Tasavvuf Ve Manevi Terbiye kaydında Kalbi Selim. Ali Ramazan Dinç Hoca Efendi. Yanında Raşid Efendi kütüphanesi var. Ulema-i kiramın çok toplandığı bir araya geldiği, ilmi mübaheselerin görüşmelerin, konuşmaların yapıldığı bir yer, kütüphane. O zamanın alimleri de elbette çok seçkin, muttaki ilmin de de haşyet, Allahu Zülcelal'den korkmak, daha ziyade korkmadan farklı…
Kalbi Selim. Ali Ramazan Dinç Hoca Efendi. Yanında Raşid Efendi kütüphanesi var. Ulema-i kiramın çok toplandığı bir araya geldiği, ilmi mübaheselerin görüşmelerin, konuşmaların yapıldığı bir yer, kütüphane. O zamanın alimleri de elbette çok seçkin, muttaki ilmin de de haşyet, Allahu Zülcelal'den korkmak, daha ziyade korkmadan farklı olarak Allah'ın azamet-i ilahiyesinden titremek. Bu duygular içerisinde, bu hayat içerisinde olan kimselerin bulunduğu bir meclis. Ulema-ı kiram oturmuşlar. Böyle pek de geniş bir yer değil, Raşt-ü kütüphanesi buranın yarısı kadar diyebiliriz, o da zor. Otururken içeriye bir zat girer, selam verir diyor ki hoca efendiler bugün bir rüya gördüm, müridal efendiyi gördüm, müridal efendi kıymetli bir kimseymiş ulema-i kiramda. Buyurmuş ki müridal efendi hocalara söyleyin hocalar tarikatı aliye ile münasebet kursunlar, bir mürşid-i kamile intisap etsinler.
Eğer kalbinde şüphe olan olursa iki tane de şahidim var. İki tane şahidim var. Birisi Müridal efendi ithal etmiş zaten. Birisi Kuran-ı Kerim'de on yedinci cüzdeyim. Belki on sekiz ama on yedi diyelim. İkinci şahidim de delaili hayrat. Onda da, onda da çarşamba gününde kaldım. Demişler ki hemen Kuran-ı Kerim'le dela ilahe ileti getir. Hemen getir. Getirmişler, bakmışlar ki Kuran-ı Kerim'de on yedinci cüz, devam etmişler. Diğerine bakmışlar onda da işte pazartesi, salı, çarşamba, perşembe, cuma, cumartesi, pazar diye devam eder. Günlük evrak bey yazıyor. Onda da bakmışlar işaretiyle çarşamba günü, tamam demişler. Ne yapalım? Dolu meşayih var. İki tane özelliğini ortaya koymuşlar. İki tane özelliği olacak. Birisi şer-i şerife riayet edecek ehli sünnet vel cemaat görüşü üzere olacak. Bu? İtikadı bir kere düzgün. Peygamberimiz ashabı ve gerçek ulemaya muaf.
İbadet olarak da mezhep imamlarımızın görüşüne uygun. Ehli sünnet. Üçüncü olarak da ahlakı, ahlakı Muhammed'i. Bu evsafta bir ahlakı, ahlakı Muhammedi. Bu evsafta bir kimse, bir de tarikat-ı aliyyenin kendisini tasdik ettiği kimse. Kimi tasdik eder tarikat-ı aliye? Nefsinin mertebelerini geçmiş, ruhunun mertebelerini geçmiş sırrının mertebelerini geçmiş olan kimse. Kim olabilir? Kayseri'ye bakmışlar, Ankara'ya bakmışlar, işte Samsun'a bakmışlar, Trabzon'a bakmışlar, Konya'ya bakmışlar. Hepsini tahsin etmekle birlikte, güzel görmekle birlikte zamanın kutb-u azamı Es'ad-ı Erbili Hazretleri'nde karar kılmışlar. Demişler hepsi güzel ama Es'ad-ı Erbili bizim intisab edeceğimiz kimse. O zamanki vasıta uçak değil. Şimdiki gibi otobüsler de değil, diğer motorlu vasıtalarda değil, trenle gitmişler.
