Efendim, biz iman esaslarını çok iyi talim edeceğiz. Onlardan birisi de tevhid'dir. Murakabelerde murakabe artık rabıta dönemi geçiliyor. Rabıta evladını sütle besleyen bir anne gibi. Yavru anasının memesinden o sütle hayatını idame ettiriyor ta ki diğer yiyeceklere artık alışkanlık peydah ettiği zaman ana sütten kesiyor. Aynen bunun gibi. Bir vechiyle, bir yönüyle böyledir. Başta Aleyhissalatü Vesselam benimizin müsaade buyurduğu beşeri hallerden, Rahmani hallere geçen, Allah'ımızda yok olan, varlığı Cenabı Hak'la olan bekabillah olmuş bir mürşid-i kamilin kalbinden biiznillahi Teala, Ya Rabbi füyuzat-ı ilahiyyeni lütfet diyoruz. Bu feyizle, bu nur ile, bu manevi coşkunlukla kalbimiz zikre geçiyor. Diğer letaitler de öyle. Sonra rabıta yapmakta zorlanıyor. Gönlünde de öyle bir açılma oluyor ki okyanuslar kalbinde bir damla kadar bile yer işgal etmiyor.
Dedemin, Şeyh Mustafa Efendimiz Rahmetullah aleyh'in dediği gibi vasi olmuş kalbi anın vasfedemem ey yaren. Yerleri gökleri koysan katiyen doldu demem. Esad Erbili Hazretleri için kalbi diyor öyle bir geniş ki yerler ve gökler diyor. Onu koysan bile diyor o gönül müstesna bir genişlikte, anlatamam. Şimdi yer ve sema dediğimiz zaman yedi kat sema ve yedi kat yer. Bunu dedeme sormuşlar Rahmetullah Ali. Efendim, bu yedi kat sema, yedi kat arz, böyle apartman katları gibi mi, nasıl deyince, hayır buyurmuş. Verdiği cevap çok müstesna, çok müstesna. Aynen soğan gibi buyurmuş. Soğanın katları olur ya böyle, bu demiş öyle üst üste değil, hep böyle iç içe, iç içe, iç içe daireler şeklinde. Bunların hepsi kürsinin yanında bir halka kadar yer işgal eder, buyuruyor. Ayetü'l Kürsi'nin tefsirine baktığımız zaman orada görürüz. Daha birinci hassema deyince ışığı gelmeyen yıldızlar var, akillar durur.
Necip Fazıl'nin dediği gibi Rahmetullah Ali, ora mucizeler diyarı. Öyle akilla, neyle ölçülecek, biçilecek gibi değil. Tasavvufta bir terim var, hali hayret diye. O gibi insanları görürse böyle derin bir tefekkürdedir. İç alemine dönmüş, gönül alemine dönmüş. Böyle dış ile alakası yok. Çünkü iç alemindeki hal dışa hiç benzemez, dış bir şey değildir, hiç mesafesinde olur. O gönlündeki ilahi güzellikler tarife sığmaz. Sonra kürsü arşı azamın yanında da bir halka gibi, bir halka gibi, evliyaullahın kalbi buyruluyor, ma vesi ani ardi vela semai ve lakin vesiani kalbi abdil kamil müminin kalbi Cenab-ı Hak beni nehre aldı, neseme aldı, kamil müminin kalbi aldı buyuruyor. Gönül bu şekilde. Burayı ihya edeceğiz inşallah. Ne yapacağız? Bu genişlik, bluetooth, bu insan boşuna değil. Biz bunu dolduracağız. Neyle dolduracağız? İşte bilirsiniz samanlıklar var, otulan çöp ile doldurulur.
Bazı yerler var, Allah korusun gübrelerle doldurulur. Bazı yerler var, silolar diyoruz. Buğdayyla, buna ait olan güzel mahsullerle doldurulur. Bu biz kalp alanımızı Allah'ımızın feyziyle dolduracağız. Varidat, manevi doğuş onunla dolduracağız. Tecelliler'i var Cenabı hakk'ın bu isimlerinde var, sıfatlarında ve Ef'al-i ilahiye. Bunlar hep Melekut, Ceberut ve Lahurt alemine tekabül eder. Bunlar da daha başka ilahi cezbe hali var. İlahi cezbe, Cenabı Hak kulunu zatına çekiyor ve o kulu kendisine dost ediniyor. Bunlarla, bu velayet nurlarıyla dolduracağız, batıla yer bırakmayacağız. Şimdi biz burada karanlığı arasak bulamayız. Dışarıya çıksak da öyle. Karanlık bir yer yok. Her taraf aydınlık. Bir taşın dibine de baksak, mesai yerlere de hep aydınlık. Bir evin diyelim kenarındayız, ortada yok. Bir ağacın dibinde de yok. Mesai yerde yok. Neden? Güneş doğmuş. Ortalık, ortalık aydınlığın.
