Manevi Terbiye ve Ruh Arınması Yolu kaydında Adap risalesinde behçetüs seniyye diye geçer. Çok önemli olduğunu da ifade etmem lazım. Yalnız tercümeler çok mühim burada. Daha çok Abdülkadir Akçiçek, o Ali Hüsrevoğlu güzel bu tercümeler. Bu İstanbul'da Sami Sultanımız o devre Ankara'daki bir vaize Hacı Bayram Camii'nde vaiz olan Osman Şevket Yardım Edici. On iki yaşından beri ilimle…
Adap risalesinde behçetüs seniyye diye geçer. Çok önemli olduğunu da ifade etmem lazım. Yalnız tercümeler çok mühim burada. Daha çok Abdülkadir Akçiçek, o Ali Hüsrevoğlu güzel bu tercümeler. Bu İstanbul'da Sami Sultanımız o devre Ankara'daki bir vaize Hacı Bayram Camii'nde vaiz olan Osman Şevket Yardım Edici. On iki yaşından beri ilimle meşgul. Bütün diyor odam kitaplarla dolu. Sami Efendi hazretleri buyurmuş ki Osman hep kitapların dursun. Sami efendimiz efendi tabirini on beş yaşındaki çocuğa dahi kullanır. Osman Efendi, adap risalesi oku. Oku da demez. Osman Efendi adap Risalesi okuyalım. Öyle bir edep, öyle bir ahlak var bunda. O da Türkçe kitaplardan pek okumadan haz duymuyor. Üstadımıza haber göndermişler. Hasan Efendi de bulunur. Efendimiz göndermişler. Adap risalesi hale göre değişir. Hangi halde isek o hale göre ondan mana çıkar. Canım, yazılmış. Onun gibi ne kitaplar var?
Edebi dünya vesaire dolu ahlak kitapları var. Evet güzel, Hepsi güzel. Yalnız işaret olunduğu için önemli. Bak diyorum ki dikkat edelim. Halimize göre değişir. Okuyanın haline göre değişir. Demek ki o kitap, kitap ledünni ilimle yazılmış olmalı ki bu ifade ediliyor. Boşuna değil. Açardı mesela mürşid-i kamilimiz bir cümlesi ile sohbet tamam olurdu. Mesela usulsüzlük usulsüzlüktür diye bir tabir geçer orada. Usulsüzlük usulsüzlüktür. Yani usulünü bilmezse insan bir işin gelişeceği yere maksat ve gayeye ulaşamaz. Bunun için bütün ilimlerde usul çok mühimdir. Mesela tefsir yapılır. Yapılır ama bunun yanında beyan, bedi, daha nasip, mensup, nüzul sebepleri, o kelimelerin ifade ediliş tarzı çok yani bu bir ilim artık. Usulü bilmece. Mesela tefsir okuyorsak öyle. Hadis okuyorsak öyle. Fıkıh okuyorsak öyle. Bunun için ulema-i kiram mühim.
Bilmeyenimiz olursa üstünkörü geçer der ki doğru insanlar var. Öyle değil. Bu ilim ehlini bulmak zor. Bak kendi kasabada olduğu için söyleyeceğim kasabamızda. Bir Hasan hocayı bulamazsınız. Onun vaazı dinlenirdi mesela. Kimse anlayamazdı öyle. Anlayamaz. Çünkü ilmi seviyesi çok yüksek ve hocamızı anlayan yoktu zaten. Seviyesi yüksek. Bütün ilimlerde usulü çok güzel biliyordu. Öyle ilerledi ki Cenabı hak ruhunu şad eylesin. Tasavvufi eserlere dönmeye başladı. Okudu mesela. Biz ondan işitiyorduk. Bir fetva verebilmek için muteber beş. Fıkıh kitabı mütalaa edilecek ki fetva verilebilsin diye. İşte el ihtiyar deriz, el hidayete deriz vesaire var tabii. Bunlardan muteber olanlardan ama aslına iniyordu. Size bir hadiseyi anlatayım. Tabii geçmiş zamanda ulemai kiram pek çok. Elhamdülillah. Zaten hayat vermişler. Ulemai kiramın bulunmaması insanların Allah korusun elimizde eser. Burada diye.
