Müminin Boş Zamanı Yok ve Manevi Gelişim kaydında Bu hastalık sebebiyle daha çok evlerde kalıyor ve bir kısım insanlarımız da bunaldığını, daraldığını, sıkıldığını ifade ediyor. Tabii haklı olarak ama müminin her anı doludur. Boş değil. Rabbimiz, Müminun suresinde Essahibine ve anillavi müridu. Onlar boş iş ve boş sözlerden uzaktırlar. Başta boş sözlerden işe yaramaz, Allah'ımızın razı…
Müminin Boş Zamanı Yok ve Manevi Gelişim ne anlatıyor?
Müminin Boş Zamanı Yok ve Manevi Gelişim kaydında Bu hastalık sebebiyle daha çok evlerde kalıyor ve bir kısım insanlarımız da bunaldığını, daraldığını, sıkıldığını ifade ediyor. Tabii haklı olarak ama müminin her anı doludur. Boş değil. Rabbimiz, Müminun suresinde Essahibine ve anillavi müridu. Onlar boş iş ve boş sözlerden uzaktırlar. Başta boş sözlerden işe yaramaz, Allah'ımızın razı…
Bu ses kaydının kaynağı kim?
Genel
Bu ses kaydı nasıl dinlenir?
Kayıt ücretsiz dinlenebilir; 13 konu başlığındaki zaman bağlantıları ilgili bölümü doğrudan başlatır.
Bu hastalık sebebiyle daha çok evlerde kalıyor ve bir kısım insanlarımız da bunaldığını, daraldığını, sıkıldığını ifade ediyor. Tabii haklı olarak ama müminin her anı doludur. Boş değil. Rabbimiz, Müminun suresinde Essahibine ve anillavi müridu. Onlar boş iş ve boş sözlerden uzaktırlar. Başta boş sözlerden işe yaramaz, Allah'ımızın razı olmayacağı Celle Celalühü sözler. Velhasıl onun rızasına muvafık düşmeyen sözler bunlardan uzaktırlar. O fiillerden de uzaktırlar. Hareket ve davranışlarında da Rabbimize muvafık düşmeyen hallerden de uzaktırlar. Bir de Gişirah suresinin son kısmı artık İslam'ın. Bir işten boşaldığın zaman tekrar yorul buyruluyor. Biz bunu nasıl izah edelim? Diyelim ki çalışıyoruz. Bizim geçimimizi temin etmemiz için işimiz gücümüz var veya bir dairede çalışıyoruz, bir iş yerinde ne olursa olsun ama boşaldığımız zaman da bir işle meşgul olmak, hayırlı olan.
Mesela Kuran azimüşşan'ı okuduk. Bunun yanında nedir? Dolu artık haber vermekle bitmez ki bu. İşte biz evimizde rahat yaşarken artık kömürle ısınma değil, doğal gazlarla, nelerle her türlü imkanlar sağlanmış Rabbimizin lütfuyla. Bu imkanlardan mahrum olan kim vardır diye bunun çalışmasını yapmak, onları görmek, gözetmek, elhamdülillah derneğimizin bu hususta çalıştığını biliyoruz. Birenel derneğimizin yalnız daha bir hassas, daha bir hassas. Şimdi evet, bizim çalışan bu işte görevli olan kardeşlerimiz olur ama kendimizi hep tazelememiz gerekiyor. Ben bu işi yapıyorum ama gözümden kaçanlar var mı? Mesela biz bu işi muhtarlara havale ettik. Acaba muhtar tam tespit ediyor mu? Bir imama da söyleyecek veya köyde, mahallede, ilçede vesaire ilde daha bir gözde olan böyle şahsiyet sahibi, kendisine güvenilebilen kişilerden de öğrenelim. Şuradan buradan diyerek gayret göstermemiz gerekiyor.
Bak bununla meşgul oluruz. Bunun yanında hastadır vesairedir, vesair zikrullah ile meşgul oluruz. Biz bunun için diyoruz ki müminin boş vakti yok. Onun için önümüzdeki günlerde de biliyorsunuz evlerde kalınıyor. Kaldığımızda ne yapalım demeyelim. Zikrullah ile meşgul olalım ama zikriyle meşgul olurken zikir hatırlamak demek. Aslında zikir güzel olanı hatırlamaktır. Biz bunun genel manada düşünecek olursak, hatırlama yönünde mesela burada Eşşek Yahya bin Muazer ravi bu ikdadla değil de ıhı ile değil Razi Yahya bin Muazer Razi Gaddesallahu Hazretleri şöyle ifade ediyor. De bizim dış ülkeden bir kardeşimiz geldi, memleketine de hasretle geldi o. Böyle sohbet ettiği, zikrettiği, oturup kalktığı kimseleri tabii gözetliyor. Kimin yanına vardım diyor, söz ona ait.