Düşünün şimdi siyah cübbeleri, başlarında bembeyaz kalpleri gibi nurlu sarıkları, bununla İstanbul'a inmişler. Kelami dergahı postun-i şini esad-ı erbili görür görmez buyurmuş ki, mürid Ali Efendi'nin rüyası mı sizi getirdi. Evet efendim, oturmuşlar, intisam etmişler, Esadı erbili Sultanımız buyurmuş ki Kayseri Makarr-ı Ulema idi, şimdi Makarr-ı evliya ol, karar kıldığı, yerleştiği, oturduğu bir mahal olarak ifade edilebilir. Böyle bir güzelliği Cenabı Hak kaybettirmesin. Burada kardeşlerimizin elhamdülillah gayretleriyle, sizlerin de dualarıyla ilmi bir çalışmayı öteden beri devam etmekle birlikte daha düzenli bir tarzda yürümektedir. Yalnız bunu biz ilçeler olarak da iller olarak da hasaba mekuler olarak bile devam ettirmemiz lazım. Neden? Şimdi Ra'd suresinde Salikı Lemyezer Ra'd suresinde Eszaiübillah her bir kavim için yol gösteren vardır buyuruyor.
Tasavvuf Ve Manevi Terbiye kaydında Kalbi Selim. Ali Ramazan Dinç Hoca Efendi. Yanında Raşid Efendi kütüphanesi var. Ulema-i kiramın çok toplandığı bir araya geldiği, ilmi mübaheselerin görüşmelerin, konuşmaların yapıldığı bir yer, kütüphane. O zamanın alimleri de elbette çok seçkin, muttaki ilmin de de haşyet, Allahu Zülcelal'den korkmak, daha ziyade korkmadan farklı…
Bu ses kaydının kaynağı kim?
Genel
Bu ses kaydı nasıl dinlenir?
Kayıt ücretsiz dinlenebilir; 11 konu başlığındaki zaman bağlantıları ilgili bölümü doğrudan başlatır.
Her bir kavim için, her bir kavim için yol gösteren vardır buyuruyor Mevla-yı Zülcelalimiz Eshabüle. Likulli kavmin, her kavmin bir yol gösterisi vardır. Zaten Rabbimiz peygamber göndermediği bir kavme de azap etmez. Onların vekaletinde bulunan ulema-i kiram, sulaha, Sadipeyn bu görevi yerine getirirler. Bize ama, nideli, Necip efendi diye birisi gelirdi. Okuduğum ayeti celile Rad suresi yedinci ayeti celile Niğde'den Necip amca diye gözleri ama bir zat gelirdi. Bu çok tatlıydı. Üstadımız da severdi, gelir karşısına oturur. Ama mümin ama söylediği söz müstesna. Derdi ki efendim siz bizim tuzumuzsunuz, ne kadar yerinde bir söz. Şimdi siz bunu inceleyin. Tuzu biz ne atarız? Peynire atarız, yoksa kuklanır. Diğer salçada kullanırız, deri de kullanırız yoksa kokar. Yemekte kullanırız. Birçok yerde biz tuzu kullanırız. Tuz olmazsa kokar.
Eğer ulema-i kiram olmazsa tuz şeklinde ifade ediyor ama bunu bir ama söylüyor. Ne yapar? Bizim nikah abdimiz kokar. Onlar şahitler nezaretinde. Allah'ın emri, Peygamberin kavli, İmam-ı Azam'ın içtihadı, Tarafeynin rızasıyla mihri müeccel olarak farzından değil ama ifade edilir. Kabul ettin mi? Der. Böyle olmasa kokar. Mesela ticaret hukuku eğer ticarette aman ha Alırken ve verirken ölçüye tartıya riayet edilmezse onlar için bir meyil. Bunun dinimizin ölçüleri içerisinde olmasını caiz olmadığını, bir gram dahi olsa haksızlık olduğu zaman cemaatle kılınan yedi yüz rekat, namazın habulüne mani olacağını anlatmasa nereden biz bileceğiz, o zaman ticaret, takdi ve hukuku da kokar. Ev hayatı da kokar, miras hukuku da kokar, her şeyi kokar. Çok güzel söylemiş. Onlar bizim tuzumuzdu.
