Rabbi Zülcelal'imize hamdü sena, Habibine salatü selam kardeşlerimize sıhhat ve afiyetler müminlere salah kurtuluş dilerim Halıkı Lemyezel'den. Şimdi Hac Hasan efendimizin menkıbelerini, ağzımızın suyunu akıtır gibi anlatmak çok kolay ama onun edebi nerde, ahlakı nerde. Ev hayatı kızlarının bütün başları örtülü, ellerinde Kuran-ı Azimüşşan, evlatları tesbihatla meşgul olması için gayret gösteriyor, hani O bir evladını misal olarak diğer kimselere de anlatıyordu. Bir gün evimizde bir kapıyı açıyor, odanın kapısını, vurularak girilmesi gerekir ama boş bir hane, boş bir oda. Bu sebeple açıyor, bir tane yavrusunu görüyor. Gece yarısı elinde tesbih. Bunu cemaate öyle anlatıyor ki on dokuz yaşında bizim bir manevi evladımız var gece ibadet ve taat yapıyor diye evinin böyle olmasını istiyor.
Kendileri bir yemekte sanki yemek ilim meclisi gibi ayetler, hadisler, menkıbeler, İslam tarihi peygamberlerin hayatından anlatıyor. Mesela radyoda Kuran-ı Azimüşşan'ı dinlerlerdi, onu dinlerken dinledikleri ayetlerin tefsirlerini yapardı. Öyle Hacazen Efendimiz dendiği zaman, o Allah'ımızın kitabı Kuran-ı Azimüşşan dilinden dökülen, Hacazen Efendimiz dendiği zaman onun görüşmeleri, konuşmaları, Aleyhissalatü Vesselam'ın Hadis-i Şerifleri, Ehlullahın kelamı bunun dışında pek söz etmezlerdi. Mesela en çok onların konuştuğu El-İstihadad Liyevmil-Miyad İmamı Kastalani'nin eserinden çokça bize nasihatte bulunurlar, anlatırlardır. Mesela misal verecek olursak ve Yahya İbn-i Muader Radi Rahimehullah, kimin yemesi, içmesi çoğalacak olursa onun kilosu da çoğalır. Yemesi, içmesi çok olur, eğer yağlanacak olursa hayvani duygusu da artar. Arzusu çoğalırsa günahları da çoğalır.
Şimdi demek mecburiyetindeyim bir hastalık var bizlerde. Eskiden nerede gözyaşı dökeceğiz, nerede kardeşlerimizin güzel hallerini anlatıp da eksik ve kusurlarını söylemekten uzaklaşacağız, bunu derken insanların kusurlarını ortaya atmaya, olmadık hallerini görmediğimiz hallerini söylemek suretiyle berbat etmeye başladık. İnsanların irşad ve ıslahı ile meşgul olacağımız yerde, bir kardeşimizin evine aşkla muhabbetle gidip onun daha bir üstadına muhabbetini sağlayacağımız yerde Ehlullah'a sevgisini, Habibullah'a muhabbetini, zatı Kibriya'ya olan aşk ve şevkini artıracağımız yerde ne için gidiyoruz, dedikodu, iftira, gıybet, hasetlik.
Ne için gidiyoruz, gittiğimizde elimize Kuran-ı Azimüşşan'ı alıp manasını vermeye gayret ederken, Ehlullahın sözlerinden nakleder, gözümüzden akan yaşlar yüzlerimizde böyle bir kabarcıklar meydana getirirken, yüzümüzü yakarken, şimdi gerekirken, yüzümüzü yakarken, şimdi kahkahalarla gülmekten ağızlarımız nerede ise ağarır bir hale geliyor. Zikredeceğimiz yerde Allah korusun, fena hallerle geçiyor. Eskiden dikkat etmeye çalışırken, şimdi nerede ne yiyeceğiz? Kim hangi yemeği daha güzel yapar? Mesela kabak tatlısını şu ev daha güzel yapar, çorbayı şu şu ev daha güzel yapar, çorbayı şu ev daha güzel yapar deyip bunları konuşmaya başladık, mazur görün bizi. Evet riayet edenler müstesna ama onlar bir kişi iki kişi devamlı kıyametin alayimi olarak aziz olanlar zelil, zelil olanlar aziz. Üstadımızdan anlatıyoruz, kendileri bir sefer için Ankara'dan bir kimseyi isterler, şoför olarak.
