Peygamber Efendimizin Edebini Anlamak ve İlham Almak
Peygamber Efendimizin Edebini Anlamak ve İlham Almak kaydında Vücut azası içerisinde en önemli olan iki aza vardır. Birisi dil bir diğeri de namustur. Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz buna dikkat çekiyor zaten. Burada Efendimizin edebi o kadar müstesna ki zaten buyuruluyor, eddebeni rabbi feahsenat teddibi Rabbim beni terbiye etti ve terbiyem de ne güzel oldu. İnsan yavrusunu okula verirken hocayı…
Peygamber Efendimizin Edebini Anlamak ve İlham Almak ne anlatıyor?
Peygamber Efendimizin Edebini Anlamak ve İlham Almak kaydında Vücut azası içerisinde en önemli olan iki aza vardır. Birisi dil bir diğeri de namustur. Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz buna dikkat çekiyor zaten. Burada Efendimizin edebi o kadar müstesna ki zaten buyuruluyor, eddebeni rabbi feahsenat teddibi Rabbim beni terbiye etti ve terbiyem de ne güzel oldu. İnsan yavrusunu okula verirken hocayı…
Bu ses kaydının kaynağı kim?
Genel
Bu ses kaydı nasıl dinlenir?
Kayıt ücretsiz dinlenebilir; 15 konu başlığındaki zaman bağlantıları ilgili bölümü doğrudan başlatır.
Vücut azası içerisinde en önemli olan iki aza vardır. Birisi dil bir diğeri de namustur. Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz buna dikkat çekiyor zaten. Burada Efendimizin edebi o kadar müstesna ki zaten buyuruluyor, eddebeni rabbi feahsenat teddibi Rabbim beni terbiye etti ve terbiyem de ne güzel oldu. İnsan yavrusunu okula verirken hocayı seçiyor. Diyor ki şu hoca muallim diyelim, öğretmen diyelim, dersinde çok başarılı ama ona verelim ki evladımız güzel yetişsin. Bu, Rabbimiz Celle Celalühü, Halıkımızın terbiyesinden geçiyor, ilahi bir terbiye. Bu, Nebevi bir terbiyedir. Bunun yanında bir de velayette terbiye vardır. Çok önemli Efendimiz aleyhissalatu vesselam ve peygamber anıza, onlar zaten Rabbimizin terbiyesi altında Cebrail Aleyhisselam biliyorsunuz Kuran-ı Azimüşşan'ı talim ediyor, abdesti, tahareti bildiriyor. Cenab-ı Hak tarafından peygamberler eğitiliyor zaten.
Baktığımız zaman İbrahim Aleyhisselam'a ve İsa Aleyhisselam hemen hemen birbirine çok yakın ifadelerde bulunurlar. O da şu Ya Rabbi, bize tabi olanlar bizdendir. Bize tabi olmayanlar hakkında sen Gafur ve Rahimsin. Bu peygamberlik edep işte, Bu risalet edebilir, bu nübüvvet edebilir. Efendimiz Ben lanetçi değilim buyuruyor sallallahu teala aleyhi ve sellem. En sıkıntılı anlarında bile kavmime hidayet ver, o artık tarifi yok. O Ekmelu'r-rusül, sallallahu teala aleyhi ve sellem, o en yüksek makamda Makam-ı Mahmud verilmiş ona. Ondaki özellikler müstesna. Buna Mevahibi Leduniyye'de çokça anlatılır da Said I Nursi Hazretlerinin bir izahı var, Rahmetullahi aleyh. İnşallah hata olmaz. Peygamberimizi tarif ederken sallallahu teala aleyhi ve sellem, bir padişah gibi düşünüyor. Diğer peygamberlere de Vüzera. Bunu nasıl diyeceğiz şimdi, Vüzera'yı nasıl bileceğiz?