Ben diyor beklerdim Allah'ımızın muhabbeti Celle Celalühü, sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin sevgisi, böyle hayırlı insanlardan bir kelam hiçbir söz duymadım, diyor. Hep dünya sözü. Zikret dünya, hep dünyayı hatırlamak, işte dünyada olup bitenler. Biz bunu derken mevzuyu kaybettiğimden de üzülüyorum. Mesela bir konuyu konuşurken diğer bir konuya geçtiğimizde yarım kalması da doğru değil. O zaman dinleyen de diyor, böyle demişti acaba ne söylenecek diye. Onları da bu beklenti içerisinde bırakmadan inşallah Rabbimizin lütfuyla yerli gelince ifade etmeye çalışalım. Zikrutdünya, hep dünyadan bahsetmek, deun bir hastalıktır. Bu kardeşimizin dediği gibi ben diyor hep bunu bekliyordum. Ankara'da bir yere giderdim, varırdık. Tabii Ankara'da o zaman insanların istediği o zamanı söylüyorum. Şimdi bak hiç söz verilmez. Yürüyen merdivenler, o günkü şartlar içerisinde çok önemliydi.
Mesela oradaki parklar, gençlik parkı bilmem falan vesaire bir yeri çok arzu ederdim. Orada zikreden insanlar vardı. Onlarla bulunduğumuz zaman ruhumuz doyuyordu böyle, ruhumuz. Sonra öğrendim ki Sami Efendi Hazretleri belde olarak demiyorum. Çünkü bir ayrım yapmak doğru değil. Oradaki sadık ve salih evlatları için buyrulmuş ki özellikle orada bulunan kardeşlerimize selam söyleyin, nasillar diye. Bir ara Sami Efendi Hazretleri Kayseri'yi teşrif buyuruyor. Devel'de bulunan üstadımızın evlatları yiyorlar ki içlerinden böyle ruhi gözleri açık. Bu gözlerin demiyorum. Bu gözlerin açıklığı da onunla alakalı. O ayrı bir konu. Böyle düşünen, tefekkür eden, anlayan yolun artık kıymetinin de değerini de bilen bir kimse. Orada ne kadar üstadımızın evladı varsa rabıtaya başlayın demiş. Rabıtaaya başlayın. Bakın Efendi Hazretleri gelecektir, demiş.
Geveliye programı olmayan Sami Efendi Hazretleri orada Kara Müftü diye maruf, Numan Efendi Rahmetullahi onu bir ziyaret edeceğim, onu bir ziyaret edeceğim. Onların rabıta halinde gönlünü çekmeleri sebebiyle Efendi Hazretleri geliyor. Şimdi yağmur nereye yağıyor? Yağmur eğer bir deniz varsa çünkü o buhardan buharlaşması suretiyle yağmur bulut halinde yeryüzüne bulutlarla sıkışıyor. Nebe suresinde geçtiği üzere geçtiği üzere ve yağmur yağıyor. Orman olan yerlere yağıyor. Yani kalbimizle Allah'ımızın muhabbeti, Resulünün sevgisi, zikrullah, Kuran-ı Kerim muhabbeti, daha sonra hep hayırlı işlerle dolacak olursa o zaman ilahi rahmet yağıyor. İlhamat-ı ilahi olarak yağıyor. Varidatı ilahi olarak yağıyor. Füyuzatı ilahiye olarak yağıyor, tecelliyat-ı ilahi olarak yağıyor. Mesela diyoruz ki kupkuru kaldı. Kupkuru kalmamızın sebebi bizim kalbimizle alakalı. Acaba gönlümüz neyi taşıyor bizim?
Hangi sevgileri taşıyor? Zaten işin en önemli yönü de bu. Demek ki kalbimiz bir evliya muhabbetini içine aldığı zaman veliler de geliyorlar. Nus ve Hemedani Hazretleri hakkında görüşülür. Hata olmaması için düşünüyorum. Allahu alem müridanından biri veya kendisi. Bir müridi mescide oturmuş rabıta halinde ve diyor ki ben üstağzımı ayağıma beklerim diyor. Neyse artık bu bir coşkunluk hali olabilir. Böyle nasıl bir güçlü rabıta yapıyorsa rabıta aslında şu bizim trafodan aldığımız gerıyan. Aslında biz merkezden alıyoruz. Allah'tan geliyor o füyuzat-ı ilahiye ama o anda rabıta durumu biz yapmayacak olursak tahammül etmez. Yani trafo olmasa çünkü o memleketin ihtiyacına göre veriyor. Lambalar patlayacaktır, ölçüye göre. Daha sonra direkt Cenabı Hak'tan alma kabiliyetine erişince bak direkt diyorum çeşmelerden değil de böyle evimizdeki sulardan değil de direkt alabilmek bir kabiliyet istiyor.