O da biraz karnı aç şekilde gelir. Aksaray da sohbet olur. Aç olduğu için mutfaktan gelen yemeğin kokuları adeta ciğerini deler. Oh der. Üste ağzımın sohbetinden sonra mükellef bir sofra açılacak, yiyip karnını doyuracak. Fakat sohbeti müteakip, üstad-ı alimiz direkt kapıya doğru yürür, önüne geçerler, efendim yemek hazır, hayırdır. Arabaya otururlar, üstadımız arkaya doğru dönerek yavrumuza pastalardan, börek, çöreklerden biraz verin. Diyor ki ben böreğiyle çöreğiyle kolay kolay doymam. Fakat tahammül edemedim, dedim ki efendim, canım efendim, ne güzel yemekler hazırlandı, neden yemediniz? Oğlum sırrımı açtırma. O yemek haize bir kadının hazırlamış olduğu yemek. Namaz kılması, oruç tutması, Kabe I tavafı ve Kuran'ı açıp okuması caiz olmayan bir kimsenin hazırlamış olduğu yemek, benim sırrımı açtır mıdır. O nerede, biz nerede.
O mübarek diline o kadar sahipti ki, bir defasında bir kimseden bahis edildi evimizin önünde. Öyle onun namusunu rencide eriyecek sözde değildi o. Fakat gıybete gider endişesiyle kendisine de muhalif bir kimse idi. Adamın etini yediniz, bir kemiği kaldı buyurarak gıybetten men etti. O öyle bir üstadımızdı ki bize örnek onlar Dünyanın ve ahiretin ışıklarıdır, onları takip etmemiz gerekir. Ne yapıyordu? Kadınları her zaman kendisinden uzak tutuyordu. Halbuki hastalığından dolayı, yirmi senedir ben kadın hükmündeyim, diyordu. Böyle olmasına rağmen evimize dili konuşamayan, kulağı da duymayan bir ahraz geldi. Bu bize uzak değildi, yakındı, akrabadandı. Fakat ortaya bir perde zaten evimizde vardı. Ön tarafta kardeşlerimiz, onun gerisinde de hanım kardeşlerimiz otururdu.
Derhal perdeyi perdeyi, bir ahraz olmasına rağmen yaşı da biraz ileriydi, bir kadına gözü ilişmesin diye böyle namlusunu koruyor, istedini muhafaza ediyordu. Bizim çocuklarımız acaba belli günlerdeki pazarlarda nasıl dolaşıyor? Sevgili üstadımız, mübarek ayakları da irşad ve ıslah için geziyor, bir uçakla sefer yapmıyordu. Modelin arabalar da yoktu, son model BMW'lerde yoktu. Af buyurun merkeplerle, trenlerle yolculuk yapıyor, irşad ve ıslahı için insanları. Tebrikler yazıyordu. O tebrikler o kadar çoktu ki tarif edemem. O tebrik vesilesiyle irşad ve ıslahla meşgul oluyordu bugünün mesajları gibi. Bizim, bizim yazdığımız mesaj gibi değil, Beyinleri ifsad edecek şekilde değil, Ehlullahtan olanların sevgisini artıracak tarzda mesajlardı onlar, tebrik olarak söylüyorum mesajı. O zaman ne yapalım biz? Bizim İmam Hatip'de bir hocamız yazı tahtasına nokta koydu.