İşte bir Reis-i Cumhur, onun da yardımcıları gibi, bir başbakan, onun da yardımcıları gibi buraya mübarek bir zat geliyor, doksanın da üzerinde, yüze yakın. Fakat, Cenab-ı Hak ilim ehillerine öyle bir zeka veriyor. Vücut olarak yaşlanıyor da beyin olarak yaşlanıyor. Duyuyorum böyle Doğu'da alimlerden doksan yaşının üzerinde fakat Medresesinde öğrencilerin eğitimi ile meşgul. Demek ki Cenabı Hak Kuran-ı Azimüşşan üzerinde duran EHadis-i Muhammediye böyle İslami ilimlerle meşgul olanların zekası da güçlü oluyor. Bize üstadımız şunu demişti, vücudunda rahatsızlıklarım pek çok ama Allah Celle Celalühü zekama bir sıkıntı vermedi buyuruyordu. Bundan dolayı da çok hamd ediyor Rabbimize, elhamdülillah diyor, zekama bir şey olmadı. Bu ne büyük bir nimet. Bakıyoruz, peygamberlerimizdeki nübüvvet edebi, risalet edebi bunu letaifü'l minen de şu şekilde izah eder.
Bütün insanların edebi toplansa velilerin edebinin yanında bir derya düşünelim. Denizi, okyanus. Anlat et, değil mi? Ondan bir damla diyor olmaz. O velilerin edebinin yanında bir damla olmaz. Bütün velilerin edebi diyor, toplansa peygamberlerin edebinin yanında bu da deryadan bir damla damla. Bütün peygamberlerin edebi de Aleyhisselatu vesselam Efendimiz'in edebinin yanında bir damla diye çok güzel izah buyurmuş. Bu, onu tanımakla alakalı. Bazen biz de duyuyoruz, tabii affetmeli hilimdir bu, buyuruluyor. Ne farkı var? Öyle değil, onu farklılaştıran özellikler var. E, peygamberlerin beş tane zaten sıfatı sayılıyor. Tebliğ, emanet, fetanet diye çok güzel. Bu velilerde velayet ölçüsü içerisinde artık o noktaya gelmiş. Diyelim bir havuz içindeki su ne ise akan da o olacaktır.
Bir kere vahiy ilahi ile gönüllerin nur onların, onların dillerinden zuhur eden de şüphesiz ilahi vahyin tesiri çünkü Esrarı ve ma yantigu anilahe inhu ve illa vahyüm yuhha. Onların, Efendimiz aleyhissalatu vesselamın mübarek sözleri vahiy. Kuran-ı Kerim usta gösterirdim ama söyleyeyim olabilir. Hatta suresinde Habibim, eğer kendine göre bir hüküm verecek olursan senin can damarını keseriz buyuruyor Cenabı hak. Sen kendine göre hüküm verecek olursan, onun için onların hükmüne başta Rabbamızın sımsıkı sarılacağız. Başka kime sarılabiliriz ki? Vahiy ile teyit ediliyor, güçlendiriliyor. Hani sarılacağımız yeri çok iyi bileceğiz. Bu iki esasa iyi sarılacağız. Velilere bakıyoruz ilhamat-ı ilahi, tabii vahiy aleyhissalatu vesselam Efendimizden sonra kesilmiştir. Yalnız bu Taha Suresi'nde ve Zilzal Suresi olacak vahiy kelimeleri geçer.
Buradaki vahiy peygamberlere inen vahiy şeklinde düşünemeyiz. O bildirme manasını Nahl suresinde biz arıya vahyettik, buyruluyor. Bu arıya vahyettik demek peygamberlere gelen vahiy gibi değildir. Bu, bildirme manasına ifade ediliyor. Kullanılmış yerlerine göre değişiyor. Ama bakıyoruz, isterseniz vahiy hususunda feevha ile abdi me evha, Cenab-ı Hak habibine vahiyde bulunuyor, bildiriyor. Es-Sa'am, fe el-Hemeha hucura ve tekvaha. Cenab-ı Hak, sevdiği kulların kalbine de ilhamen bildiriyor. Çünkü kalp, Cenab-ı Hakk'a dönmüş. Biz sırrımızı kime veririz? Diyelim bir işin sırrı da olur, başka da olur. O sırları insan en yakınına verir, başkasına emanet edemez. Esselamü'l-İnnallahe mrukun en tuvettu'l-emanat-ı ilahya Ancak ehli. Bakıyoruz Cenab-ı Hakk vahyini Enbiya-i İzama seçkinliği var. Bunu Bayezid-i Bistami Hazretleri bir defasında tasavvufta şatah diye bir ifade var. Bu şatiyyat denir.