O seviyeye gelmemiz gerekiyor. Sonra evimizde bizim kullandığımız su gözünden gelen su oradan geliyor zaten. O gözden geliyor depoda toplanıyor. Oradan mahalline dağıtılıyor. Onun gibi işte, çeşme dediğim o aslında Cenabı Hak'tan alınıyor ama o durumda değiliz. Yani bir çocuğa siz daha yavru iken bal yağı yediremezsiniz, zaten onun midesi ona tahammül etmez. Bu uzadıkça uzak. Diyeceğime geleyim, eğer rabıta ile gönlümüz aşk ve muhabbetle dolacak olursa Yusuf Eymedani Hazretleri'ne diyorum, mürid-i diyor ki ben üstadımı ayağıma isterim diyor ama çok güçlü bir rabıtası var, çok güçlü. Efendi Hazretleri dergahında duramayıp geliyor. Evladım diyor neden böyle yaptın? Artık durumu anlatıyor, bildiriyor. Böyle hallerde diyor huzurumuza gelirsiniz, efendim diyor öyle bir hal zuhur etti ki öyle bir vaziyetteyim ki her yerler bana Yusuf-u Hemedani görünüyor diyor. Tabii bunlar vasıta.
Cenabıhakk'a ulaşmamıza vasıtadır bizim. Efendim ben murafebedeyim, ihtiyacım yok. Hayır. En son zirvede de olsak mutlak ihtiyacımız var. Çünkü o seviyeye gelmemize vesile olmuş, vasıta olmuş bir hakkı var onun. Ali Kerim Allah ve celle efendimizin bana bir harf öğreten beni kendisine köle edinir. Bize ahireti öğretiyor. Bize son nefeste imanı kamille göçmenin işaretini veriyor. Buyuruyor ki imanı kamille göçmek taklidi imanla olmaz, tahkike ulaşmamız gerekir. İşte yorulacağımız bu, düşüneceğimiz bu. İmanımız acaba tahkik durumunda mı? Süfyani Sevri hazretlerinin belleri bükülüyor, efendim gençsiniz diyorlar. Diyor ki düşünün benim çok kıymetli bir hocam vardı, müstesna idi. Son nefeste kelime-i şehadeti getirmeden gitti diyor. Böyle olan bir kimsenin beri bükülmez mi diyor. O Kayseri ulemasından hatta bu kasabada da birçok yıl müderrislik yapmış Mustafa Efendi Hazretleri.
Onun ağabeyi işte Mustafa Efendi rahatsızlaşmış. Hacı Zühtü Efendi'nun Allahu alem abiyi söylüyor. O hemen duyunca gelmiş, bakmış ki gözü ayrılmış vaziyette tevhid okuyorlar, oku demezler de hatırlatıyorlar. La ilahe illallah bir türlü diyemiyor. Öyle bir müttaki ki yolda böyle yazılı olmayan kağıtları topluyor. Hatta kabağın kabağın cennet taamıdır. Bu Allah'ın bir nimetidir diye kabuklarını topluyor. Bu kadar müttaki bir kimse. Diyor Mustafa, Mustafa, Allah verdiği emanet geri almaz, oku diyor. Aman ha böyle bir kendine gel, zorla kelime-i tevhid okunuyor. Kimimiz neye güvenebiliyoruz ki biz? İbadet ediyoruz, ibadet kurtarmıyor insanı, ibadetteki ihsan hali. Hani derine dalalım dediğimiz bu. İşte zikrullah derine dalmamıza vesile olur. Evet, evet. Zikrub dünya, dünyayı anlatmak hep onunla meşgul olmak devun bir hastalıktır.
Zaten ehlullah bizi dinlemez ve öyle bir cemaatin içerisine de girmez. Onları cennete anlattığında da dinlemez. Cemalullah sevkiyle yanlıyor. Mevla'ya aşık olmuş. Onun için Ahmed bin Hanbel Hazretleri kahbir nianillah demiştir. Bana Allah'tan haber ver. Dikkat edersek insanlar daha çok arifani ilahinin etrafında dolaşıyor. Neden? Hep o hayırlı kelamları dinliyor. Mevlamızın muhabbetine vesile olacak sözleri dinliyor. Allah'ımızın sıfatları, ef'al sıfatları, zatı sıfatları hep bunlardan neşeye alıyor. Cenabı Hak'tan konuşulsun da bak ama bizim hayatımız oturuşumuz bile farklı. Oturuşumuz bile farklı. Hani hayırlı kelamların edilişinde onları bizzat gördüm. Bizzat gördüm.