Dedi ki bir milimetrik sapış olsa gittikçe bu çoğalır. Üstad-ı Alimizin zamanında bizim halimiz, bütün kardeşlerimiz olarak söylüyorum, belli. Ama efendim zaman o zaman değil. Zaman aynı zaman, üstadımızın bir şairinin dediği gibi zaman aynı zaman Elvan değişti. Allah korusun olmayacağına inanıyorum, kargaların bülbül kafesine konmayacağını ümit ediyorum. Neyzen tevfik, cağal oğlundan aşağıya doğru iner, O esnada da cenaze namazı kılınacak. Kimseyi bulamazlar. Derler ki bu kıldırır. Derler ki cenaze namazını kıldırır mısın? Kıldırır. Ölünün kulağına da bir şeyler söyler. Derler ki hoca çok. Ölüyle konuştu. Derler ki hocam ölüyle ne konuştun? Dedim ki yarın huzur-u ilahiye varırsan de ki neyzen tevfik imam oldu. Bizim kamillerimiz bizzat Rasulullah'tan ona yalan kimselerdi. O günkü aşkımızı ve muhabbetimizi ne yapacağız? Hacda idim bir kardeşimiz bize yol gösterdi.
Elhamdülillah baktığım her bir kardeşimizin bize bir güzellik, bize bir nasihatiyle, öğüdüyle hareket ve tavrıyla örnek olacağına inanarak hareket ediyorum. Girdiğimiz zaman içlerine sadıklarla beraber olacağız niyetiyle giriyoruz. Dedi ki, efendim ben bazı görüşmeleri dinledim fakat pek adam olmadığımı anladım. Biz kendimizi yoğun bakıma almamız lazım. Bunu dedi ve riayet etti çok geçmeden, kalbi Rabbi zülcelal'imizi zikreder hale geldi. Biz kendimizi yoğun bakıma alarak aynen Ashab-ı Kiram'ın Kuran talimi gibi okuduğumuz ayetlerin manasını yaşamaya gayretle, Efendimizin mübarek sözlerine riayet edip onu örnek kabul etmekle, Ehlullah'ın, peygamberan-ı izamın ve sadatı kiramın hayatını okuyup hayatımıza geçirmek suretiyle ancak kurtulabiliriz. Bize Üst ibn-i Muazer Razi rahimehullah men ketura şabehu kim yemeyi içmeyi çoğaltırsa, ketura lahmu onun yemesi, içmesiyle kilosu artar.
Ve men kesura lahmu kesura şehvetu ve men kesura lahmehu kim etlenir, yağlanırsa kesura şehvetu hayvani duygusu kimin bu duygusu çoğalırsa, hatası çoğalır. Gözü kulağı hep bu uygunsuz işlerde olmaya başlar. Hatası çoğalacak olursa kalbi simsiyah olur, öğüt de dinlemez, nasihat de dinlemez. O ağlayan gözler artık nasıl ki ehlullah'ın bize evrad ve ezkarımızı tarif eden, kimsenin tavsiyesinden, mübarek gönüllerinden uzaklaşırsak, aynen bir fidanın topraktan münasebetini kesip bir müddet sonra yaprakların uç kısmından sararmalar, sonra da kararmalar ve dökülmeler meydana geldiği gibi bir halin arz etmemesini Cenabı Hak'tan diliyorum. Eğer gönlümüz onlardan ayrılır veya onlar bizden. Kendilerine yapılanı pek öyle mühim görmezler ama kutsi yola leke gelecek bir durum olursa, Allah korusun, o toprakla münasebetini kesen fidan gibi ağlayan gözümüz kurumaya başlar.
Dilimiz artık onlardan tek kelam bile etmez. Hep başka sözler konuşmaya başlar. Boş sözler konuşur. Kulağımız da öyle olur, her halimizde. Kuruduğumuzu da bilmeyiz, özelliğini söylüyorum, hadis-i şerten alarak evvela sararır, sonra mı uğrarır, sonunda kararır. Konuşması artık çok basit bir hale gelir. Böyle bir kimselerin de ders tarifi mümkün değildir. Bir defasında Üstad zalimizden görüşüyoruz. Dedem Rahmetullah Ali Hazretlerinin bir evladı, nasıl olduysa ders ve evrak vermeye başlar, fakat evrak ve ezkar verdiğinde pek hal, hayır kalmaz. Dedem buyurur ki izinli olarak verilmesi gerekir. Çünkü izinli olarak veren, gönlünü evrad ve ezkar aldığı, vazifelerini geçtiği kimse ile öyle bir münasebet kurar ki, o münasebeti sebebiyle, eğer müsaade edilecek olursa onlar, evrad ve ezkarın nuruyla verirler, onun için şeytan dahil olamaz.
