Bunlar için, Ayçiçek'de de buyuruyor, suresinde yine buyurdur. Onlar için korku ve mahkum bir niyet yoktur. Hesap kitap yok. Hepsini burada yapmış bitirmiş zaten. Kimseyle bir çekiş mesleği yok, bir kimseyle hallus gelişindeki yanlış ırkta yok, halk, hukuk diyelim şahsımıza ait görevlerimizde dikkatli. Kendi dışımızda aile olarak güzel, çevre olarak güzel, işler olarak güzel, ticaret olarak her yönde düşkün olunca artık suale de gerek yoktur Allah'ımız, sualsiz cevapsız Cennet-i Ala'ya tahsil kılıyor ve onlar için bir şüphe de yok. Tepeden tırnağa bir araştırma da yok çünkü Cenabı hak her şeye mutalyi biliyor, görüyor ve bunlara ihtiyaç yok diyor. El Hayatü't-Talzibe, Abdurrahman es-Sülemi Rahmetul Vali Hazretleri bunu ele alırken o istenen hayat Allah'ımızın bizden istediği, hadibinin istediği, Allah'ın dostlarının istediği hayat nedir? O Allah ile yetiniyor.
Allah'ın dışında hiçbir şeyle rahat yok. Elbistan, bu ilahi tarif. Onun rahatı, huzuru. Diyelim ki varlık sahibi varlığında bir şüphe yok. Helal bir kazanç da bunu elde etmiş, Allah'ımıza güvenip ona dayanmış, sonra fakir bir hali ise sabretmiş, hep Cenabı Hak ile gelecek yani. Hani Allah'ın dışında hiçbir şey de rahatlamıyorum. Hiçbir şeyden de bir beklentisi yok. Şunu yaparsan şöyle bir istihfadem olur diye bir arzuun bir isteği yok. Mevla'dan başka demektir zaten. Yani hiçbir şeye dayanması, güvenmesi yok Mevla'dan başka. Allahu Teala'nın dışında hiçbir şeye tamah yok, tamamen ayrışıyor, ilgisi yok. Bu tamamen dönmüş artık. Bu bizim diyelim ki bir kadına olan ilgi, bir altına olan ilgi, gümüşe olan ilgi, mala, mülke, deve, barka, baş olma arzusu vesaire gibi bunlara olan ilgi hep nefisten gelir. Bir kere nefis konusunu halletmişler.
Almış oldukları evrak ve eskkar ile nefis kalmış olmuş. Essah-ı El-Bida Hazretleri'nin, oldu şu nefsi serkeşi, öğren tarikın varlığın, yok dilersen varlığı kim var, kim var olan Mevla sana. Bunu mahal olarak söylüyorum. Böyle şiir olarak söylemiyorum. Bitmiş değil, bir kısmı mahal olarak Buyuruyor ki şu serkeş nefsini dikenler mertebelerini aşarak nefsin mutmainne stadına iyi huzura kalır. Çünkü amelin kabulü de mutmainne stadına bakın. Biz yaptık, oldu derken, onlar öyle diyeyim, böyle tam huzur içerisinde mesela bazı mallar ihraç ediliyor. İhraç mallarından ne istiyorlar? Şartlar istiyorlar. İşte şu özellik doğruysa ben alırım diyor. Ve dün gördüm, bir. Büyük bir firmaydı. Büyük bir firma dış ülkelere mal sevk ediyorlar. O gönderecekleri mal da özellik alıyor. O kimse dedi ki bizzat malları dönmem lazımdı. Acaba istediğimiz ölçüyü taşıyabiliyor mu taşınıyor mu diye.
