arayın buyuruyor. Medine'de mübarek bir zat vardı, Abdulvahlar Hazretleri var, onun yanında daha başka Es'adi El-Bidri Hazretleri'nin otuz yıl, dergahında aşçılık yapan mübarek insanlar da var. Bunlardan bir tanesi ben öleceğim diyor. Fakat bu sırlarla gömülmek istemiyorum, bunu ancak Yahyalıdan Hacı Hasan Efendi'ye anlatabilir. Üstadımızla bir araya geliyorlar, kimsenin bulunmadığı bir mekanda görüşüyorlar. Bak orada anlattıklarından bir kısmı şu Sami Bendi hazretleri, Mekke ve Medine'nin de kutbudur diyor.
Bir de şunu anlatıyor Ali Efendi diye birisi vefat etmiş, bunu Baki Kabristanı'nda arıyorlar Haluk Ali Efendi kalkmış, kalkmış o mübarek zatla aradıkları bize yol göster efendim de biz bir kabinde bulunalım, dualar edelim diyorlar Halbuki o zat kalkmış yol göster dedikleriyle beraber konuşuyorlar. Bir de Konya'da Aziziye Camii de olabilir, kesin bilmeyince diyemem ama hadise malum. Hocalardan bir tanesi o Teyit Suresi'nde şey anlatıyor, Musa Aleyhisselam ile Hızır Aleyhisselam'ın vakasını anlatıyor. Halbuki Hızır Aleyhisselam orada, yedilerden Ahmed Babayla tebessüm ediyorlar birbirlerine. Diyor ki Hızır Aleyhisselam Ahmed Baba bize anlatıyor diyor, Kehf Suresi'nde. Onlar için Rabbimizin izniyle gizli bir şey yok. Şuna sohbetlerde hayret ederdim.
Bir Haccasın Efendimiz Hazretleri bazı hadiseler anlatır, emin olun yaşıyormuş gibi, cennetin nimetini anlatır, onu yığıyormuş gibi anlatır ve bizim gibi insanlar nerede? Ama onu da tadanlar olurdu. Bir gün Sami Efendi Hazretlerinin torunlarının düğününde bulundum. Sami Efendi Hazretlerimi şeyde gördüm, bahçede sohbet buyuruyorlar. Cennete iş değerde derler de bize sorarsanız itikaden hata olan bir söz olmasın, cennetlerin üstünde bir cenneti yaşardık diyemedim büyüklerimizin ümmeti. Orada konuşuyor, konuştuktan sonra üstadımızı sordun. Oğlum nasıl gördün dedim. Çünkü bir hissiyatım oldu onların himmetiyle, kendimizden hiçbir şey yoktur. Ahireti anlatıyor, mizan, sırat, mahşer, sen sıratın başındasın zannettim. O anlatırken sırattasın. Diyelim mizanı anlatıyor, sen mizanın başındasın.
Şimdi Muhammed abiyi anlatıyoruz biz aslında, hani ondan bir kelime geldi, onu anlatıyoruz, onun ruhundaki esintiler bunu ifade ediyor da onun için, kalbindeki derinlikler bunu söyletiyor insan, Biiznillahi Teala. Muhammed abi duydum ve onu görmeyi çok arzu ediyordum, oraya girersem tabii bazı vazifeler için bulunmakla birlikte asıl onu görmeye gidiyordum. Karşılaşıyorum, onunla konuşmanın tat ve lezzetini anlatamam. Şunu söyleyebilirim namaz kılacağız Muhammed abi deyince bir söz söyledi. Bayezid İslam Hazretleri bir tımarhanenin önünden geçiyor. Geçerken bakıyor ki kurayla ilgili olan doktor ilaçlar yapıyor. Ne yapıyorsun diyor. İşte bu mecnunlara ilaç yapıyorum. Aşk hastalarına da bir ilacın var mı deyince orada birinden dört yerinden bağlı Mecnun ayağa kalkıyor. İlgili olanlardan birisi Aman efendim sana bir şey yapmasın.