Manevi Terbiye ve Ruh Arınması Yolu kaydında Adap risalesinde behçetüs seniyye diye geçer. Çok önemli olduğunu da ifade etmem lazım. Yalnız tercümeler çok mühim burada. Daha çok Abdülkadir Akçiçek, o Ali Hüsrevoğlu güzel bu tercümeler. Bu İstanbul'da Sami Sultanımız o devre Ankara'daki bir vaize Hacı Bayram Camii'nde vaiz olan Osman Şevket Yardım Edici. On iki yaşından beri ilimle…
Bu ses kaydının kaynağı kim?
Genel
Bu ses kaydı nasıl dinlenir?
Kayıt ücretsiz dinlenebilir; 12 konu başlığındaki zaman bağlantıları ilgili bölümü doğrudan başlatır.
Eğer buyruluyor alimler olmasa insanlar kelpehim, hayvan gibi olur. Haşa, yüz bin kere haşa. Ne miras hususu bilinir. İlmi feraiz, ilk kaldırılacak ilim o bileni çok az. Elhamdülillah evlatlarına bu bilgiyi vermişler ki çok seviniyorum ona. Çok seviniyorum. İlmi feraiz de çok güzel. Mesela anneye ne kadar düşer? Babaya ne kadar düşer? Toruna ne kadar düşer? Dayıya ne kadar düşer? Teyzeye ne kadar? Halaya ne kadar? Bu mühim bir ilim. Bak burada bir hoca kardeşimiz vardı. O bilirdi. Bak vefat etti. Nasıl bulacaksınız şimdi onu? Mühim. Ondan sonra kıymetli hocamız tasavvufi mesaiye meselelere döndü. Ondan sonra dedi zaten ilim ayağımıza bir bağlamış hakikati görememişiz diye. Ama temelini ilim olarak oturttu. Mühim olan bu. İlmi olmayana Cenabı hak velayet de vermez. Çok önemli. Burada bir cenaze konusuydu. Onu anlatacağım bir husustu inşallah.
Cenaze işte kerahat vaktiydi, bilmem falan olmaz. Üstadımız hazretleri öyle deliller sıraladı ki hocamız dedi ki efendim daha ne diyeceksin? Daha ne diyeceksin efendim dedi. Daha ne diyeceksin? Bütün ilmi delilleri ortaya koydun. Daha çok. Adına da vaaz-u nasihatte bulunuyorlar. Va-u nasihatinde oranın imamı olan bir kimse diyor ki Hasan Efendi anlatıyor ama menkıbelerden çok anlatıyor fıkhi konulara girmiyor bunu nasıl olduysa duymuş Efendimiz gusülden başlamış. Üç tane farzı var. Bununla tamamlanamaz. On bir tane esas bunda gereklidir. Bu kadınların küpelerine kadar, oraya pamuk ipliğin geçirilmesine kadar af kuyruğunu anlatamam, değişik düşüncelere daldırır diye endişelerim diyemem. Sonra kulağın tavanları, kimsenin hatırine gelmez oraya, Mesai? İmam efendi, vazı müteakiben. Efendim siz kendi mevzularınıza dönseniz, biz bu fıkhi konuyu işliyoruz.
Allah'ımız onları gönderirken her şeyiyle donatarak gönderiyor. Sadece bir yönüyle değil. Her şeyiyle. Mesela zannedilir ki postun üzerinde doksan dokuzluk tesbihat, o doksan dokuzluk tesbihat onu idari noktada da, siyasi noktada da geliştirir. Çünkü siyasetin adile ve zalime olan yönleri vardır. İbni Abidin Hazretleri ele alıyor onu. Çok önemli. Siyaset kelimesi önemli zaten. Onun için diyorlar ki büyüklerimiz kapalı sandık gibi kodu gitti. On bir esas Hızır aleyhisselamdan alıyor. On bir tane esas yaşamamız lazım. Her biri bir kaide, umde, esas. Mesela bir nazar ber kadem, o Farsça tabirlerde tabii ayağının üzerine basarak, bakarak gitmek. Bu sadece gözünü sağa sola gezdirmeme anlamına da değil. Gönül alemine dönme manasını taşır.
