Sayın dinişlerimiz sizleri Allah'ın selamıyla selamlıyoruz. Müellifimiz muhterem Ali Ramazan Dinç Efendinin Aranan Kimlik kitabından bölümler paylaşmaya devam ediyoruz. Bugünkü konu başlığımız seyahat. Allah'ımızın yüce kudretidir ancak gördüklerimiz. Ekseriyetle yolculuğumuz hava yoluyla olmaktaydı. Bu sefer doğuya hususi arabayla gittik. Geçtiğimiz yerde dağların, taşların, semavat ve arzın o güzellikleri, Rabbimizin yüce nimetlerini, bütün mahlukat, kuşların cıvıl cıvıl ötüşü hep Rabbimizin kudretini gösteriyordu. Bir yazı okumuştum. Orada kötülükten, isyandan iyiliğe dönen, ibadet ve taate dönen birisi şunu söylüyordu. Ben artık günaha veda ettim. İbadet ve taate başladım. Öyle bir haldeyim ki baktığın dağ ve taş, semavat ve arz gözümü yaşla dolduruyor.
Bu Rabbi Zülcelal'imize dönüş ne büyük bir nimetmiş ki bir karıncaya dahi baksam herhangi bir mahluku temaşa etsem benim gönlüme ilahi bir sevgi doluyor. Bunun gibi Rabb'ımızın lütuf ve keremi olarak akan sulardan tutun öten kuşlara her şey insana bambaşka bir zevk veriyor. Tabii bu zevk maddi olan bir zevk değildi. Bu ruhani bir zevkti. Manevi bir zevkti. Çünkü eserden müessire geçirecek olursa baktığımız eşyada onu yaratan Mevla'yı müşahede gibi bir hal olacak olursa insanın hali değişiyor. Bir kimse yolculuktan döndüğü zaman üstadımız yediğin içtiğin hep senin olsun, gördüğün güzellerden anlat derdi. Şunu kastediyordu bununla. Yemeniz içmeniz, maddi zevkiniz bir tarafa sohbet ettiğiniz, konuştuğunuz görüştüğünüz hayırlı kimselerden bahsedin diyordu. Bizim de bu yolculuğumuzda ilkbaharlarla yaz arası sayılır. Her taraf yemyeşildi.
Orada tabiat bizim beldelere göre hemen hemen bir ay kadar geç uyanır. Bambaşka bir güzellik arz ediyordu o dağlar, o ovalar. Ne bileyim tarif edemeyeceğimiz o güzellikler. Dağa bakınca Allah'ım bu dağ istikameti gösteriyor ne yel ne sel bunu alıp götürüyor ne nefsin seli ne de şeytanın yeli bizi Allah'ımızdan alıkoymasın, düşüncelerini insanın gönlüne getiriyordu. O akan sular gözün nurunu arttırır hiç şüphesiz. O sular devamlı akıyor da bizim gözümüzden yaşlar niçin akmıyor, Kalbimizden manevi doğuşlar neden zuhur etmiyor diyor insan yerine göre. Hepsi şurada dursun. Her gidişimizde Doğubeyazıt'ta Ahmed-i Hani Hazretlerini ziyaret etmenin tadı tarif edilemez. Çünkü Said-i Nursi üstadımız bulunduğu yerden onun kabrine açılan pencere vasıtasıyla Rabbimizin lütuf ve keremi ve ihsanı olarak yillarca ruhani ve manevi zevk aldığını, istifade ettiğini söyler. Ahmed-i Hani Hazretlerine geldik.
Huzuruna girer girmez insanda bir ağırlık, bir vakar hali zuhur ediyor. Arifanı ilahi vardığınız yerlerde enbiya kabri olur, evliya kabri olur onların halleriyle halleniniz, buyurdularlardı. Bir ağırlık bir huzur meydana geliyor. Bu tarif edilemez bunu ifade etmek güç. Beytullah'ın Kabe-i Muazzama'nın imamlarından Abdurrahman Süreyşi'ye diyorlar ki efendim siz namaz kıldırırken ara ara ağlamaklı bir hal zuhur ediyor ve ağlıyorsunuz. Bunun sebebi nedir? Onun vermiş olduğu cevap şu. Anlatılamaz. Gerçekten o zevk anlatılamaz. Tarif edilemez. Necip Fazıl inançsız bir kişiyle konuşurken o diyor ki, haydi Necip bana Allah'ı göster. Necip Fazıl da soruyor. Şu anda ne yiyorsun? Et. Ne duyuyorsun? Lezzet. Tarif et deyince o kişi ancak tadılır diyor. Bu gibi hak dostlarının huzurunda bulunmak ancak tadılır. Çünkü tasavvuf kitaplarında şu ifade geçer. Tatmayan bilmez.