Eğer onlar bize tuz olmasa bizim ibadet ve taatimiz ne olurdu, bizim insanlar arası geçimimiz ne olurdu, artık siz bunu kıyas edin, çok güzel ifade ederdi. Ulema ile ancak biz ayakta dururuz. Çünkü dinin kıvamı dört şey bir rivayette beş şeydir birisi de bu, alimlerin ilmi. Ondan iki şeye çok dikkat edeceğiz biz. Bir, ümera, ikincisi de ulema. İşte bir kötülüğü gördüğünüz zaman elinizle düzeltin. Eğer elinizle düzeltemezseniz dilinize, dilinizle de düzeltemezseniz kalbinizde buğz edin. Çok önemli bir hadis-i şerif. İlla bunu duyduk, biliyorduk bilmem filan, yok, daha bilmediğimiz, çokça okuduğumuz ama anlayamadığımız öyle hadis-i şerifler var ki deryadır o. Bir kötülüğü gördüğünüz zaman elinizde. Bu devlete ait bir görevdir. Bunu onlar yapar. Mesela içkili mekanlar ne yapılıyor şimdi, büyük bir kontrol altında tutuluyor.
Çünkü içkilerin, eroinin, meroinin vesairlerin neslimizi de, ahlakımızı da, insanlığımızı da bozduğu için ne yapılıyor? Üzerinde hassas tutuluyor. Bu nedir? İdarecilerin, ümeranın görevidir. Bunu anlatmak da nedir? Cami iki birdeki vaizin görevidir, Hunattaki vaizin görevidir, Şeyh camiindeki bir vaizin görevidir, vesair. Lale camiindeki bir vaizin de görevidir, Vesaire neresi artık kurşunlu camisi de, müftü camii de buna benzer dolu mescitlerle. Hal bile havuz kimin görevidir? Hal bile havuz da halkın görevidir. O zaman ümara çok önemli. Onların düzgün olması halkın düzelmesi demek. Mesela biz suyu arıtmaya çalışıyoruz. Bakın çoğunun evinde su arıtıcıları var. Su arıtmaya ait bir makine var, bir alet var. Bununla suyu ne yapıyor, temizliyor.
Neden çeşmeyi açtığımız zaman oradan biz kabımızı, kaşığımızı neyse artık doldursak ne olur, çaydanlığı vesair su içeceğimiz bir kabı kolayca doldururuz. Neden biz bunun için bir alet koyuyoruz, suyu temizleyelim diye. Ama biz bizzat kaynağından, Erciyesden gelen su pak olacak olursa buna hiç gerek var, klorlanmasına bile gerek yok ve suyu alıyoruz, diyoruz ki kokuyor bursu, ona bile gerek yok. Çünkü kaynağından temiz akıyor. İki şeyin kaynağından temiz akması lazım. Bunun için bu çalışmayı düzenli bir şekilde kardeşlerimiz ellerini alırlar, biiznillahi teala yürütürler. Birincisi ümera, onlar düzgün oldu mu ne olur her şey diyor. Beyin düzelseniyor beyin beyin, beyin düzelirse el aya bütün azalar düzelir. Adam yan basıyor, bir tarafı tutmuyor, ya diyorsunuz ne oldu buna bir tarafı tutmuyor bu adam. Ya beyne bir Allah korusun kan damlamış diyeceğim de çok ağır o.
Azecik bir kanın damlaması hayatın yok olması demek. E beyinde bir su meydana gelmiş veya bir ödem oluşuvermiş. Ne olur? Gözü görmüyor, kulağı da duymuyor. Neden? Beyinde diyor bir arıza var. Bunlar beyin mesabesinde. Bu düzelirse ayakta düzelir, elde düzelir, her şey düzelir. Eğer o bozuk olacak olursa her şey bozulur. Bunun için aleyhissalatü vesselam Efendimiz sadece bunu siz devlet reisi olarak görmeyin sadece. Hepiniz burada, hepimiz İmamun Adil bir devlet reisi durumundayız. Sen evin devlet reisisin. Durumundayız, bununla görevliyiz. Aile reisi bu, okulda müdürse o. Bir müessesenin başında bulunuyorsa hepsi kullüküm rahim ve kullüküm meslülün anrayiyetidir. İşte meşay-ı izamın en çok zorlandığı konulardan birisi budur.