Nazar ber kadın, ayağının ucuna bakarak yani başkasının, Allah korusun, mühim olmayan, görülmesi muvafık olmayan yerlere bakmamak, bunun yanında gözü de israf etmemektir. Asıl bu vurgulanıyor. Göz ne israf olacak ki? Biz ashabına Yeyiniz içiniz israf etmeyiniz. Bunu bile anlamıyoruz. Ne demek bu? Yeyiniz içiniz israf etmeyiniz. Ekmeklerin arta kalan kısmını alıp da çöp tenekelerine koyun demek değildir bu. Bu yediğiniz içtiğinizle Allah'a isyan etmemek demek. Yediğiniz içtiğinizle kulluk vazifesini yerine getirmek demek. Biraz önce kardeşimizle görüşüyordum. Kardeşim dedim. Bizim talimimizde bulunan hocalar, hocalarımız diyeyim. Yerine göre diyanet reisi. Yerine göre dekan. Yerine göre rektör, profesör sahasında uzman. Evet, faydalanmamak mümkün değil. Ama dedim mürşidi kamillerimizi görmesek biz yerin dibine batmışız. Eğer onları görmeseydik hafta sonunu iple çekiyorduk.
Mürşidimizin o yapmış olduğu sohbet değil. O sohbet o anlatmakla bitmez. O sohbetine gelecek insanların gönlüne gelmeden önce Cenabı hakk'ın lütfettiği ilhamat, geceleri meşgul. Ben bir mürşid-i kamilin huzuruna varacağım diye geceleri bile ihya oluyor. Daha gelmeden önce alacağını alıyor. Onun mübarek huzurunda bulunmanın vermiş olduğu bize getirileri onun lütuf ve ihsanı Cenabı hakk'ın tarif edilemez. Bunu bilen bilir. Bir doktor gelirdi. Kayseri'den bu Sani Sultanımızı da çok iyi tanırdı. Kendi arkadaş gruplarından sayılır müstazımızı. Efendim diyordu, akümü bir aylık dolduruyorum. Sizin huzurunuzda bir aylık akü doluyor. Bir aydan sonra geliyorum, tekrar dolduruyorum. O ne aküsüydü acaba doldurulan gönül aküsü? İçine verilen bir nur. Niye biz alamadık? Bir şey diyemem ben. Vericiler çok kuvvetli, vericiler çok kuvvetli.
Bak İstanbul'da bütün vericileri bir yerde toplarlar, bütün toplarlar ama çok muazzam. Bir direkte toplarlar. Onun birçok başka hizmetleri de var. Çok kuvvetli ama o bazen gacırt olur gucırt olur, gösterimlerinde ne de yarı gösterir, yarı göstermez. Onlar tamamen bitiyor. Çünkü verici kuvvetli. Allah'ımızın lütuf ve kereminden gelen o vericiler, Artık bunu gönlümüz anlasın, biz sizden tabi fayda alacağız. Kim Resulullah'a itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur, bundan büyük bir verici olamaz. Beni sevdiklerini iddia edenlere söyle habibim sana tabi olsunlar. Razay Pak-i Nebi ile Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizin böyle bir heyecan anı oldu. Kuşluk vaktiydi Allahu alem ayağa kalktı dedi ki siz aleyhissalatu vesselam efendimizin kabri saadetini nasıl görüyorsunuz? Bizim gibi gözü bağlılar değil de göz açıklar biliyor tabii. Tarih buyurdu.
Oranın nasıl merdivenlerinin olduğunu onlara kadar haber verdi. Kristaller ne kadar? Manevi kristal. Bu kristal değil o. 0 asılı da orada yanıyor da değil. Oraya asılmış. Böyle kristalli lambalar ışıklar. O Allah'ımızın vermiş olduğu Tahrim Suresindeki son sahifesindeki Ayet-i Celileler. Buradaki ışık o. 0 Kebandan, Hirfanlıdan gelen tribünlerden vesairlerden, enerji kaynaklarından, sudan, o levhalardan gelen ışık değil o. Gönülden gelen ışıklar o. Efendim sırf orada mı yanacak? Burada da yanıyor da Allah şu gözlerimizi atsın, burada da yanıyor. Böyle kaldık işte. Hacı Hasan efendimiz, Hacı Hasan efendimiz, Hacı Hasan efendimiz dediğimizin bir, iki yönü var. Bir görünen tarafı var, bir de görünmeyen tarafı var. İşte asıl orayı göremedik biz. Niye göremedik biz? Severdik, gelirdik. Bak siz bağında bahçesinde hep bulundunuz yapısında her şeyinde. Niye orayı göremedik?