Emin olun efendimizin ismi anıldığı zaman sallallahu teala aleyhi ve sellem iki dizlerinin üzerinde şu düşleri ta yere temas edecek şekilde saygıyla, sevgiyle, muhabbetle mesela Bişr-i Hafi Hazretleri ilmi ledünle dolmuştur. Sebebi yolda bir kağıt bulmuş. O kağıtta besmele yazıyor ama tozlanmış, bazen çamur da isabet etmiş, temizliyor, kokuluyor böyle güzel kokularına. En müstesna bir yere bırakınca Cenabı hak sen benim ismimi aziz tuttun, ben de seni aziz tutuyorum diye ilmi ledününe ilişmiş, yani nereden erişeceğimiz belirsiz. Hiçbir şeyi küçük görmememiz gerekiyor. Efendim onlar da tamam bu kadarını yapıyoruz, ye diye böyle olduk işte. Böyle değil, biz hassas davranacağız. Çünkü büyüklerimiz İslam'ın emirlerini çok ince yaşamışlardır. Tarife sığmaz. Onları anlatmakla bu Allah'ımıza sevgiden zuhur eden bir durumdur. Çok hassas olurlar.
Onları insan gördüğü zaman yola gelir konuşmasına da gerek yok. Onun hali, istikameti bizim yola gelmemize vesile olur. Zikrüddünyadey, dünyayı anlatmak bir hastalıktır ve zikrul halk böyle bütün insanların durumundan, gizli ahvalinden, açılmayacak durumdan, esselamü vela tekhum maaleyesene kehebihi, sizi ilgilendirmeyen meselelere el atmayın. Ne biliyorsun? Onun ev hayatından ne haberimiz var, ne yani, meşgul olduğumuz nedir? Bildiğimiz bir şey var mı? Şundan duydum, bununla duydum da olmaz. Kim olursa olsun çoğu insanlarımız hep buradan manevi zevki elde edemeyip mahrum kalıyoruz. E bilmediğimiz bir mesele. İmam Ahmed bin Hanbel Hazretleri yine ondan ifade edebiliriz. Buyuruyor ki bir kusur gördüğünüz zaman insanlarda altmış dokuz diyor, özür kapısı açın diyor. Diyor, özür kapısı açın diyor. Eğer yine de bulamıyorsanız bir özür kendinize hamlenin, ben kusurluyum deyin, yapmayın diyor.
Esselamü vela tecezse su vela yatebbağukun bağla. Hücurat suresinde aynı zamanda Edep suresinde derler. Buyuruluyor, insanların gizli hallerini araştırmayınız. Diliniz bir diğerine gıybet etmesin. Sizden biriniz ölü kardeşinin etini yemeyi ister mi? Bak bundan idrak ettiniz, tiksindiniz diye buyuruluyor. Üstadımız Hazretleri bu adını adı rızkını temin için o sevgili efendimiz dişlerim döküldü derdi. O levhaları yaza yaza Şuradan buradan gelme değil onları yemediğini biz biliyoruz. Onları hep infak ettiklerini. Kolay kolay hiçbir kimsenin getirmiş olduğu hediyeleri çok ince hassas gönül gözleriyle bakarak alabiliyorlardı. Mahrub etmiyorlardı ama hemen infak ediliyordu. Böyle inşallah unutmam o Adana hususunu. Kayseri'den tıp fakültesinde okuyan kardeşlerimiz gelmişler. Üstadımız buyurmuş ki Allah'ımız bize haram lokma yedirmedi.
İçlerinden bir tanesinin gönlünden geçer haydi hediye olarak geldiğinde, hediye olarak geldiğinde haram varsa hemen cevap vermişler biiznillahi teala. Bize bir koç getirildi. Koç böyle boynuzlu, onu tel örgünün içerisine almıştık genişçe. Tel örgüyü nasıl ittiyse o boynuzları ile yarıp kaçtı. Nihayet bulunduğunda kestikleri zaman içinden çok kötü bir koku geldi. Allah bize yedirmedi diye buyuruyor. Gönül gözleri tabii görüyor biiznillahi teala. Adana'da levha yazmakla meşgul. Rızkını temin için elinin emeğini yiyordu işte yazarımız bizim. Hazreti Davud ne güzel kuldur, elinin emeğini yer diye buyuruyor. Yazarken kendisi tabi yazı ile meşgul. Yanındakiler konuşuyorlar. Demek ki uygunsuz sözler etmişler. İyice yattıklarında o gıybet eden insanların önüne gıybet ettiği kimselerin ölü eti getiriliyor. İkrah ettim buyuruyor. İkrah ettim gördüğünde diye.