O gün verdiği mallar. Uhrevi olan bu da aslında uhrevi dünyası da insanın ahiretidir. Çünkü bu yaptığımız hareketlerden bu dünyadaki halimizden, tavrımızdan bir sonuca çekileceğiz ki Rabbimizin kapın katına girerken saatler melekler tarafından da kontrol ediliyor. İyi olmayacak, kibir olmayacak, benlik olmayacak. Allah'ın dışında bir maksat olmayacak. Allah için yapılacak. Ancak o zaman baktım, ona işaret ediyorum. Allah'ın gayrı dışında hiçbir şeye ilgisi artıyor. Dedik ya bu noktaya gelmiş o. Biz bunu deriz dilimiz de deriz. Ama gönlümüz demez bunu. Çünkü o halde değiliz. Dil değil. Dedik ki onun rızası. Onun rızası diyebilmek için nefsimizin bu aşamalardan geçmesi gerekiyor. Bu taze hayat, güzel hayat, Allah'ımızın istediği hayat, Allah ile olan hayattır. Ne demek bu? Önümüzdeki su bunu içerken bunu Rabbimiz verdi diyebilmek. Hay şu ma Allah bu, Allah'ı yaşamak.
Bu nimet Rabbımızdandır diyebilmek. Mesela bir yemek çok tatlı derken tadını veren Mevla diyebilmek. Daha şöyle tabiata bakıyoruz tabiat güzel işermiş vaziyette derken onlar, Allah oluşu Allah ile bulunması hayatları bu güzelliği veren Rabbımızdır diyebiliyor. Bak hiç hak yok. Diğer insanlarla bizim aramızda hiç hak yok. O da bakıyor, biz de bakıyor. O bakarken zahirine bakıyor, Evliyaullah bakarken onun bir gün biteceğini biliyor. Diyor ki ne kadar güzel de olsa bitecek, onun zatı kalacak diyor. Mesela o da yürüyor, işine gidiyor. Bir başkası da yürüyor. İkisi tane bir şey yapıyor. Bir çarşıya, bir pazara giriyor ben o da dükkanını açıyor, diğeri kaçıyor. Biri, diğerleri pek çok kazanıyor, ben ondan da daha çok nasıl kazanıyorum düşüncesi dünyayı daha da bir çoğaltma fikri bir diğerinde aman ha rızkım helal olsun ki çocukların ahlaklı yetişsin.
Rızkın, rızkın çoğalırsa yolunda da sarkın çoğalır gibi düşünceler doktoralardan farklıdır. Bundan az bir şey değil ama çöktüm Allah'tan anlayabilmek. Burada bulamam belki şu anda. İfzata Hızır nasihatte mi vurmuş? Hatta diyor Hızır aleyhisselam diyor o nasihati verirken parmaklarında da saygı ediyor. Bir, iki, dört, beşliğe saygı ediyor. On tane de nasihat. O nasihatlerden birisi, Erke Mu anila anlayışının Allah'tan olması. Bir şeyi anlarken Rabbomuzun arzu ettiği şekilde anlıyor. Yaşanan hal izah çok sürtünmez izah edemez. O onu yaşıyor anlayışı Rabbamızdan. Bir kere gönlümde şu iki cihanda yok. Dünya da kalbinde yok, ahiret de kalbinde yok. Yani şunu gönlümüze yerleştirmemiz gerekir. Onlar arz ettiğimiz gibi bu seviyeye gelmiş. Bu noktaya gelmiş. Şimdi biz bunu binlerce edersek inşallah hasıl olur gayret göstermemiz icap eder Ama onlar için zor değil. Çünkü o noktada o hale gelmiş.