Böyle sarraflar olur, sarraflar. Böyle vitrine koydu altın olur vesair olur. Takılar olur. Bir de onun şifreli sandığımı diyelim, ona ne diyelim? Dolabı olur, oraya kur. Orada o altınla neyle ölçülemeyecek, çok yüksek değerde kıymete haiz neler olur? Eşya olur, zümrüt. Mesela bir tanesi bir taş buldu içerisinde, zümrüt çıktı, dediler ki adam zengin oldu. Yakup onu alır da vitrine kor mu? Bak el arabasında bile satış yapılıyor. O el arabasındaki satış değil o. Onun için buyuruyordu ki inşallah birkaç defa gelirsiniz, evrat ve ezkarınızı alırsınız. Yani bu mal öyle ucuz. Kırık leblebiymiş. Harnuk mu derler, ne derlerse, keçiboynuzu bilmem filan, o satılmıyor orada. Oradaki satılan mişkat-ı nübüvvet nuru İmamı Gazali rahmetullah Ali Hazretlerinin ifade ettiği gibi onu dahi bu günahkar kardeşiniz anlayamadı. O aldığımız dersi de anlayamadı. Böyle gitmeyelim işte.
Onların gönül pazarı, gönül pazarı. Diyeceğim bu. Görünen o. Görünen hep hayalledik. Kürsüde vaaz eder, konuşur. Acaba onun görünmeyen iç alemini nasıl bileceğiz? Bak, Mevlana'mızı iki şekilde anlatırlar. Bir görünen Mevlana, bir de görünmeyen Mevlana derler. Şimdi görünen Mevlana nedir? Yirmi altı bin beytini görüyoruz. Ama o beyitteki esrarı kim görüyor? Onu Şemsi Tebrizi görüyor. Onu ona mahrem olanlar görüyor. Tefsir görüyoruz, hadis görüyoruz. Bunun biz zahirini görüyoruz. Çünkü Kuran-ı Kerim yedi batın, yetmiş batın, hatta daha derin. Onu görmek iç gözleri ile alakalı olandır. İç gözleri ile alakalı olandır. Ancak o şekilde görülebiliyor. Şimdi o zaman hocaların çok olduğu bir vakit. Bir miras meselesi, miras meselesi. Onu mütalaa ediyorlar, toplanmışlar hocalar ama bir türlü çıkaramamışlar, çıkaramamışlar. Burada üst taraflarda yaylalar var. Suları da çok soğuk.
Oraya başını bir daldırmış suya. Sıcakta bir gülmüş demek ki yaz günü. Şöyle bir kafa açılmış, oturmuş, kitabı tekrar açmış. Beş hoca, on hoca neyse artık. Onların çıkaramadığı konuyu orada sadece bir atıf vao, atıf vao. Onunla çözmüş çıkarmış. İşte bizim asıl kıtlığımız bu noktada. Öyle patates de soğan da değil. Asıl kıtlık bu noktada. Eğer buna dikkat etsek biz manevi ve ruhani kıtlığı gidersek Allah'ımız lütfunu ve ihsanını yağdıracak. Bakın hep bu hastalık konuşuluyor, açarsınız haberleri. Yarısı bu hastalıktan. Aşı şurada bulundu, aşı bulundu ama mutasyona uğruyor. İşte onu da engelleyecek nasıl bulacağız? İngiltere'de şöyle, Fransa'da şöyle, Çin'de şöyle vesaire. Memleketlerde şöyle. Hiç şu aşıya dikkat etmedik biz. Evet buna dikkat edeceğiz insan. Tedavi buyruluyor. Tedavi olunuz ama asıl aşıyı yakalayamadı. Onu yakalasak zaten bunlar olmazdı.
Diyanet teşkilatımızın okumuş olduğu hutbede bu verildi. Bak oradan alarak söylüyorum. Essence. Bütün manevi dertlerimiz için geçerli olan bir devadır bu. Siz kendi nefsinizde olanı değiştirmedikçe Allah sizi değiştirmez. Yani insan hayatı çok engebelidir. Bazen inişli, bazen çıkışlı, artısı var, eksisi var. İnsan her anı bir olmaz. Hep böyle neşeli an olmaz. Yerine göre üzüntülü an da olur. Kederde an olur. Böyle insanlardan da uzaklaşmaya çalışır. Olur insanların bütün başına gelecek hallerdir bunlar. Burada bütün devaedir? Kendi nefsimizde olanı değiştirmedikçe Allah bizi değiştirmez. Biz bir kere Rabbi Zülcelal'in istediği şekilde olmadıkça Aleyhisselatu Vesselam Efendimizin zor. Bu vericiler neydi? Vericiler başta öyle bir verici ki biz buraya nasıl girdik bilmiyorum. Rabbimizin izinliğiyle bu verici bitmez. Bazen böyle telefonlarda da oluyor.