Bizim önümüze de bir tavuk getirdiler ama helal bir taam. Yalnız onların ölü etini yiyişlerine tahammül edemedim, tiksindim diye. Velileri Cenab-ı Hak muhafaza ediyor. Bizim okuduğumuz devredeydi İslam menüsünde. Bir kardeşimiz, üstrazımız, onu da severdi. Böyle hizmetinde bulundurduğu kimseler hep iyi kimselerdi. Iyi kimselerdi. Böyle kolay kolay kimseye böyle dizlerinin rahatsızlıklarında ne de teslim etmezlerdi. İnşallah birini bir yerde koyup diğerine geçmem. Bu kardeşimizin değmişsin. Bu kardeşimiz bize anlatırdı. Efendim bir gıybet oldu mu, fena bir koku geliyor, dedi. Fena bir koku geliyor, tahammül edemiyorum, dedi. İnşallah bu hassasiyette olursa tabii ki tiksiniriz. Haramdan kaçmak ne demek? İbadet yapmak çok kolay ama mühim olan haramdan kaçabilmektir. Bunun için Rabbimiz Şems suresinde evvela kötülükten kaçınmamız haber veriliyor.
İnsan ibadet yapar, taat yapar ama kötülükten kaçmak çok önemlidir. İnşallah birini bir yere koyup diğerine geçmedik şu anda. Velhasıl bir tanesi bir yere gelin olmuş. O eve girdiği zaman demiş ki ev çok fena kokuyor demiş. Evdekiler diyormuş ki ya kızım böyle fena kopacak bir şey yok ama günlerde o kokuya tahammül edememiş. Devamlı fena kokudan haber verirken bir devre hiç ondan konuşmaz olmuş. Kızım her zaman derdin fena kokuyor diye. Şimdi niye? Çünkü onun burnu da alışmış. Allah korusun, Allah korusun halimiz, tavrımız İmamı Gazali'nin buyurduğu gibi hal transferidir. Hiç sevmediğimiz hareket yapıla yapıla onların içerisinde buluna buluna ne olur? Aynı hale bürünür kişi Allah korusun. Rabbimiz cümlemizi muhafaza etsin. Yani zikrullah diyoruz da hazırlanan konu çok geniş. Bir türlü geçemiyor. Hatamızdan dolayı nefsimin hatasındandır. İnşallah sizler bize dua edersiniz.
Zikrüd dünya devun, dünyayı anlatıp durmak bir hastalıktır ve zikrrul halk insanların dedikodusunu yapmak belaun beladır. Biz kendimizi arıtamamışız. Çok üzülüyor insan. Bakıyoruz Kitabı Kerim'e, Kitabı Kerim'imizde Yusuf suresinde emmare, nefs-i emmare. Hemen geçiyoruz. Kıyame Suresi'nde nefs-i levvame, Şems Suresi'nde Mülheme, Tecr Suresi'nde mutmainne, Razı'ye, Merziyye. Daha bunları halledememişiz. Sonra Kuran Hazretleri bana diyor, Kuran-ı Kerim'in harflerinden birinin diyor, sırrı belirdi, deryalar yatıyor altında diyor, anlatamam. Bu fetihler olur en azından. Ondan sonra da zikreden kimse acayip ve varaip diyor. Esrara mazhar olur. Allah, o büyüklerin halidir, ariflerin halidir. Seriul fetih artık arka arkasına gelmeye başlar. Manevi doğuştan ve açılımlar meydana gelir. Gönül, her şeyi gönülden getiriyor. Kalpleri diyor, Şimdi zaten başta da geçti.
Huşu azamet-i ilahiye bunu bileceğiz. Yoksa bilemeyiz ki Allah'ımızın Azamet-i İlahiyesini bilirsek bu hal zuhur eder. Ve gözyaşları durmaz ve ihtirabın gönlü Allah için aşk ile yanar ve o aşk içerisinde ne olur? O aşk ile boyanır diyelim. O zaman fetih müyesser olur gönülden aynelyakin de ilmelyakin de aynelyakin de Hakk'elyakin de şeriat de, tarikat de, marifet de, hakikat de o zaman dua ve bunlar birbirleriyle çok ilintili, çok alakalı. Mesela biz aynel yakin, hakkal yakin diyoruz ya başta ilmel yakin, mesela şeriat, tarikat, marifet zaten bu zuhur ettiği zaman onların hepsi olur. Bir açılsa efendim zikrut dünya, dünyanın zikri derun hastalıktır. Zaten insana yorgunluk gelir, bıkkınlık gelir. Öyle bir mecliste oturmak sıkar böyle, duramazsınız. Ve zikrullah halk bu çokça zuhur ettiği için diyorum. Böyle insanların halleriyle meşgul olmak bir ayet-i celini okuyacaktım bu hususta.