Bizim bildiğimizden değil ama büyüklerimizden gördüğümüz kadarıyla hissiyatımız şu oldu. Sanki insan bu alemden çıkıyor, başka bir aleme giriyor. Bizim Buhari'ye bir yolculuğumuz oldu. Orada akşam vaktiydi. Bir yere geldik. Hiç söylemediler bize o kabrin kime ait olduğunu fakat vücudumuzda bir değişme oldu. Ziyaret yaptık. Kim bu zat dedik. İmam Buhari Hazretleri dediler. Gerçekten arkadaşlarımızın hemen hemen hepsinde şu hal meydana geldi. Bu dünya gözümüzde basitleşti. Efendimiz aleyhissalatü vesselamın ifadesiyle bir cife gibi göründü. Gönüller ulvi aleme, Mevla'ya yöneldi. Ahmed-i Hani Hazretlerini ziyaret edip ayrıldıktan sonra bu neşe bu huzur içerisinde Ebul Hasan-ı Harakani Hazretlerini ziyarete gittik. Kuran-ı Azimüşşan'da Nur suresinde Cenab-ı Hak dokunmasan da yanacaktı diye buyuruyor. Ehlullah için söylüyorum.
Onlara emrederek onlar gibi yaşama arzu ve isteğiyle ifade ediyorum. Kişi namaz kılmak için niyet etse, Kuran okumaya, zikrullah yapmaya niyet etse ve ehlullahın huzuruna gerek dünyada gerek ahirette varmayı murat etse daha girmeden onun ruhani güzelliği kalpte belirdiği gibi bedende de meydana geliyor. Çünkü Cenab-ı Hak Allah'ın zikriyle kalpler ve deriler yumuşar diye buyuruyor, Zümer suresinde. Daha varmadan insanı ilahi bir huzur kaplıyor. Evliya Camii deniyor. Oraya girdik. Kabri saadetine vardık. Onun Cenab-ı Hakk'a olan aşkını, muhabbetini, takvasını, verasını mukarrebun kul oluşunu, velayetini vesile kılarak afımızı talep ettik Cenab-ı Hak'tan. Tabii anlatılması mümkün değil. Diğer yerlerden gelen kardeşlerimizle de orada görüşme hasıl oldu. Ondan sonra tekrar misafir olduğumuz eve döndük. Ondan sonra Taha Hakkari Hazretlerini ziyaret için yola çıktık. Büyüklerimizden çok duyduk.
Hem kitaplarda da mevcut. Biraz az bilgi verilmesine rağmen üstazı alimizden duyduğumuz birçok güzellikleri hatırımızda Tahael Hariri hazretlerinin bizzat mürşidi aleyhissalatü vesselam efendimiz. Buyuruyorlar ki Tahael Hakkari ile de görüşün. Anlaşıyorlar. Bir mekanda bir araya gelmek üzere ahdediyorlar. Taha Hakkari Hazretleri o beldeye önceden geliyor. Taha Hariri Hazretleri bir müddet sonra iştirak ediyor. Fakat Taha Hareri Hazretleri içeri girmiyor. Kapının önünde bekliyor. Taha Hakkari Hazretleri'nin müridlerinin bir kısmının gönlüne Efendi Hazretleri onu istikbal etmedi. Ayağa kalkıp karşılamadı da onun için girmiyor düşüncesi geliyor. Sonra haber veriliyor. Tahal Hakkari Hazretleri hemen karşılamak için ayağa kalkıyor. Tahal Hareri Hazretleri diyor ki, efendim bir dakika, evlatlarınızın gönlüne sahip olun. Kapı önünde bir müddet duruşumu sizin istikbal etmediğinize hamlettiler.
Halbuki ben meleklerin içeriği tamamen doldurduğunu gördüm. Onları rahatsız etmemek için girmedim der ve sonra karşılamak, bir araya gelmek, sohbet ve muhabbet hasıl olur. Şemdinliye geliyorsunuz. On iki kilometre, Allahu alem. Ötede çok dağlar aşıyorsunuz. Çok yükseklere çıkıp tekrar aşağılara iniyorsunuz. Fakat aşktan mıdır, muhabbetten midir, sevgiden midir bilmiyorum. O dağlar o taşlar size bambaşka bir zevk veriyor. Gönlünüz bambaşka bir aleme gidiyor. Nihayet beldesine ulaştık Taha Hakkari hazretlerinin. Bir abdest hazırlığı için yanı başlarında bulunan bir haneden rica ettik. İzin istedik. Müsaade ettiler. Abdest aldık. Namazı kıldık. Ev sahibi genç çay hazırladık, dedi. Bir müddet durdu. Ondan sonra yemek de hazırladık, dedi. Bir müddet sonra baktı baktı, dedi ki, ben sizi misafir edeceğim. Bundan hemen hemen otuz bir sene önce ziyarete gitmiştim Taha Hakkari Hazretlerini.