Diğer ek elektronik aletlerde de oluyor. E çekmiyor bir türlü. Bakıyorsunuz, yerine göre mühim işleriniz de oluyor. Basıyorsunuz, çekmiyor. Karşıdaki durup kalıyor ya. Bu niye, ne oldu, niye bir türlü cevap vermiyor, çekmiyor. Bakıyoruz ki bir dağ. Dağlar o vericiyi almaya mani dağların arasında kalmışız, çekmiyor. Şimdi biz dağların arasından kurtulur da bir düze çıkarsak, o zaman istifade edeceğiz. Yoksa bizi uyarmayan hiçbir şey yok. Böyle bir Rabbi Zülcelal'imiz varken artık azameti ilahiyesi tarife sığmaz. Kendisini nasıl vasfediyorsa öyledir. Yağdırıyor. Hani biz göremiyoruz. Bu gözler görmez onu. Hani ne yağıyor? Hani ne? Yani pencerenin perdesini çekmişsek ondan haberdar olamayız. Işık vurmaz içeri. Yoksa güneş var. Güneş var ama biz karanlıkta kalıyoruz. Evde oturuyoruz ama gündüz bile karanlık. Niye? Lambaya. Şöyle bir elimizi götürüp elektriğin düğmesine basmadığımız için.
Efendim bir türlü gündüz olduğu halde güneş vurmuyor, bulut önüne gelmiş. Bunların hepsinin mecmuu nefsimizin arzularıdır. Bunu geçmediğimiz için bak bahçe işleri ile meşgul olmaya başladılar. Bir kısmı başladı. Bağların budamasıdır nedir yapılıyor. Yalnız o bağlarda bahçelerde bir temizlik yapılıyor baştan. Temizlik yapılıyor. Ondan sonra ekim dikim. Yani bize mürşidi kamillerimiz vermiş olduğu evradı ile ezkariyle şu günün temizliğini yapın diyor. Tabii sandalyelerin üzerinde, yatağın içinde, ondan sonra elde tesbih yolda nasıl temizlik olacak? Şöyle temiz bir seccadenin üzerinde. Rabbim beni müşahede ediyor diye okumadıkça nasıl olacak? Nasıl olur bu? Bütün taatlerimizde de öyle. Gerçekten çok büyük bir değeri kaybettik dediğim o verici devam ediyor ama alıcılardan olamadığımız için Allah'ımız kaybedenlerden etmesin. Atması benden değmesi senden demeleri boşuna değilmiş.
Yapılan vazifeler, manevi vazifeler, Allah'ımıza olan kulluk görevlerimiz bu dinen tarzda olmadığı için üstünkörü geçile geçile geçile işte bu kadar yapıyoruz. Bu tembelliklerle bu kadar gidiyor işte. Kitaplarında büyüklerimizin bu eserlerde şu tabir kullanılmış. Kibrit-i ahmer tabirini kullanıyorlar. Bu kırmızı kibrit demek eskiden, pek bulunmazmış. Hayırlı kimseler için böyle ender, seçkin. Kibrit-i ahmer, kırmızı kibrit. Çok hatırıma neler geliyor? Yani kürsüde üstadımızın konuşurken bir daha bizi bulamazsınız dediklerini hep hikaye gibi geldi o. Sizin mahallenizde dediğim şuydu. O Abdülhalık ve Gozdevani hazretlerinin Hızır aleyhisselamdan almış olduğu on bir esas, bir tanesin dedik zaten.
Nazar ber kadem, ayaklarımızın üzerine basarak yok bakarak yürümek ki bu şunun gelini şunun kızı şunun varlığı şunun yokluğu şunun altınuydu gümüşüydü nereye gitti o kadar altınlardı bilmem filandı. Bunlarla meşgul olmayın diyor. Ne biliyorsun? İki taraf dinlenmeden verilen hüküm yanlıştır. Mesela çoğumuzun bakıyorum bu bilen insanlarımızda bile var. Araları bozuk. Birbirlerine ters duruyor. Niye? Duydum diyor. Bana şöyle demiş. Ya sen onu dinledin mi? Sen de onu dinle bakalım. Cehalet bu hale getiriyor. Ne oldu? Niye öylesin? Canım ben zannediyorum ki budur. Zanla hareket edilmeyeceğini Cenabı Hak hep bunları Hucurat suresi, bir ismi de Edep suresidir haber veriyor Cenabı Hak. Hucurat suresine, Edep suresi de demişlerdi. Eshamle. Duydum diyor. Duydum demeyi Allah'ımız izah buyuruyor. Duydum. Neyi duyduk? Tabii kulaklarımız hak sözleri dinlemeye dinlemeye paslanıyor. Duyduk diyoruz.