Hayır hayır diyor, O birinde kasna bulup dört yerinden tuttular, ben işte bu aşkın hastasıyım diyor ve anlatmaya başlıyor. İşte istiğfar kökünü bir havana konuyor, ondan sonra dövüyor. Bunu ifade edenler diye, anlatırlar. Bunu haber verince diyor ki hey gidi dünya, hey seni de deli deyip buralara diyor giydirmişler, ondan sonra bir söz söylüyor. Deli divane dediklerinden bir söz çıkar defteru divane sığınmaz diyor. O ledüniyete dayanır, Allah'tan gelen ilme dayanır, bunun sonu olmaz. Bir kelime söyle o kelimenin altında deryalar yatar. Bunu sağ olsun bizim şu anda müst olan sevgili bir kardeşimiz, harp tarafından Sadat-ı Kiram'ın hayatını anlatan bir eser. Allahu alem, Hacı Ubeydullahahrar olsa gerek. Bana diyor Huruf-u Mukattaanın, k, he, Ye, Ayn, Sa'd. Onun diyor bir Esrarı açıldı bir harfin altında deryalar yatıyor anlatamam. Muhammed abi buydu işte.
Onun namaz kılacağız deyince acaba Rabbimizin istediği namazı mı kılacağız dedi. Allah'ımız ömür verse bir asır iki asır yaşasak Rabbimizin izniyle bu söz unutulmaz. Neden? Çünkü defterdeki satırlara yazılan bir yazı değildi onun için, sadra yazılan bir yazı. Bir gün Habib-i Acemi, Rahmetullahi Hasan-ı Basri Hazretleri ile beraber onun elinde tevbe etti. Irmak gibi, deniz gibi bir yer geçecekler. Hasan-ı Basri Hazretleri orada bir sandalye veya kayık gibi bir şey bekliyor. O böyle bir geçmek için vasıta beklerken Habib-i Acemi, Rahmetullah Ali, yürüyüp geçiyor. Ne oldu ey Habib dün elinde tövbe ettim. Efendim siz satır kararıyorsunuz, ben de sadrımı okuduğum silsile ile, istiğfarla, Tevhidle, salatü selamla, ölüm tepekli, rabıtayla, dıştan ve içten okuduğum Zikrullah ile nur ediyorum diyor. İşte parfüm. Bir gün Hadib-i Acemi ümminimniye imameti caizdir denir.
Bir yerimizi hatırlarım bu yakın bir ilçede, caminin önüne yaşlı pirler asarlar ile neler ile gelmiş dayanmışlar asarlarına oturuyorlar. Ezan okunmuş ama namaz kıldıracak kimse arıyorlar. Yok. Daha yeni bir tanesi namaza alışmış genç oradan geçerken hak bu namazı kıldırır diyorlar. Yani bu kadar da zayıflamamalı dini ve İslami bilgilerimiz, güçlenmeli, akyaz eğitimlerine giriyorlar. Çok güzel camilerde eğitimler yapılıyor. Aynen okul gibi, okul gibi. Başlayışları itikadi bilgiler verilerek ibadet hususunda malumat verilerek çok güzel eğitiliyor. Bak bu eğitimde bizim hoca arkadaşlarımızın dikkat edeceği öğrenciyi seçecek. Orada bakacak hangisinde kabiliyet atar onu bir kere özel yetiştirecek. Okuyanları ondan sonra takip edip diyelim ki bizim oğlan bina okur, döner döner yine okur bu olmayacak. Şimdi Kuran-ı Kerim'e geçiyor yazı eğitimlerinde, camilerinde.