Bu büyük bir aşk, bir zevk içerisinde değişik sözler söyleyebiliyor ama kendisine geldiği zaman katiyen, buna şat'a, sapık sapık söz diyemem buna, katiyen, o ifadeyi kullanamayız. Aşkından, böyle aşkın tefritinden, bu aşkın fazlalığından ileri gelen bir söz. Diyor ki, Bayezid-i Bistami Hazretleri öyle olsa gerek. Bu, ona benzemiyor yalnız, o şatahbi ayrı. Dedi ki herhalde dedi, peygamberlik makamına geldim. Şunu da bilelim, böyle veliler neler anlatılırken sanki sırf kerametiyle tanınıyor gibi beynimize geliyor, öyle değil. Biz, Sadat-ı Kiram Hazeratının eserlerini araştırdık. İlim sahibi bir kardeşimiz çok müstesna eserlerini çıkardı. Bir Abdulkadir Geylani Hazretlerinin yüz kadar eserini, çok kıymetli bir hocamız bu, ta Hindistan'a gider, Uzak diyarlara gider, oralarda Abdülkadir Geylani Hazretleri'nin eserlerini arar, tarar bulur.
Eğer görmüşseniz Tefsirü'l-Ceylani diye çok güzel bir tefsir de çıktı. Çok muhtasar ifadeleri var ve bir söz söylüyorlar ki bir cümle, kısa bir cümle ama altında deryalar yatıyor. Müstesna, şunu demek istiyorum. Yalnız bir esası ortaya koymamız lazım. Ulema's sufiyyun diye elinize geçerse çok güzel bir eser. Orada kerametten bahseder, keramet hususunda diyor ki Bir veli kerametiyle tanınmaz. İşte ekseriyette bizlerde ne var ekseriyen? Kerameti olacak. Bir veli diyor, kerametiyle anlaşılmaz ama keramet de velilerden zuhur eder, yani bununla ölçüp tartılmaz. Bunu Mektubat'ta şöyle bir izah geçiyorum. Diyelim ki kişinin takip ettiği güzide bir insan salihlerden, Meşşai-i Kiram'dan vefat etti. İki hususa dikkat ederdir. Birisi şer-i Şerife son derece dikkati.
İkinci olarak riayet ettiği, böyle ihsan ölçüleri içerisinde takva esasına sarılmasıyla eğer müstesna ise tercihi öyle yapar ama çok güzel bir ölçü vermişler. Gerçekten Ulema-i Kiram zaten Sadat-ı Kiram hazaratı dedik hepsi ilim ehli insanlar. Buna dikkat ederiz, Allah'ımız nebilere vahiy ile bir terbiye ve aynı zamanda ilim, velilere de ilhamat-ı ilahi ile yani gönülleri nur olunca Cenab-ı Hak ihsan buyuruyor. Bu bizim çalışmamıza bağlıdır hiç şüphesiz. Bu söze şuradan geliyoruz, Efendimiz şu iki dudak arası hususunda kim bana teminat verirse ve ma beyne ricileyh görünce hayran kalmamak mümkün değil. Biz bunun esrarında da yirmi üç değiliz. Dıştan gördüğümüz kadarıyla iki bacağı arası buyuruyor. Şu edepten dolayı söylüyorum, ne edep bu? El-mal lehul cennet cennete girmesine kefilim buyuruyor.
Hani Efendimizin ayası hususunda böyle edepli, bakire bir kızın yüzüne bakıldığı zaman kızlarıverir ya ondan diyor daha bir hayaliydi ama edepli olmak şartıyla. Eğer bir şeyi beğenmezse mübarek vech-i saadetlerinden belli olurdu. Beğenmedi, derhal yüzünden belli oluyor. O dediğim doksan yaşını mütecaviz. Demek ki Cenab-ı Hak zekalarını muhafaza buyuruyor, koruyor. Burayı unutmadan size bir Şam-ı Şerif'te, Cami-i Emeviye'de bir ilim ehlini çok hoşumuza gitti anlatmak istiyorum. Böyle sabah namazı kılındı, bizim ders-i ammlar neler var ya, diyelim Fatih Camii'nde ayrı ayrı kürsüleri var. Kimi Hadis-i Şeriflerden Okuluyor, kimisi fıkıh dersi okutuyor. Onun gibi Cami-i Emeviye'de de kuru kuru ilim tahsili yapıyorlar ama bu özel bir geldi cami içerisinde. Böyle namaz kılındı koluna girmişler aynen rüku halinde. Yaşı derim belki yüzüm üstünde midir, nedir bilmiyorum. Fakat çok yaşlı.