Bunu Cenabı hak eslamle ve leyle iza yahşe vennnehar iza tecelya. Ayet-i celile güneş doğduğu zaman, ortalığı aydınlık aldığı zaman, bu ortalığı aydınlık aldığı zaman maddi cihetiyle değil sadece. Gönüldeki o imanın nuru, ibadetin nuru, güzel ahlakın nuru, tecelliyatın nuru vurduğu zaman bir boşluk kalmıyor. Boşluk neden oluyor? Boşluk bizim nefsani hallerimizden oluyor. Bazen biz şahıs olarak bir daraldığımız an oluyor. Daralıyoruz, bunalıyoruz, diyoruz ki sıkılıyoruz, bir türlü kurtulamıyoruz, dünya bize dar geliyor. Onun tek sebebi var. Hayrihi ve şırrihi min Allah-u Teala. Hayır ve şer nedendir? Hayır ve şer Allah'tandır. Buna tam inanmış ol. Yıkan, yakin. Kesin bir inançla artık bu noktalardan kurtulmuş oluyor. İman öyle bir değer ki, öyle bir değer ki, onun zerresi ebedi cennette kalmaya vasıta olmasının esrarı müstesna.
Çünkü imanı buyuruyor ki, Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz, Hazreti Selman'a doyasıya iman verilmiştir. Ve bir defasında mübarek ellerini Hazreti Selman'ın radiyallahu anh omuzuna koydular. Buyurdular ki iman Süreyya yıldızında olsa da ona nail olurlar. Öyle bir iman. Bunlar öyle Müslüman kimseler, anaları, babaları, Müslüman cedleri, öyle kimse değil ki. Ceddi ecraatı öyle Müslüman değil, şirk düzeni içerisinde, şirkin içerisinde. Ama öyle bir nur doğdu ki kalplerine, Efendimizin huzurunda kelime-i tevhidi okuyunca kendilerinden geçtiler. Ebu Zer radiyallahu anh duydu, bir peygamber çıkmış Mekke'de diye. Zıfar kabilesinden araştırmak için geldi. Ali Efendimiz'in radiyallahu anh hanelerinde kaldılar. Ali Efendimiz'de öyle bir edep var ki niçin geldin demiyor. Sıkık buyuruyorlar. Böyle üç güne doğru varınca artık sorma zamanı geldi, kimsiniz dedi.
İşte ben bir peygamberin burada zuhur ettiğini, ben amcasının oğluyum dedi. Şimdi huzuruna gireceğim. Yalnız dedi, ortalık şirk dolu. Şirk dolu. Karşıma bir müşrik zuhur ettiği zaman, geldiği zaman ben ayakkabımı düzeltir gibi yaparım, sen yürü git dedi. Zaman bilmesin. Çünkü zulmediyorlar. Mekke'nin en sıcak, yerlerinden yatırıyorlar, üzerlerine taşlar koyuyorlar. Hatta kemiklerindeki ilik eriyor, o kadar zulmediyorlar. Varırlar Efendimiz'in huzuruna kelime-i tevhidi okuyunca, kelime-i tevhid öyle bir nur ki, öyle bir Halbuki Halbuki ortalık şirk dolu, Kabe'de müşriklerin ortasında Kelime-i Tevhide haykırdı. O zaman neredeyse öldürecekler, o kadar hakaret ettiler. Hazreti Abbas dedi ki bak Mekkeliler, yolunuz Hıfar kabilesinden geçiyor bu Hıfar kabilesinden. Neyse bıraktılar. İman böyle bir cevher. Mesela İbni Mesud radıyallahu anh hazretleri Rahman suresi nazil oldu Esselamü.