Halbuki bu Ayet-i Celileyi duysa onu diyemeyiz. Eshamule ince eküm fasikun bine nebeyin. Fasık size bir haberle geldiği zaman fetebeyyunu, araştırınız bu yoktu abi. Çoğu öyle yazık yani memleketimize. Ülkemiz çok güzel bizim şehit kanlarıyla sulanmış bir ülke bura. Şuheda fışkıracak toprağını sıksan Şuheda. Bak Çanakkale zaferi konuşuluyor. Öyle boşuna kazanılmaz o zafer. Şu anlattıklarımızı yerine getirerek kendi nefislerinde olanı değiştirmiş, Rabbimizin ahlakı ilahiyesiyle ahlaklanmış, Aleyhissalatü Vesselam Efendimizin ahlakıyla, büyüklerimizin edebiyle edeplenmişler de öyle kazanılmış oraya kendiliğinden kazanılmaz o zafer. Mümkün değil. Gayrimüslimler diyor zaten akıl alacak bir şey değil diyorlar. Onlar kendileri söylüyor. Bunu diyor akıl almaz diyorlar. Akıl alacak bir hal değil, ilahi bir güç. Rabbimize tam manasıyla teslimiyetin gereği olmuştur.
Burada başladığımız kendimizi gözetleme, o alıcı vericiler çok önemli. Allah'ımızın kitabının neler verdiği. Mesela öyle veriyor ki Mevla-yı Zülcelal anlamını bilmiyor. Bir gayrimüslim diyelim. Anlamını bilmiyor ama Kuran-ı Kerim'deki o mucizevi halden etkilenerek iman ediyor. Tutup kalıyor. Valide Sultan Camii var. Valide Sultan Camii. Ezan okunuyor. O ezanı okuyan kimse ne kadar ihlaslı ve güzel bir şekilde okuyorsa tren bile dururmuş. Tren bile ezanı dinleyelim diye dururlarmış. Onu yaptıran anamızı iltiha ettikten sonra ahirete göçtükten sonra rüyada görüyorlar. Ne haldesin anne diye. Hiçbir halim beni kurtarmadı da diyor. Ezana çok saygım vardı diyor. Ezana diyor. Ezan okundu mu diyor böyle Rabbimizin davetidir. Böyle dinlerdim diyor. Dinlerdim. Bununla diyor Cenabı hak bana lütufta bulundu. İhsan'da bulundu. Demek büyük bir saygı, büyük bir edep, ahlakla hasıl oluyor.
Recabe, haresehu ve hafifillahu korumak, muhafaza etme manasınadır murakabe kelimesini. Rakabehu, haresehu. Yani korumak, muhafaza etmek. Rakaballahu fiameli. Allahu Zülcelal'in amellerimizi gözetlemesi. Hafehu ve Haşiyehu. Ona karşı büyük bir saygının içerisinde olmak. Hafehu, ondan çekinmek. Korkup saygı duymaktır. El murakeme, Sevgili efendimiz vahim. Düşünüyorum o gözlerini bile hizmet için kitap yazan, o kitapları yazarken gözünü kaybeden Sami sultanımız. Nasıl uğraşmış bunları bize temin edebilmek için? Diyoruz üç ayları geçiyor. Recep I Şerif, Şaban I Şerif. Acaba ahlakımızdan hangisini kötü ahlaktan terk edip de güzel ahlaka boyanabildik? Efendilerimiz, vericilerimiz bunu sağlamaya çalışıyordu. Artık haftası ay yılı geçti. Hangi letaifi geçebilip de böyle yuhrichu mina ulumati ile nur. Onlar karanlıklardan Nuraca hangisini elde ettik?