Öyle bir hayran kalıyor ki insan, öyle okuyorlar, öğrencileri var, öğrenciler altmış yetmiş yaşında ilim ehli insanlar, onları yetiştiriliyor. İlmin öyle sonu yok ki, inan görürsünüz çok yaşlı olmalarına rağmen hiçbir zaman bırakamazlar. Bu uzun bir konu. Burada herhalde felç geçirmiş Allahu alem, böyle başının altına bir yastık koydular. İşte herhalde peşten dolayı ki, böyle mendille ağzında temizliyorlar. İktidarı yok. Öyle olduğu halde bütün dersleri takip ediyor. Bu bir aşktır, bu bir muhabbettir. Bize çok büyük bir örnektir. Her hususta, ibadette, taatte, her konuda. Diyoruz ki Allah'ımız atlarımıza arabalar vermiş aman bu konuyu açmayın, üzüntümü açmayın, sizinle biz bahtiyarız elhamdülillah. Oralarda işimiz yok. Diyeceğim şu, demek ki Allah'ımıza aşk ve muhabbet olunca ta Medine'den Eba Eyyub el Ensari Hazretleri'ni İstanbul'a getiriyorum.
Aşk olunca İstanbul'u deyince ya İstanbul beni alır ya ben İstanbul'u alırım diyecek kadar, karadan gemileri yüzdüren Hz. Fatih, bu aşk değil de nedir? Bir Hadis-i Şerif'i almak için üç bin kilometrelik yere giriyorlar. Duymuşlar bir Hadis-i Şerif ravisini, onu elde etmek için üç bin dediğim şu, bin beş yüz kilometre giriş, sonra dönüşüyle. Bu bir aşktır, bu bir muhabbettir. Olmayınca bir şey yapılamaz zaten. Hele bu ilahi aşk olunca, ilahi aşk elbette ki. Yoksa insanın bedeninin tahammülü mümkün değildir. Her konuda öyle. Yılmaz Allah yolunda var. Ashabı Güzin efendilerimiz içerisinde Amr bin Cemuh hazretleri var. Kendisi çok yaşlı, muharebenin birisinde Allahu alem bir sakatlık geçirmiş, mübarek ayaklarında. Dört tane de oğlu var. Dört oğlu cihada giriyor, kendisi de cihada katılmak istiyor. Halbuki yaşlı bir de rahatsızlığı olmasına rağmen doyamaz. Şeyh bizim çok hoşumuza gider.
Ebu Eyyub el-İnsari Hazretleri'nin böyle bir ishal hastalığı olduğu. Mübarek Allah'ımızın sevdiği bir kul. Efendimizi evinde misafir etmiş bu şeref yetmez mi ona Sallallahu Aleyhi ve Sellem? Diyor ki ben cihada doyamadım. Üzüntüm şuydu, yani en yakın olunmasına rağmen gelinememesi tabii insanı üzüyor. Yarın ahirette belli olacak tabii. Dedi ki, beni dedi, ben cihada doyamadım, mücahitlerin at nallarının altına dedi beni defnedi. Ne büyük bir aşık, ne büyük bir muhabbet. Biz büyüklerimizde hep görüyorduk bunu. İlim ehli insanlara bizim üstadımız yemek verirdi. Hem de o günün şartlarında yerimiz malum. Her türlü nimet dik güç, fakat uzak yerlerden neden hususi yemekler yapılır, ilim ehli insanlara ikram ederdi? Bunların tabiatında var, yenilerinde var. Yeni bırak DNA'sı ol. Şefkat, merhamet, fazilet ehli insanlara saygı duymak.
Siz görseydiniz Sami Bendi Hazretlerinin torunu yaşındaki kimseleri böyle cuma günlerinde takip ediliyordu. Onun bulunduğu mescitte namaz kılmayı, böyle kürsüdeki hocaları öyle takip ediyor, öyle dinliyor, sanki hiç duymamış gibi. Yani bir edeptir, erkandır, ahlaktır bu. Bizim üstadımızda da aynı edep topluyor, ilmi bir mesele ortaya atıyor ve münakaşası yapılıyordu. Bu Abdülhamid Efendimiz de var Rahmetullahi Ali, Abdülhamid Efendimiz de Cuma günleri hususi meclis oluyordu. O toplandığı ilim ehli ile mekanı da gördüm. Bir de o ilim ehlinin toplanacağı, o münakaşayı yapabileceği bir ortam bu. Kölesiz içine girdiğiniz zaman öyle bir yerin, gerçekten ona en uygun bir yerin. Nasıl güzel tespit etmiş, nasıl güzel ayarlamış ve bunlardan zevk duyuyorlar. Yani bizim padişahlarımızda var bu. İlim lehillerine büyük bir saygıları var, hürmetleri var.