Kim okuyacak? İbn-i Mesut Hazretleri. Boy, bilmiyorum, çok zayıf olduğu söyleniyor. Boy hakkında bir şey diyemem ama pek geçmiyor. Fakat çok zayıf. Bir hurma dalına çıkınca sahabe gülmeye başladı. Böyle alaya alma şeklinde gülmediler. Gayri ihtiyari şu bacakları, çilpi gibi, ipinci. Efendimiz his buyurdular, bu ayaklar yarın Uhud Dağı'ndan daha ağır gelecek ey ashabın, gülmeyin buyurdu. İman öyle bir cevher ki ağır gelecek buyurdu. Biz mesela zaferler anlatılıyor, Çanakkale anlatılıyor, Kıbrıs zaferi anlatılıyor vesaireler, bu Çanakkale'deki muharebede ehli küfür diyor ki biz Allah ile savaştık diyorlar. Mesela onu yeri gelince anlatayım olur mu? Allah'ımız lütfederse bazı hadiseler Allah'ımızın yardımı oluyor da ondan dolayı. Bak biz bu yardıma muhtacız Esselamü. İntansurulullah'a yansurkun ve yusebbit abdamıkun.
Allah'ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz. Olan hadiseleri düşünelim. Allah'ımızın dinindeki gayretsizliğimiz çok büyük sıkıntıları müncer kılar bizi, duçar kılar bizi. Hem iç alemimizde hem dışımızda. E, İbni Mesud'un okumasına razı olmadı, Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz çok zayıf olduğu için, şöyle bir güçlü, kuvvetli kimse olsun diye kimse çıkmıyor, müşrikler çok azgın. Onların ortasında Rahman suresini okuyacak. Yine İbni Mesud, yine İbni Mesud, Efendimiz gözyaşlarıyla kemerini bağladı. Ama öyle bir güç verildi ki efendimizdeki gücü anlatamayız. Yalnız bir misal vereyim, misal ey misal. Ali Efendimiz radiyallahu anh, böyle Kabe'nin üzerinde putlar var. Dondurmuşlar o putları. Dondurmuşlar. Onun indirilmesi lazım. Ali Efendimize buyurdu ki Ya Ali, o musuma bas. Hay hay ederim dedi. Nasıl basabilirim Ya Resulallah, nasıl olur dedi.
Bu nasıl mümkün? Omuzumu katiyen diyor ya Resulallah, bu nasıl mümkün olsun. Sonra omuzuna, eşini koydu, o diyor putları tuttuğunda eğer yedi kat semayı tutsam indirirdim diyor. Resulullah'ın öyle bir teveccühü oldu ki diyor, öyle bir teveccüh oldu ki, semayı tutsam indirirdim ben diyor Resulullah'ın o himmetiyle. Bak ondan himmet alalım, büyüklerimizden himmet alalım, okuduğumuz silsileyi, Halıkı arz u semaya illeriz hamdu sena Ahmed-i muhtarı kıldığı aleme nuriyhuda, Halıkı Niye böyle okudun dersen, gözüme baktı Hacasın efendimiz, senin silsilen ayrı olsun dedi. Ya benim silsem ne ayrı olur acaba? Ayrı olsun oğlum dedi. Onun üstüne emir Allah'ın Resulü'nün biricik evladından geliyor. Gayri öğreniverdim, şey yaptım, aynı yine. Ama niye dedim bilemem, bilemem, o kendilerine ait. Ondan dolayı böyle okudum. Okuduğumuz silsile'deki meşayık ile alakayı kuracağız.
Derslerimizdeki güzellik böyle doğacak. Bak ilk başta okuyorum. Onu böyle bir Allah korusun papağan gibi baştan sonuna inmek değil, düşünerek. Çünkü onlar nur olarak iniyorlar. Öyle anlatılıyor, öyle diyorlar. Okunduğunda isimleri nur olarak geliyorlar. Hatta ağzına bile bal çalıyorlar, gönül ağzı. İnşallah böyle dikkat ederiz. Hazreti böyle İbni Mesud radıyallahu anh, çıkınca Ebu Cehil öyle bir tokat attı ki hain, kulakları kanamaya başladı. Efendimiz çok üzgündür. Cebrail Aleyhisselam gülerek geliyor. Dedi ki ya Cibril benim sahabemin kulağı yaralandı. Ebu Cehil tokat attı, sen ise şu benim mahzun anında gülüyorsun. Dedi Ya Muhammed ileride göreceksin bu gülüşümün sebebini. Kulak diyorsun o kulağa baş gidecek. Sonra Ebu Cehil'in başını kesmek İbni Mesud'a nasip oldu radiyallahu anh. Nasıl efendilerimizin şunlar bizim. Radiyallahu anh, radiyallahu anh. İman böyle bir nurdur.
Doğduğu zaman onun yakmadığı, yıkmadığı yer yok. Yeter ki bu iman gönlümüzde olsun, başarı bundadır. Velhamdülillahi Rabbil Alemin El Fatiha.