Eğer üstad-ı alimiz geceleri kalkıp ağlıyorsa, anlatılıyor ve ağladıklarını çokça gözyaşı döktüklerini, Ya Rab ben bunlara söz geçiremiyorum, yarın huzur-ı ilahide senin, senin mahkemende ben ne cevap bileceğim, bunları ben hak üzere götüremezsem, istikamet üzere yürütemezsem diye. Kendilerine Sami Ramazanoğlu mürşid-i kamilimiz vazife verirler ve buyurdular ki Hasan efendi kendini nasıl görüyorsun. Efendim böyle arkada Ebubekir, Ömer, Osman, Ali ve diğer büyük Ashabı Güzi radiyallahu anh Me'Mamain onun önünde de bir yavru. Çıkın. Fatiha adresi çok iyi biliyor. Onlar bir şehre gelmişler, diyorlar ki işte bölük camiyi nerede diyorlar. Mesela çifte önünü soruyorlar, soruyorlar. Sahabiyeyi soruyorlar. Soruyorlar, kılıç aslanı soruyorlar, vesaire yerleri soruyorlar. O çocuk da orayı çok iyi bildiği için gelinliğin önlerine düşüyor ama korkuyor.
Arkadaki insanlar çok büyü, çok üstün, çok seçkin. Acaba onlara ben yollarını gösterebilecek miyim, gösteremeyecek miyim, bu gibi insanlara gösteremez de mahcup düşer miyim diye endişe ediyor. Kendimi diyor aynen bu durumda, bu halde farz ediyorum efendim. O zaman elhamdülillah, elhamdülillah, elhamdülillah diyorlar. Şimdi bir sohbet eden kardeşimizi işte şu da bulunsun desen hiç değiş, ya bunda değişeceği bir şey yok. Üstadımıza yine her şeyi yine güzel örnek demek ki bunlar, görevi vermiş. Sami efendimiz hazretleri, Hadisallahu sırra böyle bir liste yapmış, liste yapmış, Sami sultanımıza varmış, yazmış. Efendim memleketimizde işte Hafız Osman Hoca var, işte memleketimizde kılavuz, hafız var, işte memleketimizde Mehmet Yapıcı var, memleketimizde şu isimler var, bunları tayin buyurun, ben de hizmet edeyim. Bu ne büyük bir olgunluk, ne büyük bir kemale.
Buyurmuşlar ki hüsnü zan sizin üzerinizde devrediyor, ihvanın gönlü size dönüyor. Şimdi mürşid-i kamille böyle gelişi üzere vazife vermezler. Bir kere kalpler ona döner. Ya bir soğukluk geliyor bize söylerler ama bir tatsızlık geliyor içimizde biz sıkıntı adamın yanına oturduk mu çok iyidir nur gibi de parlıyordu ama şimdi yok. Şimdi diken gibi ne zaman kalkacağız diye onu bekliyoruz dendi mi Mürşid-i Kamil'in kalbinde ona karşı bir soğukluk hasıl olmuştur. Bunu demez, bunu söylemez ama kalben alakayı kesecek olursa bütün insanlarda bir çekilme meydana gelir. Halil ehlilerinde olur ama bu. Halil ehllerinde bir soğukluk hasıl olur. Çok tehlikeli bir durum. Bunun için Bayezid, Bistami efendimiz, katdesallahu sübhanallahü, birinci kat sema, birinci kat sema daha yıldızları gelmeyen, ışığı gelmeyen yıldızların olduğu yer.
Oradan düşmeye razıyım ama evliya gönlünde düşmeye razı değilim der kardeş deriz. Çok mühim, böyle bayağı basit bir iş değil. O gönül Mevla'nın rızasını bulan bir gönül, o gönül tecellilerin attığı bir gönül, varidat-ı ilahiyyenin, tarif edemem ki, Arşullah olan, Kenzullah olan, Beytullah olan bir gönül. Beytullah'ın karşısında, üstazı adimiz Konya'dan Tahir Hoca ile otururlar. Tabii ne olsa bir yakınlıklar da var. Otururken hoca bende bir buranın aslında cüzderuni servelandır, aslı bu. Bunu Arap Farslı bitiren bir kardeşimize sordum. Dedim ki bu Cüzderuni üstadımız Ezderuni diyor Farsça ne görmedim diyen bir mürşidimiz, bir gün mektebim yok der. Bize bunu niye söyler bilmiyorum ki. Bir gün mektebin olmasa olacak seni Resulullah okşammışsa, Resulullah seni sevmişse, muhabbet etmişse, sana gönlünden Sıddık-ı Azam'a aktardığı gibi birmişse mektep mi olacak medrese yok.