İkinci sene yine Elif, Kim diyor. E, İ, Te, Öyle demeyecek. Kuran-ı Kerim'e geçmişse onda ilerleyecek. Bilmiyorum yani alakalı olanlar bunda nasıl bir bilgi veriyor bilmiyorum ama biz Diyanet'ten de gelen bir kimseydi. Hem vaiz hem müftü bu cihetimizle Rabbimizin izni de var. İltim alanında da var. Bize bir hocamız onu şöyle hayırla yad ediyorum, Ahmet Coşkun hocamız koltuğuna bir çanta aldı ve küçük da bir çanta Geldi kaldığımız eve, peş evde, o zaman istemeyiz Hidayetteydi. Dedim o kulumuzun tasavvuf hocası yok. Sizin dedi aile olarak seçkin bir yönünüz var. Bizde değil. Allah bizim en aciz bir kul. Yabancı dili biraz geliştirelim, o emin olan Acasem efendimizin bir cümlesi her şeyden üstün geldi bize. Bir gün hanelerinden görev için ayrılıyorum, daha ciğerim yanıyor, çim yanıyor, sen gidince ne yapacağım demesin. Oturuyordu o iç rahatsızlıklarından, neden?
Böyle ayağını uzattığı zaman mübarek ayaklarını dizlerinde şişmeler oluyordu. Hemen bir sehpa değildi. Çok yumuşak oturacak bir eşya. Onu bunu girdim, mübarek ayağını uzattı. Çok sevdim. Layık olmayarak bunu düşündüm. Aman ha dedim mübarek ayakları rahat etsin. Ümmetim gidenim. Şimdi nereden nereye geldik? Demek ki bunlar Allah'ın istediği namazı kılabilecek misin? Dediğini utanıyorum. Diyor ki, haydi Muhammed abi namaza duracağız, onun namaz esnasındaki duruşunu tarif edemem. O günbalı bir oda var çok güzel orada oturuyoruz. O ise diğer bir odada oturuyor bir gün namaza geldi ama o namazdaki duruşunu tarif edemeyiz, bir huzur içerisinde durdu. Muhammed abi çok üstü kafalı konuşuyordu, şifreli konuşuyordu. Diyorduk ki, Kürt ve sizin tanıdıklarınız var, on dokuz yaşında bana bir teahlül evlilik için bir kimse lazım.
Bir gün dedim ki Muhammed abi, bulunduğunuz makam itibariyle böyle bir şey sizde olmaz. Ne demek istiyorsun? Sonra ona hizmet eden birisine diyor ki, on dokuzluk dediğim besmelenin şifresi on dokuzdur onu söylüyorum diyor. Altı taneli kadın benle tevil ettim evlendim hepsini de bıraktım dedim. Emin olun o altı maltı değildi. İslam'ın imanın altı şartını anlatıyor. Ona muhalif, imana muhalif amantu billah ve kefertu tağut. O takva ve kefertu tağut. O takva, haddi geçme, sınırı geçme manasına onları terk edip ikilikten usandım birlik kağanına vardım. O ikilikten usanık nefsani hallerden Allah'ımızın muhabbetine, o imanın altı şartına yapışmayı vurgulayan buna nüsi sözler söylüyordu. Anlayanlar onu anlıyor ve bize diyordu patron diye hitap ederdi, patron dedi. Güzel anlatıyorsun Sami Efendi'den, hatta rengin atıyorum. Onlar kazanacağı yeri kazandı dedi. Biz kendimize bakalım.
Bu olgun insan sözü diyordu ki ben sizi takip ediyorum, yani ilahi bir görevi olsa gerek. Bir gün Elif Efendi, diğer iddianın da üst tarafa doğru kuyunun bulunduğu bir yer var, birkaç kuyu var böyle, koyunun bulunduğu şöyle biraz yüksekçe ama güzel donatılmış, düzeltilmiş Onun üzerinde hasırızade Efendi Hazretleri var. Bir de o El- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et- Et o dergahın bulunduğu yerin aşağısında üç tane çınar var. Oralarda büyük zatların bulunduğunu ve bu gönül alemi ile hissediyordu. Mesela o surların dibindeki büyüklerimizin neleri, hepsini biliyordu. Yusuf Sina Çak hazretleri vardı. Edirne taraflarından gelmiş, mübarek bir insan hatta Kanuni bile onu ziyaret etmek istiyor. O zaman padişah hayır ile gelmiş.