Diyeceğim İbni Kemal, ona Şeyhu'l İslam'a Yavuz Sultan Selim'in saygısını biliyorsunuz, bu meşhur artık. İşte atının ayağından sıçrayan cübbesine mi diyelim artık, neyse, o çamurlu elbiseyi tabutunun üzerine koydurduruyor bir alimin diyor ayağının, atının ayağından sıçrayan çamur benim için şereftir diyor. Böyle birbirini tutmuş yani bir yapıya baktığımız zaman taş bir ayrı çimento bir ayrı kireci bir ayrı kumu bir ayrı olmaz bunun. Hepsi bir bütünlük arz eder, öyle olmuş ki cemiyet birbirleriyle ordusu var, medresesi var, tekkesi var. Bu güçlü bir yapı, birbirini çok sıkı tutuyor ama, çok sıkı tutuyor. Biri bir diğerinin aleyhinde değil, katiyen, saygıyla. Bunu inşallah hata etmem Buhara, işte Taşkent, Semerkant orada gördüm. Şöyle dersem daha doğru çıkacağına inanıyorum, Ferigana avvası, böyle Rus rejiminden yeni kurtulmuşlar, kurtulmuşlar, öyle birbirlerine saygı var, orada gördüm.
Böyle ilim ehilleri oturuyor, böyle bir tanesi geldiği zaman böyle, öyle bir saygı duyuyorlar ki, öyle bir hürmet ediyorlar, Allah'ımızın rahmeti yarmalı ve böyle olması lazım. Saygıyla, sevgiyle, muhabbetle karşılayabilmek, size Arifani ilahi dolu sohbetler içse, bir de bunun yanında evladım nasılsınız, iyi misiniz bunu utanıyor. Bu bizim üstadımızın sohbetlerinde çok oluyor, çok. Diyor ki bana bir evladım demesini unutamıyorum diyor. Onun diyor o iltifatı, bak biz Sami Efendi Hazretleri'nin bunu bir medih olarak kabul ederseniz ben, biz yok oluruz. O kadar sohbeti, görüşmesi, bir başımızı okşaması muhabbetle onu unutamıyorum işte. Eyyühe'l Veled diye İmamı Gazali, Rahmetullahi'l-Barim'in bir muallimin riayet edeceği edepleri anlatır. Öğrencisine nasıl muamele edecek? Öyle olurdu ki burada bizim İpek Hoca diye maruf, merkez vaizimizdi ama bir edep aldı.
Bakıyorsunuz bir halı çok hoşunuza gidiyor, diyorsunuz ki, diyorsunuz ki ne kadar güzel dokunmuş, siz o halıyı vasfetmiyorsunuz, dokuyanı vasfediyorsunuz. Dedem Rahmetullah Ali Hazretlerine, bu Niğde'den Bağdat Meşşaihinden birisi, mektup yazıyor, o kadar iltifatlı mektup yazmış ki, dedeme diyorlar ki Mustafa Efendi siz ne cevap vereceksiniz, bu kadar iltifatlı bir mektup? Çok kolay diyor. Ben diyor, tabii o tarih, ta otuzdan önce olabilir, otuzdan önce olabilir, İstanbul'a diyor gittiğimde, ah buyurun şimdi düzgün diyelim, septik çukuru diyelim, Orayı temizleyen diyor kimseler vardır, ona mahsul elbisesini giymiş, ona deseniz ki, nezafetli efendim, Tahir efendim, çok münevver efendim, hiç üzerine almaz diyor. Çünkü o artık setlik çukuru değil, inan anlaşılıyor, buraları temizliyorum.