Sizi alakalandırmayan meseleyi beyninize kafanıza takmayın. İlgilenmiyor. Gerek yok. Zaten şimdi şundan bilemiyoruz biz, devamlı bu hallerin içerisinde olunca o kadın misalini verdik ev kokuyor diyor. Kızım diyor senin burnun da alıştı da şimdi o kokuyu duymuyorsun. Allah korusun burnumuzda gönül burnumuzda kalbimizde Allah korusun kötülüklere aşina olacak olursa İmamı Gazali'nin buyurduğu gibi hal transferi ilk anda diyor, yadırgar kişi ondan sonra da onu yadırgamaz bir hale gelir. Onda nerede ise bir huy olmaya başlar. Böyle alakalandırmayan meseleler Ve zikrul Ukba ahiretten konuşmak ise devaun. O bizim hastalıklarımızın gitmesine vesile olan bir ilaçtır. Ve zikrul Mevla, Mevla'dan bahsetmek Şifau, o tamamen kurtuluştur. Tabii onun da ehli vardır. Bize tonbak'tan bunu çok anlatırız biz. Hacı Ahmet Efendi gelirdi. Hacı Ahmet Yalçın diye gelirdi. Şu dikkatimi çok çekti.
Her gelişinde efendimizin o günlerde elinde Nesai Kuraniye, Ömer Nasuh'u Bilmen Hocamızın oradan cennetin manevi nimetlerini okudu. Onu okurken Rabbimizin cemalini anlatırdı. Bilmiyorum ben görerek anlatıyorsam o perdelerin açılışını cır diye böyle bir açılışını hayran kalırdık böyle. Bir böyle anlattılar, ikinci defa geldi yine orayı okudular. Üçüncü geldi yine orayı okudular. Demek ki bir hali müstesna olmuş. Yani insan kumaşı neye göre çıkarır? Şimdi kumaşların ayrı ayrı sınıflandırılması var tabii. Böyle bir naylon gibi olan da var. Ondan sonra karışık olanları da var. Bunun yanında Hint kumaşı derler, şimdi deniyor mu, demiyor mu bilmiyoruz. Bunu bir tekstilici değiliz ki biz. Haber verelim. Yalnız kumaşların da kendi arasında sınıflandırılması var. Çok mesela üstün olan, kıymetli olan, paha biçilmeyen elbiseler var. Bunu kumaşlar var. Niye göre çıkarırsınız siz?
Müşteriye göre çıkarırsınız. Burada bir tanesi biri gelmiş, alışveriş yapılacak. Amca demiş bana şunu ver. İnşallah hiçbir kimse hatırlanmaz. Yavrum cebinde yok ama demiş ne alacaksın? Bakmış hiç para yok. Şimdi üstadımız şiirlerinde ben diyor muhabbet harçlığı alsam, o yarın mağazasına varsan diyor. Onlar öyle bir alışveriş yapıyor ki Cenabı hakk'ın zatı sıfatlarının tecellisiyle meşgul. Buna paha biçilir mi? Tabii bundan uzak olursak Allah korusun mürşid-i kamilimiz böyle çok güzel ayetler ve hadislerle konuşuyor. Bir tanesi de diyor ki efendim askerliğini anlat. O da o kadar. Değerimize göre. Kişinin değeri konuştuğu kelamlarla belli olur zaten. Gelmiş bir tanesi, Bayezid İslami hazretlerine, efendim ben bir yere bağlıyım, bir mürşid-i kamilim var, söyle sözlerinden demiş.
Efendim öyle bir mürşidim var ki yer demir olsa gök demir olsa hiçbir şey akmasa, gelmese, yağmasa yine Rabb'ımdan da ümidimi kesmem. Şeyhin nakısmış, demiş. Şeyhin nakısmış, yani noksan ne. Ne. Çünkü demiş semayı hatırlıyor, yeri hatırlıyor. Bunları hiç hatırlamayacak, sadece Mevla kalacak. Yaşantımız bizim ne olduğumuzu gösteriyor. Mürşid-i Kamilimiz bir ara Konya'ya gitmişler. Yanında bir hizmet edeni var. Böyle sohbetlerde kendinden geçiyor, bayılacak böyle. Zaten onun sohbetinde bayılmamak mümkün değildi. Bir kimseye diyor ki bak diyor bu kardeşini al, Konya'da şöyle eğlenecek yerler, gezilecek yerler, çarşılar, pazarlar buralara girin evladım diyor. Yanına kattığı üstyazımızın kimseyi alıyor. Mevlana'mızın diyor bir ziyaretini yapalım. Orada Sultan Selim var. Orada iki rekat namaz kıldı diyorlar. Oradan Aziziye'ye geliyor. Orada bir namaz. Sahibi Atay'a geliyor.