Yoksa dahili şeytan olacağı için meşgul olduğu kimselerde de hayır kalmaz. Böyle bir dedikodu, boş sözler konuşulmaya başlanır. Ondan kendimizi yoğun bakıma almamız icap eder. Nasıl alacağız? Enbiyanın hayatını, sadat-ı kiramın hayatını okuyacağız. Bid'atlerden kaçınacağız, sünnet-i seniyyeye yapışacağız, nefsimizin irşad ve ıslahı ile az yeme, az uyuma, az konuşma ve halvet, müzevi bir hayat ve bunun yanında Mevla'nın yolunda cihad edeceğiz. Müminlerin mutlak vahdetini, birliğini sağlayacağız. Ve kimin kalbi kararacak olursa dünyanın ziynetine, süsüne, püsüne aldanmaya başlar. Mürşid-i kamilimiz bunlardan sohbet eder, öyle bizim gibi değil, ele aldığı zaman Allah'ın izniyle bir kelimesinin dahi konuşmadan gönlüne doğan ilahi kelamları, hikmetleri bizlere sunarlardı. Ve tefekkürden bahis buyururken, ennel fikre ta'ala hamset-i evcuhin Tefekkürü beş şekilde izah buyurunuyorlar.
Allah'ımızın sonsuz kudretini dağa bakarken bizim gibi bakmıyor. Belki şekil ve şemail olarak öyle insan şekli güzeldir, o bu şekilde değildir çirkindir tarzında bakmazlar. Çünkü Rabbimiz gönüllere ve amellere nazar eder. Bir dağdır şekilsiz olmasına rağmen altından sular kaynıyor, içinde madenleri barındırıyor ve ormanlar ve fidanlar ondan meydana geliyor diye tefekkür ederek bu tefekkür insanlar arasında renk ve şekil ayrımında yapmaz. Şu Kürttür, şu Türktür, şu Avşar'dır, şu Çerkez'dir, şu Abaza'dır, şu Cürcü'dür vesair demez. Takvayı esas olarak kabul eder ve bu tefekkürle eşyaya baktığı için onda tevhit ve yakin hali meydana gelir. Cenabıhakk'a tam kesin bir inanç. Demek ki Allah'ımızın ayatı ilahiyesine bakınca onlarda tevhid ve yakin, kesin inanç.
Ve fikretün fiğ ala illai teala Allah'ımızın sonsuz kudretine baktığı zaman muhabbet meydana gelir ve Allah'ımızın taatte bulunan, kendisine yakin olan kullarının halini düşündükçe, onlara vereceği mükafatı hatırladıkça onda ilahi nimetlere bir arzu başlar. Allah'ın azabını Celle Celalühü düşünce ondan çekinmeye başlar. Mesela sahabe bazı ayetler var ki bazı sureler var ki Ehlullah'tan okuyamayanlar var. Mesela, Harya Suresi Kuran-ı Azimüşşan'ı hatmediyor, Karia suresinde ateşten bahsediliyor, oraya gelince bayılıp düşüyor. Kişi hatalarını düşünmeye başlarsa, anittaa ibadetteki, ma ihsanillahi ley kendisine Rabbimizin ihsanıyla birlikte, hata ettiğiniz ünüze yetevelledüm minelh haya haya duygusu çoğalır. Üstaz-ı adimiz bunları konuşur. Onlar ceplerine de çantalarına da doldurdukları bizim istifademiz için hayırlı eserler olur.
Biz de çantalarımıza, ceplerimize gıybet koymayacağız, dedikodu koymayacağız, iftira koymayacağız. Çünkü onun nazar ettiği her bir kardeşimizde ilahi bir maden vardır. O madeni mutlak işleteceğiz. Allah'ımız vermiş bunu bize, sonsuz ikramda bulunmuş. Biz Mürsir-i Kamil'imizi anlatmakla bitiremeyiz. Cenabı hak şefaatlerine mazhar