Bu derde mi düştük yoksa bağın bahçenin aldığımız maaşın bilmem filan rahatlığın içerisinde daha bir rahatlığımı düşündük. Emin ol bizim halimiz bu. Rahatlığın içerisinde daha da bir rahat olmak. Hiç böyle daha bir sıkıntı da var. Meşakkat içinde olan var. O Suriye'deki kardeşlerimiz bak kış gününü geçiriyoruz. Bir gün elektrik kesilse doğal gaz, onunla ısınma olmasa çocuklar titreyip ölecekti diyoruz orada çamurun içerisinde onlar. Daha neler neler. Halimiz bu. Bakıyorum da çırpınmış mürşid-i kamillerimiz. Gerçekten çırpınmış. Hiya ilmü'l garp bir gurbil hak teala. Hak Teala'nın yakınlığını gönlün bilmesidir. Ben efendimize hep hatırladım burada üstadımızı. Konuştu konuştu. Balık bilmezse yani Halık, yani balık bilmezse Halık bilir diye. O terlerin içerisinde kaldığını tez mi unuttuk? Hemen mi unuttuk? Hemen mi unuttuk?
Efendimizin o elbiselerinin bütün terler içerisinde kaldığını, şunları temin edin evladım öldükten sonra olmaz diye çırpındıklarını. Ye muratü sırri limüla Hazretili hak. Fikülli lahvatin ve lakuva. Her an demek bu. Öyle dakika nerede deyin? Her an her saat diyelim. Her adım her göz açıp yumuncaya kadar ki vakitte gönül alemimizi gözetlemek. Acaba benim kalbim ne halde? Şimdi kiloyu eritmek için yürüyüşler yapıyoruz. Ondan sonra bir akşam tartılıyoruz. Bir de sabah tartılıyoruz kilom nereye geldi diye. Acaba Allah'ımızın muhabbet kilosu kalbimizde ne kadar? Resul'ün ne kadar Sallallahu Aleyhi ve Sellem? Asıl ona bakacağız. Zaten ona bakarsan yürümeye bile gerek kalmaz. Neden gerek kalmayacak? Çünkü daha yemeğe arzulu iken acıkmadan oturmayın arzulu iken de terk edin her şey var ama biz inşallah dikkat ederiz bu murakabe hali hakikat ehillerinin ilk halleridir.
Biz daha besmele çekemedik ki bu işte ilk halimiz murakabe, yedi kat sema yok bileceğiz. Kalbimizi arşı azamın altına koyacağız. İnşallah hasıl olur ama çalışırsın. El murakabe. Böyle yakin, kesin inanç bu, kesin inanç. Bu nazarla, bu haliyle görülmeyen alemleri seyretmek demek ki varmış. Şimdi bu gözlerimiz görüyor işte bu dış alemi görüyoruz. Demek ki iç gözleri de görünmeyen alemleri görüyor. Tam bir maksat ister, bir gaye ister. Gayesi olacak ki insanın çaba gösterebilelim, gaye ister. Şu çok sıkıntı duyduğumuz kimseler oluyor, bir gayesi var ama onlar. O gaye olmasa bu harekette bulunmaz gayesi var. Hele bizim gayemiz derseniz bir mümin olarak, bir Müslüman olarak gayemiz Allah olmayıp ne olacak ki? Hasan el Benna'nın çok güzel bir sözü var. Gayetü na. Mevla diye, belki tam bunu ifade etmiyorum ama bunu ifade ediyor, bunu söylüyorum.
El murakabe, ya ilmül abdi, bir attilairrabbi Sübhanehu ve teala aleyh. Allah'ımızın her halimizi celle celalü görüp ve gözetledi. Hye alametül hudr, huzur halinin meydana gelmesi. Şimdi bir tabir var, onu ancak siz aşinasınız tabii. Hayırlı kimselerin diyor ilk hallerini görenler sıddık olur. Son halini görenler de itiraza düşermiş. Hani öyle pek ibadet taatte görünmüyor gibi. Evet. Saatlerini yaparlar ama onlardaki taat huzur meydana gelir. Gönüllerinde Cenabı hak ile alakanın içerisinde. O sükuti halinde ona tefekkürdirler. Hani bir saatlik tefekkür, değişik şekillerde rivayetler var. Yetmiş senelik taate bedel diye de geçer mesela. O, 0 taatin içerisinde işte bütün çırpındığımız, beceridemediğim bu işte. Size anlatmakta Cenabı Hak bizleri ıslah etsin Velhamdülillahi rabbil alemin el Fatiha