Demek oralar suyu gelmiş görüşmemiş. Daha sonra görüşeceğim demiş. Efendim padişah geldi görüşmek istiyor, beni ayrı bir odaya alın diyor. Ayrı bir odaya üzerinde örtün. Efendim müsait değil görüşmüyorlar deyince görüşeceğim diyor kapıyı nasıl açıyoruz? Açmıyor üstü örtünmüş, yatıyor bir vaziyette, istirahat halinde, bir de bakıyorlar ki ebedi bir istirahate geçmiş, ziynet çakırdı. Ve orada anlatmış olduklarının hepsini söyleyemem. Çok kıymetli bir mekan vurduğumu ve şunu diyordu, şifreli konuşurdu, diyoruz ya benim köşküm hazırlanıyor diyordu. Hidiv-i Kasrım dedi, köşküm hazırlanıyor. Me'r-u KüsKüm hazırlanıyor demesi, benim ahiretteki yerim hazırlanıyor. O dediğim huyunun bulunduğu yer, hatta onun şekli var orada su çekilen yerin. Orada biraz dar alan derim ki Acrasen Efendimize, Acrasen Efendi benim kardeşim diyordu. Dedim Sami Efendi Hazretleri'mizden anlat, Anlatamam orası sır dedi.
Dedim ki yabancı değil, bize anlat. O zaman patron dedi. Aleyhissalatu Vesselam benimiz geliyor dedi. O gelirken sağ koluna Sami Efendi Hazretleri, kalpte sol koluna da ben girdim ve insan idare etmekte bir numaraydı. Değişik görüşte kimseler geldi. Tahammül edemiyorum şimdi hadis-i şerifler onlara niye muhalif sözler söylüyor? Fikri bozuk bir kimseymiş. Bu Şia düşüncesinde besbelli oldu konuşmasında. Arada müdahale ettim. Bak bu dediğin gibi değildir. Biraz da insan bilmediğinde çok ısrarcı da oluyor bazen, cehaletten dolayı. Israr ediyor. Dedim bu böyle değil. Şimdi şu şekilde, inanın ayrıldıktan sonra bir söz söyledi Kuran-ı Kerim. Essayılne. Ve aril anil cehilin söz dinlemeyen cahillerden uzak durun. Dedi. Bu adam yolu belli şaşırmış. Bunu dedi. Gel kendine düşman etmez. Çok şükür. Hatta söyle. Ama bunu bu muhalefet etme karşına alma. Büyük güzel idaresi vardı.
Bazı kimseleri kulağıma gelip haber veriyorsan. Fakat insan idaresi bu geldiği zaman öyle bir iltifat, öyle bir sevgi gösteriyor, o hiç anlamaz. Beni çok seviyor diyebilirdi ama gerektiği yerde de konuşuyor. Fakat çok ölçülü bir şekildeydi. Bunu gördüm, Kendi ahvalinden de bazen bahsediyordu, konuşuyordu. Namlulu'l-Arabî Hazretleri'ne benziyor. Hadis Allah'ın Sırrı. İbrahim bin Ethem Hazretleri, biliyorsunuz padişahlığı terk edip gönül sultanlığına nail oldu. Buna benziyor. Kendisi altın madeni çalıştıran bir kimse. O tarihte en zenginlerden, en zenginlerden. Hatta çok fabrikalarda nimayişler oluyor, yürüyüşler oluyor, görevler oluyor. Bunun fabrikasında yok. Bir kere diyor içteki o dünya arzusunu, o altın gümüş arzusunu yıktım diyor. Altınları yığmış. Çalışanlara çıkarın ayakkabılarınızı, çorabınızla çıkarın. Çıkın üstüne şu altınları. O altınların diyor üstüne çıkarın.