Ben diyor kalbimdeki hasetlik nasıl gidecek diye ona çalışıyorum, Gönlümdeki kibir necasetini kaldırmak için çalışıyorum. Ben gönlümde tamah gibi, ukul gibi, adavet gibi, 10 gibi, çin gibi, şehevi ve hayvani duyguların temizlenmesiyle meşgulüm diyor, bana ne kadar iltifat etseler, ben üzerime alamam, hem de Nakşibedih nakkaşe kadar vasfunu kim kabul eder, vavsilazam himmet eder nispetini sultanıma diyor. Beni diyor dokuyan, bana bu edebin gönlüme yerleşmesine sebep olan öyle anlatmayla da olmaz o. Bak iki şeyi unutmayalım bir insibal ve bir de ne diyeceğiz ona in'ikas, bir insibal boyanma demek. S uzun gider o. İn'ikas aksetmek suretiyle. Öyle ki kalbini arşı azama açmış, bu akis değil de nedir? Şimdi ışınlarla tedaviyi artık bilmemek mümkün değil. O kanser rahatsızlığından neden? Işınlarla, dediği rahatsızlıkları da öyle.
Bu maddi ışın, o manevi ışın buna benzemez, onurdur, Oradan bir tedavi görmüş biiznillahi teala. Biz mevzuyu neye gayb mi ettik acaba? Nakşimedi, Nakkaş'a gider diyor, beni ne kadar vas verseler üstadımıza gider diyor. Demek ki üzerlerine almıyor. Bu bize çok yollar açar, eserden müessire geçmeyi ifade eder, daha başka konular ve uzatırsak Kuran-ı Kerim'de tefsirlere bakıldığı zaman öyle bir kitabı mecit ki, bir önceki kelimeyi ikinci kelime tefsir eder, bazen bakarsanız. Fakat bununla yetinmeyeceğiz, biz o okuduklarımızla acaba ne kadar nasipdar olabiliyoruz onlarla, bunu düşüneceğiz. Bu ahlak ile ahlaktanla herhalde bir şey kalmaz anlatılmayan, O yaşlı pirden demiştik. Biz ahirette diyelim, fitdunya ve'l-ahira ve hüsselli sen gol ferç, namus verdin özellikle ele alınmıştır. Bu dünyada da ahirette de eğer ıslah edilmezse büyük bir beladır.
Şunu hatırlarım eğer bulursam göstereyim size, bir çobandı. Bunun iki şekli var da bir çobandı. Çoban, tabi uzun bir hadise, Uhud Harbi'nde Peygamberimize demir zırh ile yüzü örtülü bir kişi geldi ve: Ya Rasulallah, savaşa mı gireyim, müslüman mı olayım? Diye sorunca, Rasulullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem müslüman ol, sonra harp et buyurdu. O da hemen müslüman oldu, sonra vuruştu nihayet şehit edildi. Bunun üzerine Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem az amel işledi fakat çok büyük ecir kazandı buyurdu. Kim bu? Ebu Hüreyre Hazretleri bunu bilmece olarak sorardı. Amr bin Sabit öyle namazı orucu haccı zekatı yok. Bir Kelime-i şehadet dili ne kadar önemliymiş. Ebedi cennete girmesine vesile oluyor. Dinyetü'l Kelbi iman etti. Ashab-ı Gücün efendilerimizden bir kısmı onun iman etmesini biraz doğru görmüyordu. Bir aralarında bir sıkıntı geçmiş.
Efendimiz de onun iman etmesini istiyor çünkü eli altında yedi yüz kişi var. O iman ederse yedi yüz kişi de gelecek. Müslüman olmasına bir gayreti var, bir çabası var. Hiç görmediniz Hacı Seni Benda Hazretleri'ni. Artık iç gömleğini bırakalım biz, çekerdiğine kadar ıslandığını, nasıl kendisini feda ettiğini. Çırpınıyordu böyle. Hatta derdi kendisi, böyle balık tutar insan da böyle yanı, beli, elbisesi ıslanmayın da tutamaz diye. Bir kere kendimizi tam vermemiz gerekiyor. Öyle üstün pür üzerinden geçmekle olmuyor, evradımızda da öyle, ezkarımızda da öyle. Bak bizim asıl yanıldığımız noktada bu. Yaptık da oldu diyoruz. İşte olmuyor. On ikiden vuramıyoruz, namlu temiz olacak. Dil namlusu, göz namlusu, iman namlusu, kalp namlusu yoksa hedefine ulaşmıyor ki, dil düzgün olacak, kalp düzgün olacak. Ancak o zaman yerine getirmiş olabiliyoruz biz.