Orada bir ibadet, taat, gözyaşları. Oradan Şems-i Tebrizi Hazretleri'ne geliyor. Orada bir aşk muhakkak. Yavru geldiği zaman yanında bulunan kardeşimiz üstadımızın huzuruna gözyaşlarını tutamıyor. Ne yaptınız dediklerini efendim diyor, ne pazar istedi, ne çarşı istedi, ne park istedi, ne eğlenme merkezleri, nerede bir Evliyaullah var oraya ziyarete gittik. Çünkü onun özünde olan, kalbinde olan. Biz bir yerde bulunduk. Üstazımızın şiiri hemen hatırıma geldi. Böyle konuşuluyor hayırlı işlerden ve adam uyuyor, uyuyor olabilir. Uykusu galebe yanlış. Sonra nasıl oldu böyle manzaralardan bahsedildi. Şelalelerden gözleri açıldı. Mürşidimiz buyuruyor ki kitap okusan uyur gözleri gıybet etsen ne diyor dörduna? Kitap okusan uyur gözleri, gıybet etsen güler yüzleri buyur. Allah korusun. İnşallah biz bu hayırlı yolun talibi olmaya çalışalım. Durumumuz belli oldu.
Bizim fotoğraflar hep resmedildi, ortaya çıktı. Ne yapacağız biz? Mürşid-i kamillerimizin haber verdiğine göre böyle oldu. Mevlamızdan anlatan kim var? Allah korusun onu bırak, bunu bırak, bunu bırak. Neyi konuşacağız? Onun için kendi kendimizin doktoru olalım. Aman ha bu cemiyet bizi boğar. Hayırlı bir çevremiz olsun. Hayırlı insanlarla oturalım görüşelim. Bulamazsak rabıta-ı Şerife ile mürşid-i kamillerimizin ortasında gibi öyle vakit geçirelim. Yoksa mahvoluruz. Çünkü bizim nefeslerimiz hep sayılı. Kabre de gireceğiz. Zikru'l Mevla, Mevla'dan bahsetmek nedir? Şifaun şifadır. Din ile olan zikir, Allah diyoruz Celle Celalü'l-Hasenetu bi'aşin, feodalike el-Hasenetu bi'aşin, buna bire on gelir var, Allah dedikçe. Yalnız canı gönülden bazı okulda bizim münakaşalarımız olurdu tasavvuf dersinde. Bu biraz dava girer mi diye çekiniyorum. Bir tanesi anlattı, ismin neyini biliyorum biiznehane.
Bir şeyhe vardım, diyor. Oğlum bir Allah dedimmiş. Ben Allah dedim, diyor. Oğlum senin Allah demek değille o kelimeyi kullanmaktan hicap ediyorum. Bir meyve adı, onu demek arasında bir fark yok demişsin. Gönülden gelmiyor demiş, kalpten gelmiyor. Ve zikrin biri kalp, kalp ile olan zikir, fezelike el hasenetu bisebamiye yedi yüz misline kadar kalben zikir. Öğlen kalbimiz yanmış, batmış. Efendim bunun için de Sami Efendi Hazretleri'mize bir kimse geliyor. Oğlum ne kadar zikir yapıyorsun? Efendim beş yüz dıştan beş yüz, çok az, çok az buyurmuşsun. Hemen gayrete gelmiş efendimiz Hazretleri iki bin dıştan söyleyeceksin, iki bin de içten ve bir misal vermiş, vaktimiz. Çünkü o zaman da bu misali verebilirler. Bir ocak kurulmuş, üstünde tencere var, bir türlü yemek kaynamıyor. Ne yaparız? İki odun daha ilave ederiz, ateş biraz gürleşir, o zaman kaynamaya başlar.
Biraz demiş, kalbimizin altına zikirler vuralım ki demiş, zikrimiz Mevla'ya geçsin, kalbimiz Mevla'ya geçsin, zikretsin diye. Bak hiç unutmadığım bir şey Mürşid-i Kamil'imize Medine'de dokuz yüz yetmiş üçtü. Bu giyecekten iki kişi. Birisi Mehmed Efendi. Bir tane daha var. İsmi Hatırıma gelirse değilim. Çünkü uzun seneler oldu. Bunlara hizmet ediyorlar. Ashab-ı Sofia o zaman çok kalabalık. Sami efendimizin arkasında namaz kılıyorlar. Orayı bekliyorlar, bekliyorlar. Üstazımız gelince ayrılıyorlar. Bir tanesi anlattı dedi ki benim dedi biletimin vakti geldi dedi. Üstazımızın yerini kim bekleyecek? Vardım havaalanına diyor, tehir olundu demesin verme diyor. Üstazımız diyor ta ki Medine'den ayrılın diye kadar. Onlardan bir tanesi efendim diyor kalbimde zikrullah yok, uyanmıyor kalbim. Çok yenilere gitmiş. Hatta dişçi babamıza da varmış. Dişçi babamız buyurmuş ki ne kadar zikrediyorsun?