Gönüllerindeki bu altın muhabbetini diyor yok etmeyecek. İşte dünya bu dedim diyor. Ve benim fabrikamda ve develer olmadı. Duyduğu bir sesle, ilahi bir sesle, sesle olduğu gibi dünyayı terk eder, belgırak ormanlarında sanki Veysel Karani gibi kalpte Sallallahü'sü ve yeri eşelemek suretiyle orada ibadet ve üzerinde sırtlanlar, adeta boğuşurlar, kalın bir saç koy kendisi Allah'ımıza. Dünyaya kapalı Allah'a açık dediği gibi Necip Fazıl rahmetullah Ali Hazretlerinin dünyaya kapalı Allah'a açık olan melekut civarut inşallah öyledir. Rabbimiz yanlış konuşturmasın. Lahud alemlerinde seyr ü sefer eder. Şimdi düşünelim. Bu alemlerde seyri sefer yapan insan geri dünyaya girer mi? Hapse girmişse insan, hapishanede ise çıktığında tekrar oraya girmek ona ne kadar ağır gelir. Bir kere, Dünya müminin hapishanesi kafirin cenneti, kafirin orada göreceği azaba nispeten burada cennettir.
O alemdeki ilahi huzura nispeten nispeten orada onlara hapishane gelir. O gönül zenginliğine irince artık dünya hapishane gibi geliyor. O gönlündeki hayat onlara cennetin üstünde bir hayatı yaşatıyor çünkü cennet sadece yeme ve içine öyle demeyin. Cennet anlatılırken menkuat ve me'kulat, evlenmeler ve yemeler. Bir salikin gerçek bir salikin almış olduğu evrak ve ezkarda Mesela büyüklerimizden bir zat var. Şu boyun kemiği çıkmış vaziyette. Ruhen duymuş olduğu haz ve lezzet onu öyle iç alemine yönetmiş ki kalbine dönüp kendini dinliyor. O alemlerin hiç bu alemlere benzemediğini, gönülde yaşıyor. Bizim böyle sevgi duyduğumuz bir kardeşimiz, Biz diyor Ankara'dan bir grup şeye geldik, Eskişehir'e geldik. Eskişehir'de bizzat Sami Efendi Hazretlerinin mübarek dilinden duydum. Abdülkadir üstadımızı görünce sohbet ederken derhal sohbeti bırakıyor büyük bir ikramla buyuruyor üstadımızı.
Büyüğün kıymetini büyük bilir derler. Altunun kıymetini sarraf bilir. Hacasen Efendi'nin huzuruna gelenler bizim gözümüzle gördüklerimizdir. Onlardan bile en müstesna kimseler geliyor. Bu Konya'da biraz latifeli olacak. Bir tanesi üstadımıza da belki neyse ben yakın olabilir. Hacı babamdan ne olur bize bir anlat, o ricalü'l Vahid'den. Sarem dedikleri güzel. Oğlum, parmağını ucunu göstererek şu kadar aklın ver. Hacı Hasan Efendi'den anlatırsam o da çıkar gider. Askerde bile Hasan Evtem Bey diye ordu komutanı var, Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz'i görür, askerin içerisinde Mustafaoğlu Hasan diye benim evladım var dikkat ettin. Orada buyurmuş ki beni, bizi buyurmuş şu elbisenin altında tanıyamazsınız demiş. Onun yapmış olduğu bir dua var askerde, yapmış olduğu dua dört yolda, burada yedilerden Arnavut Mehmed Efendi Hazretleri, bakın yedilerden olan zat Sami bende hazretlerine ne anlatıyor.