Dedi ki bu Üstad zalimizin okuması bizim dedi Farsça kaidelere göre daha uygun. Şu, anlamı şu, an mecazez, şu gördüğünüz Kabe var ya, ciddi, haşa Allah'ımız oturuyor diye tasavvur edilemez. Mekan tahsisi zaten caiz değil. İn hakikat ey haram, ey merkepler diyor. Hatta hoca eşekler demiş. Üstadımız zorla merkeple hoca diyor. Yok Hasan efendi diyor. Evliyaullahı tanımayan eşşektir diyor. Haşa, Habif. Efendimiz hoca yapma bak bizim dilimizi bozma. Hasan efendi evliyayı tanımayan eşşektir diyor. Diyor. Şertesiyle de söylüyor. Yapma hoca, ikna hoca, zorla merkep yazdırmış. Hakiki diyor, mescit evliyaullahın gönlüdür diyor. Böyle bir kalp sahiplerinin incinmesi, belli etmese dahi çok ağıra mal olur sevgililer dersin. Razı olması da, Mevla'nın razı olması demek. Hep hadis-i şerifler var bu hakka dair, şu söylediğimiz sözlere dair hadis-i şerifler de var.
Yani boy göstermek için gelmedik biz bu aleme. Sevgili büyüklerimiz, demek ki iki esasa çok riayet vereceğiz, temiz su akacak oradan. Birisi ümera, devlet reisleri, onlar adil olduğu zaman. Ikincisi de ulema-i kiram. Elhamdülillah memleketimizin de geçtiğimiz tarihlerde Esad-i Erbili hazretlerine müracaat etmek suretiyle böyle bir güzelliğe mümsar oluşunu ifade etmiş olduk. Biz ulema beyninde arasında demek istiyorum, buradan bir madde okuduk ve burada kaldık biz. O konuşmamızda Süleyman aleyhisselama misal verdik, anlattık. Çünkü burada bir madde vardı ki Herkesin kafasında Cihat amca, Cihat amca neyse bir yerden duymuş olmalıyım herhalde duyduğum gibi kulak misafiri dediler. İsmini söyledim. Hemen avucunu tuttu. Sen ne yapıyorsun dedim. Beni dedi şu insanlar bile aradı bulamadı yapmanı yapıyorsun dedi. Mısır benim verme dedi. Dedim böyle kulağıma yenir gibi oldu.
O zat bir fanilesi vardı bunun, bir fanilesi. Çok da zengin kendisi. Fabrikatör kendisi. Yok, fabrikatör değil. Büyük böyle kumaş tüccarı, daha kamyonları neleri, o zamanki vasıtayla söylüyorum, indirmeden bulunduğu yere, iş merkezine derhal satan mübarek bir insan. Çok zengin. Fakat giyimini bir görseniz. Temiz olmakla birlikte çok eski. Dediler ya şöyle ipliğini çekecek olsan kırk yamalak verilen dökülecek. Öyle. Eski ve kimseden de bir şey kabul etmez. Bunlar yemelerinde, içmelerinde, giyim ve kuşamlarında hep yetecek kadar, hep yetecek kadar. Yoksa rahatsız eder onlar. Ne yaparlar? Belki taze taze giyerler ama verirler. Taze taze. Mesela Sami efendimiz hazretleri bir gömleği ikinci defa giydirmemiştir ama bütün veriyorlarmış, bütün fakiler yoksunu veriyorlar. Biz Üstadımız hazretlerini görürdük, giyim ve kuşanma çok müstesnisin abi, çok müstesnisin.
Her şeyi birbirine olun, bunun için uğraşmaz ki kendisi zaten. Bir yemek dahi şunu yerim dediği duyulmamış. Demiyor yani şunu yerim demiyor. Bu yakınlarıyla görüşüyorum da diyorlar ki önüne ne konursa onu kabul buyurur, bunun dışında vay şunu canım istiyor. Şunu canım istiyor, bunu yapın, şöyle edin, yemek her zaman güzel oluyordu, bugün niye öyle, hiç mübarek ağzından çıkmıyor. Öyle bir söz. Ne ise o giyiminde de, o kuşamında da, o yemesin dedi, o içmesin dedi, o her şeyinde o. Ama Hadis-i kudşine ey dünya sana, sana meyleden kendine köle, bana dönene desen köle. Dünya onun kölesi gibi bir hal arz ediyordu. Keşke üstadımız şu hediyemizi kabul etse diye. Bunu mürşid-i kamilimiz kendisine çok hassas, temiz yerlerden hazırlar ve Efendimiz hazretlerine götürelim diye arz ederlerdi.