Bunu Abdülkadir Geylani Hazretleri öyle bir izah ediyor ki buyuruyor, amelleri adet kabilinden yapmayın. Allah'ın Resulü'nün sallallahu teala aleyhi ve sellem bildirdiği şekilde yapın aman ha buyuruyor. Yoksa sağa bakarız, sola bakarız, ona göre hareket edemeyiz, bizim üncülerimiz var, nebiler var, sıddıklar var, şehitler var, salihler var. Her gün biz bunu Fatiha suresinde okuyoruz. Efendim, şimdi biz dilimizin muhafazası hususunda mücahedeü'n nefs fi aslahil lisen, dilimizin ıslahı için ne yapacağız? Gayret göstereceğiz. Dil öyle bir nimet ki bir kelime-i şehadet okuyor, namazını kılmamış, daha yeni iman etmiş, harbe girmiş, şehit olmuş, cennetle müjdelendiriyor. Ya değil bu işte. Şu bizi böyle düşündürür, bu bir misal. Böyle kendi kendimize Allah'ım deriz, Herkes Müslüman olsa, o da şu çokça duyduğumuz bir hadise de önemi büyük bunun. İşte Gayrimüslimlere İslam anlatılmış.
Bildiğin sus. Demiş ki altı yıl önce gezseydin, benim anam mı babam vefat etti, küfür üzerine gitmezdi demiş. Ne kadar önemli! Bakıyoruz Abdülhamid hazretlerine, ta Homor adalarına bir ekip gönderiyor. İrşadı için, ıslahı için gönderiyor. Hayret ettim. Bu yine acaba ora? Bahçesara. Bahçesara orada çok güzel de bir köprü gördüm. Çok müstesna bir köprü, Elamdırıyor. Oradan yukarıya doğru gittik. Bir dergahmış. Yani bura kuş konmaz kervan geçmez dediler. Onun gibi bir. O, dirgahta basit gibi görünüyor ama iki feyiz dolu. İnsan haz duyuyor, duvarında böyle asmışlar bir halı var. Onu Abdülhamid Rahmetullah Ali Hazretleri oraya göndermiş, bu bir tanesi. İnanın ulaşılması çok güç olan yerlere mescitler yaptırmış. Demek ki Allah'ımızın emrine tebliğ ve davete ne kadar önem verdikleri ortaya çıkıyor. Nasıl bir gayret, nasıl bir çaba var?
Mücahedeün nefs fi ısrahil lisen dilimizin ıslahı için gayret göstermek, tabii dil, Allah korusun bir söz söylüyor ebedi cennet bir söz söyleniyor Allah korusun sırattan aşağı bir diriliyor Cenabı hak korusun muhafaza için. Dil, aleyhissalatu vesselam Efendimiz buyuruyorlar Kişi cennete bir adım kala cehenneme, cehenneme bir adım kala da cennete girer. Hep dilimizle alakalı bunlar. Salihlerle konuşup görüşmeye gayretli olmak, gerçekten müstesna oluyor ki oluyor. Bir Allah'ın velisiyle görüştüğü zaman insanın içi dışına çıkıyor. Böyle Eyvah demeye başlıyorsun, bir pişmanlık duygusu oluyor. Bu bizim gibi insanların konuşmasında görüşmesinde değil, onların konuşup görüşmesinde insan bir nedamet duygusu içerisinde oluyor, diyor. Gördüğü zaman bile onların itikası, rivayeti insanlarımızın bizim düzelmemize vesile oluyor.
Onun için diyor salihlerin sohbetine gayret gösterin ve şerlilerin böyle Allah korusun şeytan sıhhatlı insanlardan da kaçınmasın. Etkililer yani insanı. Diyelim temiz bir hava bazen bu eskiden oluyordu, bu verem hastalarında neden? Onları böyle sabah kaldırıyorlar, seher vakti gibi kaldırıyorlar, böyle çok güzel ormanlık gibi havası temiz olan yerlerde dolaştırıyorlar. Sıhhat ve afiyet bulması için. Gönlü nur olan bir cemaatin içerisinde olmak da insanı değiştirebiliyor ve Allah'ımıza dil lütfettiği için şükretmektir. Olmasa nasıl kıraatimiz olacak, nasıl okuyacağız, nasıl istiğfar okunur, nasıl tevhid okunur, nasıl salahü vesselam okunur, nasıl Kuran-ı Kerim okunur, nasıl tebliğ yapılır, nasıl davet yapılır dil çok önemli. Zaten bir nimet varlığında değil de yokluğunda biliniyor. Bizim bir ahrazımız bunu Hacca götürdüler, hac değildi herhalde, umre idi Allahu alem, umreye götürdüler.
