Hızır aleyhisselam tarif buyurmuştur. Şu şekilde, bunun dokuz tane şartı var. Birincisi, hapsün nefs, hapsün nefs, nefesini öbeğinin altına alır. Esani likrula ilahe illallah, la, la'nın yuvarlak kısmı, kalbi içine alır vesvese ve yersiz düşünceler girmesin diye muhafazaya alınır. La'nın o yuvarlak kısmı, iki ucu da iki ucu da sağ ve sol omuzlarımızdan çıkar. İ harfi de alından çeneye kadar. Kelimesi hafide, sağ omuzumuz. Bu kısımda sağ göğsün iki parmak yukarısında olan Hafide, lehu kelimesi. Da hafi, sağ omuzdan, kalbe doğru illallah, Allah lafzı celalinin H'si yine kalbi içerisine alır tekrar muhafaza için. Nefessiz olarak üç, yedi, on bir, on yedi, yirmi bir tespihle saymadan içten sayılarak okunur. En son nefes alınacağı zaman kalpten ruha doğru Muhammedurresulullah denir. O da nefessiz tabi. İki nefes arası ilahi ente maksudi ve rudaki denir.
İlahi, ey benim Allah'ım, Allah'ım, ey Allah'ım, ente maksudi, benim kastım, arzum, niyetim, isteğim, gayem Sensin. Ben senin rızanı istiyorum der. Birincisinde hapsün nefes, nefes göbeğin altına alınır. İkinci olarak, likr-u la ilahe illallah tarif olunduğu üzere, üçüncü olarak, mülahadetin nakş, o La ilahe illallah kelime-i tayyibesi, bu sadrımıza nakş olunur. Artık bunu yapan kimse eğer rızkımız helal olursa, azalarımıza dikkat edersek, kimin huzurunda olduğumuzu bilirsek, nakşi onun belirtisi hasıl olur. Yani nuru durur, nuru. Dördüncü olarak mülahazetü'l mana. Bu içte belirir. La ilahe, Allah'tan başka hiçbir ilah yok derken Allah'ın celle celalühu dışında her şeyi nefyeder, yok eder. Bu gönülden yok etmektir. Öyle dil ile Allah'tan başka hiçbir şey yok demekle olmaz o. Onun artık kalbi bunu söylüyor. Kalbine nakş oluyor. Kalbine işleniyorum, dilinin demesine gerek yok.
Kalpte Allah'ımızın dışında her şeyin boş olduğu görülüyor. O zaman alem ile kişinin hiç münasebeti olmaz mı? Olur, olur ama hep Rabbimizin eseri olarak görür. Mesela bir kimseyi görse der ki Rabbimiz ne güzel halk buyurmuş. Efendimiz Hazretleri, kalpte sallallahu aleyhi ve sellem böyle bir kimseyi görmüştü. Buyurdular ki Cenab-ı Hak ne güzel kaş, ne güzel göz lütfetmiş. Bakın hep Rabbimize ircail diyor. Rabbimizin Halık sıfatını görüyor. Burada bir mevlitanlardan bir kimseydi. Sesi çok yüksekti. Hatta kubbe çatlatan derlermiş. Bakın ne dedi. Ne güzel ses demedi. Allah'ım ne güzel bir ses lütfetmişsin, dedi. Şimdi böyle bir kimse her anı kazançtır. Yemek yerken mesela gülüşerek, yersiz latifelerle şapır şıpır yemeler var. Bir de bak aynı o kimsede yemek yiyor ama bunu bize lütfeden Mevla'dır. Elli bin yıllık yoldan geliyor. Bunu isyana malzeme etmemem lazım.
Ona kullukta bu taamı eritmem gerekir düşüncesi ona kar getirir. Mesela tabiat biraz da bahar ayları, ortalık içermeye, ağaçlar bir müddet sonra artık yapraklanma ve çiçeğe dönüşmeye başlar. Suların sesleri, kuşların cıvıltısı kulaklara hoş gelir. İnsan der ki keşke şu bahar hiç bitmesin ama o kişi de aynı hali yer. Gördüğü tabiattaki güzellik de eserden müessire geçer. Allah'ın kış gününde tabiattan eser yoktu, kup kuruydu. Lütfettiğin yağmurlarla, güneşle her taraf bambaşka güzelliğe erişti. Dağlar yeşerdi, bağlar yeşerdi, sular coştu. Ne bileyim, tabiat bir güzelliğe büründü, ilahi bir güzelliğe. İşte ilahi bir güzelliğe demek onu kara geçer. Der ki ölü olan kalbimizi Ya Rabbi füyozatı ilahiye ile sular düşunca her taraf yaşariyor, güneş deyince her taraf hayata kavuşur.
Ya Rabbi marifetullah güneşini kalbimize vur, Füyuzat-ı İlahiye nehrini kalbimize akıt vesaire tecelliyat diyeceğiz de, bu artık daha bir derine daldırır bizi. Bunlara erişmek zaten her yaşantımızın her anına damgasını vurur o. Her zaman kardadır o. İnsanların içine karışsa da karda, ayrı yerde kalsa da. Çünkü hep Mevla onun gönlündeki Mevla. Çünkü Cenab-ı Hak bir şeye murat ettiği zaman, olmasını murat ettiği zaman ol der. O da hemen olur. Allah'ım her şey senin emri ilahiyenle bir ağaç dahi yaprağını senin emri ilahiyenin dışında düşürmez. Baktığında senin, senin hayat vermen suretiyle, çünkü sıfat-ı ilahiyedir, sübuti sıfatlarının. Sen hayat verdin ki bu gözüm görüyor. Kulağım duyuyorsa sen buna duyma hassasını ikram ettiğin için. Elim tutuyorsa tutma nimetini bahşettiğin için. Yürüyorsa ayağım öyle, bu niye götürür onu? Oğlum bana nafilelerle yaklaşır.