Efendim dört bin Allah diyorum. Oğlum demiş, bizim burada dört bin Allah diyenler uçuyor demiş. Sana ne oldu demiş. Perhizleri mi yiyorsun yoksa perhiz olanları mı da diyorsun, dilin gıybet, gözüm haram vesaire mi evladım, diyorsun. Üstadımıza gelince ne kadar okuyorsun? Şu kadar indir onu buyuruyor. İndir, tabbine kadar indir, huzur da oku. Huzurla okumaya çalış. Bir de demiş bak bu sırada Sami Sultan'ımız var. Onun demiş cemaline iyice bir bak ve onu unutma demiş. Sabah olmuş efendim Elhamdülillah lehül hamd kalbim zikretmeye başladı demiş. Kalbimiz zikrettiği zaman demek ki Allah deyişimize Celle Celalühu ile yedi yüz Cenabı Hak mükafat veriyor, sadece bu kalp. Ondan sonra ve zikrin la yuzenu sevap. Sevabı ölçülemeyecek şekilde mizan tartamıyor. Allah'ımıza gönlünde bir sevgi uyanmış, muhabbet uyanmış. Bunu tarif edemezsiniz. Bu dünyevi hiçbir şeye benzemez o.
Zaten dünya gözünde hiç kalır onun. Allah'ımızın muhabbetiyle dolacak olursa diyor o kimsenin zikrine siz bire on, bire yüz, yedi yüz edaffu müdafaa'a diyemezsiniz. Bigair-i hisab sonsuzdur, ona verilecek mükafat. Biz şimdi buradan devam ettik. Başka nasıl yapalım? Zikrullah'ta dikkat edeceğimiz hususları beyan edeceğiz ama çok uzun. Bunu uzun, çok da güzel her şey birbirinden müstesna. Mesela zikrin altı kısmı anlatılıyor. Zikru zahir vel batın, hem zahirde diliyle Allah'tır. Bunu yalnız biz Allah lafzai celali ile kayıtlandırmayalım. Zikir deyince güzel olan her şeyi mesela Allah'ımızı artık her şey müstesna. Artık namazda olur, yoldan bir taşı kaldırmak da olur, oruç da olur, bir cenazeye iştirakte olur, zekatta olur, bir hastayı ziyarette olur, hac da olur, nasihat isteyen kimseye, öğütte bulunmak da olur, aksıran bir kimseye yerhamukellah demek hepsi.
Ve hüve makamu'l mübtedi bu tarikat-ı aliyyeye ilk giren kimse için diyor. Daha biz buna adım inşallah atarız. Biz atamıyoruz da inşallah siz yürür, gidersiniz. Bize de Cenabı Hak bu çetesi. Zikrul zahir vel batun. Hem dışta hem de işte. Ve zikrul kalbi ve sır. Biz düşünüyorduk mesela bu detayifler nedir diye ifade buyruluyor. Ve hüve makamul mütevass etmez. Bu artık yolu yarılamış kimse ve zikrru ruh ve'l hafi ve huvemakamul müntehi bu son makama gelenlerdir. Vel maksudu'l asli asıl gereken nedir? Yine zikir zikirden Allah'ımızı zikir ve Allah'ımızın da kulunu anlasın. Diyeceksiniz ki biz bunların hepsini geçirdik. Kalp, ruh, söv, hafi, akva geçti bunlar. Bunlar geçti de nefsimizin mertebesi de geçti mi? İşte onunla ürkülür bu. Yoksa murakabelerdeyim diyor. Evet murakabelerdeyiz ama nefsimiz nerelerde? Ahlaki noktada neredeyiz? İmanımızın şubelerinde neredeyiz?
İslam'ın şubelerinde neredeyiz? Bu şekilde bunu ifade etmemiz gerekir. Yoksa çoğumuz seyri sülukunu tamamlamış olur, bitmez bununla. Nakşilerde bir özellik var. Nakşilerde ki özellik bir ev düşünelim biz, dev. Evin bir içten tamamlanması var. Sıvasıyla, boyasıyla, artık dekoruyla. Ne hatırımıza gelirse döşemeleriyle, koltuğuyla vesaire. Bir de dıştan tanzim vardır. Bunlar birbirlerini tamamlar. Kadirilerde bir evin dışını tamirden başlar. O da emmare levvame mülheme, mutmainne rabiyeten merdiyye, Nefs-i kamile nefs-i salih. Nakşilerde olan da nedir? Kalp, ruh, sır, hafi, ahba, nefis, zikikül, zikü sultanı, nefü, ispat ve murakaba. Bunlar birbirlerini tamamlarlar. Yalnız bu dediğimiz kalbini zikreden ilk başlayan, ruhunu zikreden yolunu biraz daha kat etmiş derken nefsimizin mertebelerini geçmek ve ahlakımızın güzelliği ile alakalıdır.
Aleyhissalatu vesselam Efendimiz'in ruh tayyibelerine ehlinin ashabına, peygamberan nizam ve piran nizam ve bütün geçmişlerimizin ruhları için, El Fatiha.
Kaynak: Genel
Müminin Boş Zamanı Yok ve Manevi Gelişim | Mihmandar