Tabii biraz değişmiş oralar. Onun sohbet ettiği yer vardı bir ceviz ağacı. Yanı başından da su akıyor. Onu taşlarla çevirmişler ama bambaşka bir güzellik vardı. Şimdiyse oraları hep betonla istirahat yeri yapmışlar. O tadı o lezzeti pek göremedik. Sonra dergahı uçuk vaziyetteydi. Şimdiyse yapılmış. İçeri girmek için müsaade istedik. Dediler ki anahtarı bizde değil. Ev sahibi genç, ben açarım, dedi. Açtı, içeri girdik. Çok güzel bir dergah olmuş. Çok güzel. İki kattı. Müstesna yapılmış. Müstesna dediğim, tabii olan şekli biraz olsun muhafaza edilmiş. Bir saate yakın kaldık. Yine sözümüzün başında dediğimiz gibi zevki tarif edilemez. Sonra bir hayli yukarıya doğru çıktık. Oturduk. Taha Hakkari Hazretleri gerçekten Allah'ımızın müstesna bir kulu, tabii cismi bir kabirdedir ama ruhu ulvi alemlerdedir.
Ruhuna okunduğu zaman da elbette ki biz bilemeyiz ama büyüklerimiz müşahede ederler, ruhaniyetleri gelir. Esad Erbili hazretlerinin kabrine giden bir cemaatin içinde Kayseri'den Gazz oğlu İbrahim Efendi de var. Yasin-i Şerif okuyunca hem Esad Erbili hazretlerinin hem halifelerinin ruhaniyeti süzülerek gelirler. Derler ki biz Allah Celle Celalühu'nun katındaız. Siz bizim ruhumuza okuduğunuz için geldik. Ziyaretlerimiz yapıldı. Ayrıldık. Bir de hayatta olan kardeşlerimizi söyleyecek olursak eski dostlarda vefa var, buyruluyor. Gerçekten Hacı Hasan efendimizi kudsu sirruhu görmüş, sohbetine oturmuş, Ondan ilahi bir zevk almış olanların hali elbette çok farklı. Bizim gibi değil. Onların hizmetleri olsun, konuşmaları olsun, oturuş ve kalkışları bunlar bile farklı. Çünkü bir yansıma var. Rabıta tarif edilirken aynileşme tabiri kullanılır. Biz de derler ki üzüm üzüme baka baka karar.
Evliyaullah'ın nur yüzüne baka baka kalbine Rabbi Zülcelalimizden inen o nurun mürşid-i kamil vasıtasıyla kalbe inmesiyle insanda bir başkalık hasıl oluyor. Nasıl oluyor derseniz nefsani haller bitiyor, artık ruhi alemden ona pencereler açılıyor. Seyir manevi yolculuk ruhta başlıyor. Bu şekilde ziyaretimizi yaptık. Bunun dışında uğradığımız yerlerde bilebildiğimiz hak dostlarını da ziyaret ederek döndük. Bunlardan hülasa bir söz söylenecek olursa şunu diyebilirim. Hemen hemen hepsinde başta Rabbi Zülcelal'imiz, enbiyayı mizan, meşayih-ı kiram hep öğüt ve nasihatlerinin başında ittekullaha Allah'tan korku derler. Mevla-ı Zülcelal'den korkup başta küfür, şirk, nifak bundan kurtulmak. Sonra büyük günah ve küçük günahtan sıyrılmak. Allah'tan gayrı düşünceleri atmak. Birinci tavsiyeleri Allah'tan kork ve sonra ikinci olarak sabredin. Bela ve musibete sabredin. İbadet ve taat yapmaya sabredin.
İsyandan kaçmaya sabredin. Daha sonra bize tavsiye edecekleri husus şükürdür. Rabbimizin vermiş olduğu sonsuz nimetlere karşı şükredemediğimizin idraki içinde olmaktır. Halıkımız yollarından ayırmasın diyor müellifimiz muhterem Ali Ramazan Dinç Efendi. Bir başka bölümde birlikte olmak ümidiyle sizleri Allah'a ısmarlıyoruz.