Kolay önler. Hem dünya bitmiş, çalışıyor, çabalıyor ama gördün değil. Bunu Sami Efendi Hazretleri de buyurmuş KPSS Allah'ın sırrı. Benim buyurmuş, böyle sevenlerim var. Dünyalara madik ama zerre kadar kalbinde muhabbeti yoktur. Gönlüne koymamış. Ahiret de bile. İşte cennete girersek şöyle nimetler var, böyle nimetler var olur. Ne kalmış o zaman? Bu dünyada yok. Ahirette yok. Hatta hepdama rabbi, Rabbısından başka hiçbir şey kalmamış kalbinde. Zaten onu bulunca her şeyi bulur. Her nimete eğilir. Ki, ruhul yakin, bu yakin kesin inanç manasını taşır. Ruhun asliyete kavuşması diyebiliriz belki. Çünkü ruh Ben ruhumdan ruh üfledim buyuruyor. Bu üflenen ruh hayvandaki ruh değil. Bu canlılık bir. Yani en tutuyor, büzülüyor, ayak gülüyor, kulak duymuyor bu değil. Bu Allah'ımızdan bize bir lütuf ihsandır. Bu üflenen ruhta akıl var. Bu üflenen ruhta fehim var anlayış var.
Bu üflenen ruhta kendisiyle olan dostluk var, yumuşiyet var. Bu üflenen ruhta hurbiyet var, kendisine yakınlık var. Bu ruhta abdiyyet var, kulluk var. Ubudiyet var, ubudiyet var. Bu üflenen ruhta Cenabıhakk'a büyük bir sevgi var, muhabbet var. Daha sayamayacağınız birçok nimetler mevcut bu ruhun içerisinde. Buna erişebilmek. Mesela diyelim ki bir sandık. Sandığın içerisinde altın da var, gümüş de var, zümrüt de var, Yakup da var, kıymetli kırlantalar var, taşlar var, zümrüt var. Hırkülemez değerleri. Biraz sandığı açmayınca bu nasıl olacak? Orada hapsolmuş zaten. Allah'ımız bunu bizim gönlümüze, beynimize, kalbimize, bütün Bağcılarımıza lüt etmiş. Ama bunun şiddetini bulup açmayınca o yönde saklı kalır. Öldükten sonra da Allah korusun. Bu nimetten mahrum olmuş oluyor. Dünyadayken bunun anahtarını bize bir Mürşid-i Kamil'e intisad ettiğimiz zaman veriyor.
Yüz on bir istiğfar diyor veriyor, tevhid diyor veriyor, selatü selam gönül tefekkürü rabıta zipullah ile veriyor zaten, al, anahtar al. Al, kapıyı aç, sen bu nimete iyilik diyorlar zaten. Rahatasında yetişiyor, murakabesinde yetişiyor. Bir tanesi Konya'de Efendimiz Hazretlerinin çok hoşuna gidiyor. Biri cemaat. Fakat içlerinden bir tanesi seçkin günü. Oradaki görevli olan birisine bu amcayı çok sevdim deyince onu efendim size özel olarak anlatayım diyor. Onun da cevheri görüyormuş. Meğer murakabe ehliymiş. Halbini arşa azalmayacakmış. Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz onun murakebesine teşrif buyuruyor ve ağlarmış. Görünce aşkından ağlıyor. Hep bunların şifreleri elimizde bizim. Fakat bu şifreyi kullanabilmek. Birilmiş Allah'ım ihsan etmiş. Cenabı Hak peygamberlerine kitap indirerek demiş. Demiş vesaire.
Ve sırd-u niyetil kalp, bu hayatın güzelliği buyuruluyor ve sırd-u niyetil kalp, kalpteki miliyetin doğruluğu bir fabrika gibi. Fabrika güzelse ürettiği mal da güzeldir. Gönül, partisi, miliyette ona göre. Çünkü milletin doğu şehri kalptir. Kalptir şerrin bütün azat, cerrir buyuruyor Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz. Kalbidir. Öyle bir halde malik olmuş ki Aynen Abdülkadir Geylani Gabbdesullahi Sıddık Hazretleri'nin buyurduydu. Ben diyor Rabbimize selameti sabırla ilişkin diyor. Kalbinde diyor öyle bir huzur var ki diyor, öyle bir huzur var ki bu huzuru Es'ad-ı Erbili Hazretleri'nin evladı Ali Efendimiz anlatıyor. Gönlümüzdeki diyor cenneti anlatamayız diyor. Diyor. Gönlümüze Allah'ımızın ermiş olduğu o bereketi, o nimeti söyleyemeyiz diyor.