Aleyhisselatu vesselam Efendimizin huzuruna varınca yanında da arkadaşlar bulunuyorlar, bir dilini göstermiş bir de kulağım. Ben demek istiyor ki Ya Resulallah benim kulağım da yok, dilim de yok diye yanındakiler hep ağlaşmışlar. Dili olsa bunu Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz buyuruyor: İçi dışından, dışı içinden görünen köşkler var, girecek olanlar Elanel kelam, yani yumuşak, güzel söz söyleyenler diye not çok önemli. Bu Beled Suresi'nde geçer, Cenab-ı Hak size iki dudak ve bir dil ihsan buyurmadık mı? Ne büyük bir nimet. O mübarek insanlar var, konuşamazmış büyüklerden bizzat, ancak yazı ile. Yazıyla ne kadar konuşabilir, ne kadar görüşebilir ki onun anlatmak istediği birçok esaslar olur, dil önemli. Halini arz edecek, durumunu bildirecek. El İksaru min likrillahi Teala, dil hususunda Allah'ımızı çokça zikretmek, aynı zamanda selef-i salihinin hayatını okumak.
Bu bize hayat verir, onların hayatlarını okumak ve dil hususunda olunca söyleyeyim Rabbimizin izniyle velilerden birisi. Sabah uyandığı zaman yanında bir kağıt bir de kalem, Ne konuşursa onu oraya kaydediyor. Demek ki çok az konuşuyor. Bizim konuşmalarımızı kaydedemez. Defter, bular, biter. Demek ki çok az konuşuyor ki akşam olduğu zaman da kendisini hesaba çekiyor. Böyle dikkat etmişler. Bildiğiniz Sıddık Azam radiyallahu anh'ın ağzına bir çakıl taşı aldığı bütün anlatılır. Eğer yanlış bir söz olacak olsa bastırıyor üzerine ki onda yok zaten. O sıddık-ı Azam o. Onu sevene bile meleklerden istiğfar edenler var. Allah'ımız bir melek halk buyurmuş, Sıddık-ı Azam radiyallahu anh'ı sevenlere istiğfar okuyor. El İksarım min Zikil mevt dil öyle bir nimet ki ölümü çokça hatırlamak. Hani diyor ben de bir gün ahirete göçeceğim, ben de bir gününü toprağın içine gireceğim diyor ama nasıl gireceğiz.
Aynı zamanda TEDEKKÜR-ü Ahvali yevmel kıyama Kıyamet gününün hallerini, nelerin düşünüyor insan diyor. Zaten Kıyamet deyip böyle aramaya gerek yok. İşte şartları doldu, bilmem filan etti. Oldu mu olmadı mı ya buna yetişeceğimizi ne biliyoruz biz. İnsan öldüğü zaman kıyametimiz koptu demek. Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz'e bir tanesi geldi Metessa Kıyamet ne zaman ya Resulallah, ne hazırladın buyurdu. Böyle sükut etmek ve kendine bir mecburiyet bulunmadıkça konuşmamak konusunda konuşunca da ihtiyaç miktarı söz etme, susarak hakikati kavramaya çalışmak, düşünmek için susmak demektir. Ehli hakikat hal diliyle konuştukları için konuşmaya ihtiyaç duymazlar. Gönülden bir iletişim. İnşallah dua edin haberdar olalım bundan. Gönülle konuşabilmek.
Miraç hadisesinde bir hurufu lafsuz savd ol padişah, Mustafa'ya söyle diye bir iştiba, Harb ve ses olmaksızın Cenabı Hak Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam'a konuştu, söyledi, hiç pes. Buna Yunus Emre dedir, Gör takdirin işleri, dökülmüş kirpikleri kaşları, başları ucunda hece taşları ne söylerler ne bir haber verirler. Efendimiz buyuruyor Sallallahu Aleyhi ve Sellem size iki nasihatçi bıraktım. Haşa Yusuf'im. Size iki nasihatçi bıraktım. Biri susar diğeri konuşur. Susan nasihatçi ölüm konuşan ise Kuran-ı Kerim'dir. Velhamdülillahi Rabbil alemin ev Fatiha.
Kaynak: Genel
Peygamber Efendimizin Edebini Anlamak ve İlham… | Mihmandar