Efendim, hane Hasan efendi girdi, elektrik düğmesine bastı beş tane lamba yandı. Yedilerin letaif dersini getiriyorum. Tarifi yok. Bak şunu hissederdim, dedim ya bazı şeyler tecrübe oldu ama insanda rahat oluşuyor. Nuh Aleyhisselam'ın ömrü olsa da yaşasaydı o içimizdeki duygudur. Yalnız kendi kendime derdim, acaba bu dünyaya nasıl sığıyor dedim. Kendi kendime. Bu dünyaya nasıl sığıyor Hasan Efendi'mi? Gerçekten Hacı Hasan Efendi'mi? Şunu da demiş ya içimde kalmasın diye, bizde bir şey yok, onun içinde varmış ki kalmasın diyor. Fit de istiyor. Sıdddigasm diyor ya, benim öyle hatalarım var ki, humlar gibi sayılamaz diyor. Tabii müstesna mübarek hayatında bizi çok sıkılardı. Anlatma oğlum, ne yapayım sıkılıyor, anlatamıyorum. Ne kadar sıkılamışsa şimdi bile anlatamadıklarım var. Şunu gördüm, Sami Efendi Hazretleri kendilerini karşılarken ağlamaklı bir şekilde karşılıyor. İnan böyle gördüm.
Yusuf Peygamberimizi anlatıyordu, böyle kendisine Yusuf Peygamberimizi anlatıyordu. Anlatırken dosttu böyle, dosttu. Hissiyatımı kendilerine arz ettim. Dedim ki, size yapılan iltifat başkalarına yapılmıyor yapılmıyor gibi geldidin içine. Evet oğlum dedi. Yalnız başkalarının işte uygun olmayan duyguları baktı yine demiyorum ayağa kalkmasın diye belli etmezdi. Fakat şunu gördüm, ellerini mübarek ellerinin içine aldığını yüzüne de çok böyle tebessümle Hasan Efendi diyor. Zaten kendisi diyor Efendimiz Hazretleri uyumadan ben uyumam diyor. Şu başımı onların ayağının altına getirir, öyle uyurum diyor. Daha sevgilerini anlatamıyorum. Hep böyle geçti zaten bizim vaktimiz hemen hemen anlatamıyorum, anlatamıyorum, anlatamıyorum Rabbimiz gönlümüze başta bu fakire dua edin, anlamayı nasip buyursun. Bu beynin anlaması bir ayrı kalbin anlaması bir ayrı bu yazıya sadece, çiziğe gelmez.
O gönül alemidir. Bakın bu yazıya ve çiziğe gelmeyen hallerden birisi, bizim kendi arkadaşlarımızsın. Bu ilahiyat bitirmedi. Ondan sonra daha başka bir yerlerde deyin, Fart Ramızel Ahadis var, yok o değildi, Muhtarul Ahadis. Ondan böyle bizim ilahiyatlara nelere sohbet ediyor. Biliyorum, okumadı bu, bu sohbeti nasıl yapıyor? Nasıl böyle okumadığın halde okuyan insanlara o tarih, bizim İslam El-İntro diyoruz, bizden sonra ilahiyat oldu, gerçekten eğitim güzeldi, bizim İmam Hatip bile şimdiki ilahiyatın çok fevkundaydı. Neredeyse biz Farsçayı ana dili gibi konuşacaktık, neredeyse. Arapçalar da öyle, tefsirler de öyle, hadisler de öyle, çok bolluydu böyle. Hacahsen Efendimiz bana bir kitap gösterdi. Oku oğlum, efendim hiçbir şey yok. Cenabı Hak Habibine ilk defa derken sahifelerden mi okuttu? Böyle bir defter açtı da defterin kitabın ortasından mı okuttu?
Allah'ımız öyle okuttu ki sen unutmayacaksın, öyle okuttu ki Habibim sen dudaklarını hareket ettirme aşkından muhabbetinden insanlığın kurtulmasını hedeflediğinden biz Kuran'ı senin gönlüne indireceğiz. Hacasan Efendi'ye eğer şirk da vaaz ettiğimiz ise Sami Efendi Hazretleri herhalde medreselerde on iki ile müşahtır, onu tamamlayıp çıkmadı. Hacasen Efendi kıraat talimi görmedi, aşere takrip Tayyibe'yi okumadı. Ama bize şunu anlattı, bunu diyeyim, olur mu? Buyurdu ki namaz kıldırdım, daha çok şey yok oldu. Allah'ımız tarafından kalbime tecvit indirildi dedi. Biz sıralayıp duruyoruz. Sıff ve esne, Kürde şahsın kalp, kerem var, kerem var, dağda halinden. Sıralıyoruz. Ondan sonra söylüyoruz işte inne ve ennümu kardeşleri diyor. Şibih'te de haber bunu dememize gerek yok. O yüzünden almış zaten. Allah'ımız kalplerine indirmiş onlar. Muhammed abi de hiç şüphesiz böyle inandığımız bir kimseydi.