Kendilerine yeşil insan içmecesinde böyle hep o sudan içiliyor, içilince de bir acık mahali olur, yaşadığını zanneder bunlar. Kadının birisi eteğine meyveler getirmiş önüne bırakmış, aç olan kimseler de var, ellerini uzatmak isteğine mani olmuş. Sonra bir memur gelmiş demiş ki vermemiş size biraz önce bu meyveleri getiren var ya, mirası bölüşülmemiş mallardan getirdi diye zaten kendileri yememiş. Allah'ımız onları gözlerine gösteriyor, Halıkımız ihsan buyuruyor. Ama dünyalar kadar mesela Hace Ubeydullahi Ahrar Hazretleri çok zengindir. Şimdi o günkü şekliyle söylüyorum hayvanlar, atlar bunun yanında tarlaları, bağları tarif edilecek gibi değil ama zerre kadar kalbinde yer yetmiyor.
Bunu yine Sami Efendi Hazretleri buyuruyor benim fabrikatör ihvanlarım var ama kalbinde şu kadar, zerre kadar dünyayı işgal etmiyor ama bir gömleği ile kalan evlatların doluyor gırtlağına kadar dünya muhabbetiyle dolu diye. Demek ki dünya onların gözünde keyfe gibi. Şu dünyayı bizim gibi acizlerin, irşadı için, ıslahı için geçiren kimseler. Burada çok şey anlatılır ama biraz daha ağır gelir endişesiyle söyleyemiyorum. Onların nasıl Azrail a. S.'la ile konuştuğunu, nasıl görüştüğünü, ne dediklerini bu ağır kaçar. Şimdi hep kafamıza gelir, der ki bunlar Azrail a. S ile konuşmuş, ömürlerini mi uzatmış, bilmem filan. Bunlar anlatılamayacak, ehline verilebilecek hususlardır, arz edemem. Hayatları bu. Biraz ileride emir edeyim, kalmayalım. Ancak gereken ne ise karınlarını doyuruyorlar, üstlerini başlarını giyiyorlar. İşte onlar şer'i esaslarını da çok iyi bilirler.
Mesela varislerini zengin bırakmanın hayırlı olduğunu da bilirler Allah'ın izniyle ve Bel'ülce onlar öyle şan'ımış, şöhret imiş bilmem filan, bunlar daima uzak olan kimselerdir. Bir gün dokuz yüz elli beşte üstadımız Adana'da vaaz etmeye giriyor. Vaza girerken ama birisi giriyor. Böyle dine yere vura vura giriyor. Üstadımız koluna girmiş. Amca nereye giriyorsun? Hay sende bir vaiz varmış onu dinleyeceğim evlat diyor. Üstatımız bilmiyor tabii. Üstadımız onu ben bilirim o propagandacıdır diyor. Böyle kendini şirin göster onda iş yok. Şu dirseğiyle mürşidimizin döşüne böyle vuruyormuş. Zaten böyle insanların istemesi çok olur diyormuş. Ya ben bilirim öyle sen git da başka hocaların vaazını nasihatini dinle, o öyle kendini öne gösterir. Yok, onlar iş yok. Dirirse vuruyormuş, vuruyormuş. Onlar şöhretmiş, möğretmiş, bunun talibi değillerdir katiyen. Kendini hiç söylememiş.
Sonra selam verilenlerden anlaşılmış. Bir gün mektebi yokmuş da bu nasıl olmuş? Siz artık bunu hesap edersiniz kürsüye otururdum buyururlardı. Otururdum, oturdukları zaman bir kimse gelirmiş ama kendisi görüp başkaları görmezmiş. İftihar etme demiş. Yani ürünmedir çekilirmiş. Yani velinin bir adı da biliyorsunuz muhafaza olmaktır Allah'ımız. Onları her an koruyor, muhafaza ediyor. İşte altmışlı yıllarda Sami Efendi Hazretleri, hadisi sallallahu aleyhi ve sellem içmecesine geldiğinde bunu çok da duydunuz bizden olsun. Yüz seksendirler. Geldiğinde yine böyle bir kimse hemen zahir olmuş, semadan bir ay ile güneşindi bu sözüme iftihar etmedim. Demek ki hep koruyorlar. Böyle bir şöhret olmasın, şan olmasın, böyle bir şeye düşmesinler diyor.