İnsanlar diyor, Ali Efendimiz, Esselami Hüdaci'den, evlatları, insanlar malı çok olursa, mülkü çok olursa, serveti çok, evi güzel, barkı güzel hatta telefonuna kadar. En son çıkan telefon neyse onu evde gitmişse ona sevmiyor. Kimsede yoktur. Çünkü bilgilerin çoğu bunda. Fakat diyor bizim gönlümüzdeki cenneti bilseler, seni seyf ederler. Kılıcı havale ederler bize bu nimeti verin diye. İşte ölçülemez. Hiç onların yanında dünyanın sürmesi yok, öyle bir dünyalara değişmiş ki, melekut alemindeki nimete mazhar olmuş, ölçülebilir melekut alemi melekleri alemi. Cebelut alemine erişmiş Allah'ımızın sıfatlarının tecellisi orada. Yahut alemine zatı tecelliler orada. Yoksa gider de şu güzel memleketi evini, barkını terk edip de bir salmağı derler. Böyle bir dağın başında bir hücrenin içerisinde vakit geçecek. Merkez efendi, İstanbul'da, kuyu gibi yerde kalıyor.
İşte bir ev kardeşimiz Aksaray'da Somuncu Baba'nın kaldığı yer. Yer. Niye orada kalıyorduk? Dokuzuncu katta otursun, onuncu katta otursun. Öyle bir nimete mazhar ki tarifi yok. Onu ancak hazret yerlerde bulun Ve oraya anlıyor, ona ganimet ol. Büyük bir nimet. Çünkü buna erişmiş. Hayatlarını hayat edinmek bunlardır. Bizi de çek git giderim. E, Efendimizin Kuba. Kötü memuru için de Efendimizin geldiği mahaldi sallallahu aleyhi ve sellemin. Asıl hayat afet hayatı bulur boşuna söyleyeyim. Artık bu servete, ilahi servete evişince onun dışındakileri unutmuşum. Esadi Elveda Hazretleri bu güzel okusam çok güzel şiirleri. Unuttum perdaları diyor ya. Mesela diyor dünya ile ukbayı koy. Var oğul kuru sevdayı koy. Matbab yeter Sıphan sana. Yani dünya, kupa bunları diyor kov. Etna ile ağdayı kov. Aşağıyı, yukarıyı neyse bunları hep kov. Matlak yeter, Sübhan sana Allah yeter sana.
Onu bulduğu zaman her şeyi buluyor. Kuddus veli Hazretlerini anlatılıyor. Geliyor, oradan bahçeler, diğer bir kimseler gibi çalışıyormuş. Bazı devletler demiş ki, gönülden geçiyor tabii. Efendimiz demişler, niye bağ bahçe ile uğraşıp durur, nereye gidiyor? Otursun giderken, kendisine hizmet edilir. Onu kalplerinden geçirince, o belküre deriz, onu toprağa böyle bir geçiriyor. Arkaya o topraklar altın olarak dönüyor. Diyor ki evladım, bizim için dünya bir şey değil. Fakat size hayırda örnek olmak için yapıyorum, çalışın da aslan odun bir tilki gibi olmayın. Başkasının artlığıyla hayatınızı geçirmeyin. Hazreti Davut ne güzel kurdu, elinin emeğini yer, ellerim için emeğini yedim diye bunu yapıyorum. Mev dahi bu, ihtiyaç yok. Oğlun yanında iç mesabesinde zaten. Allah'ımızın istediği o güzel hayat nedir? Burada müfessirini'l-zat efendilerimizden almışız, tefsirlere adedi veririz.