Bir gün böyle radyolarda, tivilerde ve etrafa davet edilenlerden bir hoca geldi. İsmini biliyorum da rencide etmek doğru olmaz. Ona öyle bir ilmi esaslar anlattı ki o anlama anlamadı. O anlamadı yarı gülümsemeli geçti. Onun şekline baktı, şemailine baktı ama gönlüne bakmadı, ruhuna bakmadı, sırrına bakmadı. Bakacak göz versin Cenabı Hak gündemimize. Ama o haber vermiş olduğu esas müstesna idi. Bir tanesi geldi öfke sinir dolu ona bir yol gösterdi bir hizmet, dedi ki bak öfkeliysen sinirliysen gazaplı bir haldeysen ayakta isen oturacaksın, oturuyorsan yanına devrileceksin, geçmiyorsa kalkıp abdest alıp iki rekat namaz kılıp elini Rabbimize açacaksın. Uzatın bir tahsili yok, Robert Koleji'nden orayı bitirmiş zaten. Bugünkü en yüksek idari noktada olanların yerini işgal edecek şekildeydi. Bir bunun siyaset yönü var, bir de ekonomik yönü var.
Ekonomik yönünden ekonomi yönünden yetiştirilmiş bir kimseydi. Bak diyordu babam beni bu koleje verdi. Siz nereleri bitirdiniz aman ha yakalayın deyip şu misali veriyordum. Böyle kova olur, havayı böyle madeni paralara değil de gümüşe tutun, altına tutun, elmasa tutun diyordu. Bununla sadece ilmel yakin de kalmayın aynel yakine ulaşın. Aynel yakinde kalmayın hakkal yakine varın. Bu sözüyle diyordu ki dini şer'i emirleri vazifeleri yaparken takva boyutunda yerine getirin. Marifetullah'a erin, Cenabı hakk'ın dışında kalbinizde bir şey kalmasın, hakikati bulun Cenabı Hakk'a tamamen teslim olun. Onun şeriat, tarikat, marifet hakikati bir anlatışı var, hayran kalmamak mümkün değildir. Kitap yazıyor mu? Dedik ya bir sadıra yazılanları var, bir de satırda kalanlar var. Satıra geçmiyor, o satırda duracak gibi değil, ancak sadır onu muhafaza edebiliyor.
Hazreti Ali buyuruyor ki Fatiha'ya yedi deve yükü, belki de kırk olun, mana veririm diyor. Demek ki birçok medreseler varmış. Sadece şu bildiğimiz üniversiteler, fakülteler değilmiş. Daha ne gönül üniversiteleri ne kalp fakülteleri varmış. Müderris Ahmet Efendi var, bu yeşil eser de ithal etti. Bu hastaneye rahatsızlığından dolayı girer, bir hafta oradaki doktorlara, asistanlara ders verir tıp hakkında. Onu dinleyen İbrahim Tuna diye bir kimse asker hoca derler. Hocam bu ilim nereden diyor. Çünkü vel'asraya mana vermiş, bir sene vermiş. Gelecek sene devam ederiz demiş. Bizim dedelerimizden bizzat sadece besmelenin altındaki noktaya üç yıl mana vermiş. Halk tarafından demiş ki besmelelerinde hem de besinelerce olunca diyorlarmış. Çünkü El-Aymun Nokta tüm Tefterahelcehilun ilim bir noktadır cahiller çoğu. Öyle bir okumuş ki Yunus Emre'nin sözlerine gelecek, öyle satır okumamış.