İbrahim bin Edhem Kuddise Allah-u sırrı hazretleri memleketinde çok şöhret bulmuş, demiş ki şöhret daha afet olmamak olmaz çıkayım ben buradan geleyim demiş. Böyle hürmet ediyorlar, ikram ediyorlar, eller yapılıyor, saygılar, sevgiler, muhabbetler. Çetmiş başka bir memlekete, o memlekette nasıl olduysa duymuş, aklarla onu karşılamaya çıkmışlar. İbrahim bin Ethem, tabi denk gelmiş bildikleri yok. Nerede İbrahim bin Ethem? Öyle sözler söylemiş ki onu yerici bir dayak atmışlar ama İbrahim bin Ethem olduklarını bildikleri iyi bir dayak atmışlar. Elhamdülillah demiş, nefsim demiş, ezildin demiş, söylememiş kendisi. Bunlardan tamamen gasinurlar ve şefkat ve el-hal, insanlara çok müşfiktirler, çok şefkatli.
Onun için hep hakkı duyurmaya çalışırlar aman ha gece kalkalım, teheccüd namazlarımızı kılalım, saatlerimizi kuralım, cemaatle kılalım namazlarımızı, beraber olalım kardeşlerimize birlik zuhur etsin derler. Sünnet-i Seniyye erkekli, kadınlı riayet edelim gibi çok güzel sözler söylerler. Aman ha dediler, ne diyeyim, dergimizin daha çoğalmasına çalışırlar. Çünkü her bir eve, burada Aydın hocamızı dinleyelim hemen bir ara, her eve diyor, bir üstadımız girmiş gibi oluyor. Yani bunu çok genişletmemiz lazım, bir kimsenin hidayetine çalışmak dünya ve onun içindekilerden hayırlıdır buyuruyor. Elimizden geldiği kadar hepimiz bunda görevli olalım sevgili efendimizin oradaki mübarek sözlerini her yere aktarmaya çalışırım, kafalar düzelsin, gönüller düzelsin, gözüm görmüyor okuyamıyorum diyor. Okuyamazsak bir faydamız olur bir başkasına, tesirimiz olur, haklı göstereceğiz.
Büyük ve küçük kim olursa olsa onlara tevazu olmak. Böyle ihtiyaç vaktinde bir başkasını kendimize ne yapıyoruz, tercih ediyoruz. Öyle anlıyorum. Güzel amelle birlikte Cenab-ı Hakk'a hüsnüların içerisinde olmak. Bütün hayırlı işlerde öncü. Hayırlı işler dendi mi onda öncü. İbadet ve taat de samimiyet içerisinde devam ediyor. Her an oğlu da çocuğu da kızı da yerini de kendisi de malı da mülkü de nefsi de ruhu da her şeyiyle mevlaya dönmüş ve ona teslim olmuş ve hükmüne razı olmuş ve devamlı sabırla direniyor nefse fırsat vermemek için ve Nefsani arzulara devamlı karşı çıkıyor. Nefs. Nefsim arzularından kaçıyor ve muhalefetü ala, nefsine karşı çıkıyor, ona katiyen uymuyor ve muratü'l esrar, gönlünü her zaman kontrol içerisinde, iç alemini kontrol ediyor.
Allah'ımıza sevgim ne kadar Habibine kadar, yolundan gidenlere kadar ve murakavetü'l- melikil cebbar, aziz ve zelil olan güç ve kuvvet sahibi her şeye malik olan, sahip olan Rabbimizin gözetlediğini kendisini biliyor. Kötü arzu ve istekleri gönlünden nefyediyor, çıkartıyor ve vaktine de riayet ediyor, emri ilahiyi koruyor. Ruhu diyoruz ya bedenen yaparken hadte haz duyuyor. Allahu ekber dediği zaman ruhu da tek bir alıyor demek bu. Elhamdülillahi rabbil alemin el Fatiha. Kalbi Selim. Ali Ramazan Dinç Hoca Efendi.