Hepsinde ortak nokta orada gördüğü şu iki özellik. O güzel hayat, birincisi kana. Böyle şikayet etmiyor. O azgın, Allah'ımız böyle takdir etmiş, bununla dinleniyoruz diyor. Acaba zannedecek miyim ve yetiyor o zaman. Az dediğin o nimet ona yetiyor. Mevlü da Mevla'dan da razı olabilmektir. Bunu Said Nursi Hazretleri'ni hayatında görürüz. Bizzat kendisi buyuruyor. Ben diyor bu emir doğularından Risale Zaten sürülme kelimesi onun için kullanılamaz, gönderilme bile kalmamış. Oradan oraya, oradan oraya mübarek zaten. Mezar. Çeşitli yerlerden yaz günüymüş. Yaz günü olunca o memleketin halkı yaygınlara çıkmış, Kendisine de kuru bir ekmek veriyorlarmış pencereden, uzatıyorlar. Halk yaylalara gittiği için hayvanlar ortadan kalmış. Kediler de gelir penceresine. Bu da karnını ancak doyurabiliyor gibi o etmekte. Konudan parça parça hayvanlara idrak ediyor kedilere.
Buyuruyor ki ben diyor kedilere ikram ettiğim için azıcık yiyecek bana yeter olur diyor. İkrahımdan dolayı. O güzel yaşantı fakirlerin sabiliğinden sabreden fakirin yaşantısıdır. Çok varlıklı olur da ağzının tadıyla yiyenler. Kusur. Fakat çok hak etti, huzurla yer. El Hayatü't-Tayyibe, Cafer-i Sadık Rahmetullah Ali Hazretleri buyuruyor. Rabbisiz mül Celalimizi tanıma bereketin. Tanındığı zaman anlaşılır önce. Ne demek Rabbimiz ne dediğini biliyor onun hakkında. Ancak Efendimizin sözü söylenir Safullahu Teala aleyhisselam. Sen kendini nasıl vasf ediyorsan öyledir. Bak onun aşkından dinde birine, o biri yarısına ulaşan kimse memleketinde oturamıyor, dağlara düşüyor aşkında. Bu nimeti bulmuş. Vesuful makamını Allah gelişmiş olduğu artık hangi nimetse o Rabbi Zülcelal'imiz ile o makamda saadet, o makamı koruyabiliyor. Bu tabir düşündüğümüz zaman çok önemli.
İnsan belli bir yere gelir ama orayı korumak, asılmış. Bilmediğiniz için diyeceğim, birisini söyleyeceğim. Bilmezsin, memleket mi değil? Buyurmuş ki Peygamberimiz Hazretleri, o kelimeyi hatırlayabilseydi ilahi bir nimet verilmiş de bunu hatırlayabilirsin, çok büyük bir iftiranın bahsedildiğini ama oturamadı. Oluyor hayatımızda da. Mesela başında çok müstesna dediğimiz. Allah'ımız onları kötü görerek değil o hallere düşürmesin. Nuh gibi kimselerimiz. O makamı koruyup, korunmayın önce. Korunsa tasavvuf kitaplarında Mezaigu'l ebden diye bir tabir var. Ayağın kayma makamı. Orada nefsimize öl desek ruhun kemaliyle Rabbamızın sevdiği haller hasıl olacak. Hatırladım, saadet postu verildi ama oturamadım. Saadet postu verildi ama oturamadı. Nasıl oturacaktık? İyi bir mümin, iyi bir müddet. Yine kendilerini çokça anlattı, yine memleketini bilmiyor. Doğuda bir memleket.
Çok genç yaşta on iki yaşında yedilerin içerisine alınmış, Irkların içerisine alınmış. Sonra Allah'ımız muhafaza etsin nefsani hali o hali tespit, gitmemeye engel olmuş. Burada anladığımız o, Sıffın Makam Allah'ı. Müminliğimizi iyi muhafaza edeceğiz, Müslüman olmuşumuzu iyi muhafaza edeceğiz çünkü tedricen buna uğraşıyoruz biz. Başta İslam, ikincisi Müslüman, üçüncüsü Müslüman. Sevsin diyeceğiz. Hamza kayboldu.