Gönülden okumuş, Allah'ımız mutlu etmiş, ihsan etmiş. Yalnız bu besmeledeki bayi o noktayı gördüğümüz kadarıyla layık olmayarak söylememiz gerekir. Ona bayi ilsaktirler, la sappa, yapışma manasına. O nokta var ya Allah ile kul arasındaki bağdır. Hacasam Efendi'nin Haddise Allah-u Teala oradan gelir söz birzedir arada tercümandır. O bağ ve Cenabı Hak ile kul arasında ilgiyi temizliyor. Telefon. İşte telefon. İşte önümüzde ekran, laptop başka buna benzer aletle ne yapıyor yerine göre bakıyorsun dünya ile alaka yok oluyor. Sadece bulunduğun yer değil bulunduğun ilde değil bulunduğun ülke de değil bu ülkenin dışıyla da alaka oluyor. Uydular uydu vasıtasıyla çok yerlere ulaşıyorlar. Bu nedir? Bu maddi olan, maddi olan değerlerdir. Maddi olan varlıklardır.
Gönlünde eğer ilahi değerler varsa diyelim ki mükaşepeye eğrmiş, gönlünde nefsani perdeler kalkarak ilahi perdeler aralanmışsa görüşmemesi mümkün değil o alemlerle. Mısır'da bundan kıymetli bir zat İmam Şarani Hazretleri, Ben elimi Resulullah'ın kabri saadetine kor konuşurum diyor. Muhammed abi kimdi? Bize zamanın imamını anlatıyordu. Beybullah'ta böyle fazla gecenin yarıları da değil, saat bir gibi biri biraz geçe şu ağız kısmında kaşkol gibi bir bez parçası diyemem. Kalınca dünyanın masivası dünyanın tozu dahi gitmesin diye bu kadar hassas geliyor sevdikleriyle Beytullah'ın üzerine bir örtü atılıyor, üstünde namaz kılıyorlar diyor. Demek ki ruhani cihetiyle de, gayb alemi ile de münasebeti müstesna olan bir kimse.
Bizim daha göremediğimiz, bilemediğimiz çok yerleri olmakla birlikte müşahede olarak şunu gördüm, o İslami ilimlerde Allah'ın izniyle herhalde yüzüp de çıkamadığı kulaç atamadığı yer yoktur. Bunun yanında teknoloji hususunda vesair malumatta da üstün olduğunu görüyor. Çünkü vermiş olduğu misaller neler hep bunu ifade ediyordu yerden haber verdiği gibi gökten de haber veriyordu dünyadan haber verdiği gibi ukradan da haber veriyordu. Esrar olan halleri şifreli bir şekilde ifade ediyor. Yemekten bahsediyordu ama o yemekle marifetullah'ı kastettiğine inanıyorum. Şu dünyayı tarif ederken bu dünyanın güzelliklerini söylerken ahiretteki güzelliklere işaret ediyor ve çok garip bir hayat yaşıyordu. Allah'ın resulü buyuruyor sallallahu teala ve sellem gariplere ne mutlu diye, dünyada bir yolcu veya garip gibi yaşıyor, garip gibi yaşıyordu.
Böyle düşünüyordu tefekkürü çoktu defnolunacağı yerde çok duruyordu. Bilhassa ikindi sonlarında güneşin aşmasını yani batmasını diyorum, batmasını o güneşin denize şavkını çok seyrediyordu ve bize de seyrettiriyordu. Bununla ilahi alemdeki parıltılardan haber veriyordu. Çünkü bu dünya öbür alemin misali denir. Denir ve defnolunacağı yerde çok durdu diyordu ki şifreli konuşuyor dedik ya bana kontur gönder diyordu. Bununla yarın ahirete göçtüğümüzde Fatiha okuyun diyordu. Biz de o zaman onun ruhuna başta Aleyhisselatu Vesselam Efendimizin ruh taifelerine El-Nashabına Peygamber-ı zan ve Mir-ı zan bütün geçmişlerimizin ruhları için El-Fatihaha
Kaynak: Genel
Tasavvuf Yolunda Ruh Terbiyesi ve İlahi Alem | Mihmandar