Gören gözü, işiten kulağı, kavralayan eli, yürüyen ayağı olur. Bu ne demek? Allah'ımızın yürüyen ayağıyla olması nur ihsan eder hep hayırlı işlerde bulunur. Ayağını hep hayırlarda kullanır. Bir de bu duyuların yanında iç duyuları vardır. Ayağını zahiren atarken Allah'ımızın ikramı olarak, onun lütfu olarak iradesiyle ben ayağımı atıyorum derken gönül ayaklarıyla da nereye atar? Gönül ayaklarıyla melekut alemine atar. Ceberut alemine atar, lahut alemine atar. O ayaklarına elimel yakine atar, aynel yakine atar, hakkal yakine atar. O ayaklarına şer'i esasa atar ayağını, ona göre hareket etmeye çalışır. Daha ötesi tarikat, gönüldeki tarikat ayağıyla da yaptığı her şeyi takva esasına göre yapmaya çalışır. Marifette ise Allah'ımızın dışında gönlünde bir şey koymaz. Hakikate doğru adım atarsa ondan başkasına da dönmez. İşte burayı çok seviyoruz.
Diyoruz ki işte dönmez deyince evinde hapis mi olur? Hayır, bu din fıtrat dini, yaratılışımıza uygun, her şey. Evliliği de var, ticareti de var vesaire. Hayatında olması gereken ne ise bunlar mevcut ama bunları dinimizin ölçüleri içerisinde yapar. İşte asıl kazanç da burada olur. Yoksa evine kapanır, bir yerde kalır manasına değil. O nefsimizin ıslahı için bir müddet halvete çekilmek en güzel bir tavırdır, bir müddet. O da böyle hep dış duyularla öyle gönül de olabilir, Allah korusun nefsani bir hal olacak olursa ondan kurtulmak için. Haydi ruhani hal, hiç böyle nefsani bir durumu yok, hayatındaki tavrında olsun. Çünkü esanı, Allahu Zülcelal'i kimse takdir edememiştir. Devamlı adım atar. Devamlı adım atar. Devamlı ileriye adım atar. Bitmez o.
0 ilahi alemdeki ayakların yürüyüşü, varılacak mekan öyle buradan işte Adana'ya kadar, Adana'dan Halep'e kadar, Halep'ten Şam-ı Şerife kadar, Şam-ı Şerif'ten Mekke'ye, Medine bu şekilde değil. Öne belirli sınıflandırılmış, sınırlandırılmış değildir. Allah'ımızın azamet-i ilahiyyesini nasıl sınırlandıramazsa, sıfatlarını nasıl sınıflandıramazsak Allah'ımızın, duyan ve gören oluşunu işte şöyle görür, böyle görür diye tarif edilir tabi. En gizli hallerimize de vakıftır, görür ama bu görmesini sınırlandıramayız. Bunun gibi. Yani biz beşer olarak görmelerimiz sınırlıdır ama Allah'ımızın müşahadesi bak o sıfatının tecellisi olarak zaten biz görüyoruz. Duymamız Semi sıfatından dolayı. Ondan geliyor ama bu duyuşların tabi onda sınırsızdır. Zatıyla kaimdir. Sıfatlarını zatından ayıramazsınız. Nasıl sınırsız olduğu gibi, Allah'ın ahlakıyla ahlaklanın, Rasulullah'ın ahlakıyla taalluk edin.
Ahlakla edin. Şimdi Allah'ımızın ahlakıyla ahlaklanan kimsenin velayet ölçüsü içerisinde gördükçe, müşahede ettikçe göremediği yerler açılır. Sonsuz, hani geliştim dese, mesela bir defasında Bayezid-i Bistami Hazretleri bir coşkunluk hali, bir cezve hali. Herhalde dedi nübüvvet makamına geldim ama bunu cezbeyle diyor. Zük bir ilim ehli. Böyle menkıbelerle sadece anlatılan kimse değil, menkibesi bile insanı değiştirir. Ama o menkıbeleriyle değil. Çünkü Ebul Hasan-ı Harakani Hazretleri ben on iki yıl huzurunda tefsir okudum diyor. Ruhen okutuyor, talim ediyor, ilim ehli. Gelişim deyince önüne bir deniz açılıyor, Böyle bir derya, ateşten bir derya geçilmesi zor. Oranın nübüvvet makamı. Demek ki aşılması icap eden daha neler var? Bunu biz Leyl suresinde de görürüz insanı. Bak bura bile yeter. İnsanların sa'y çalışmaları birbirleriyle aynı olmaz.
Şimdi namaz kılarız veya başka taatlerde bulunuruz. Şu aldığımız nefes bile onun almış olduğu nefes, o andaki bir nefesli taat insin ve cinin ameline denk gelecek, öyle o maden ocağıyla uğraştığı yok ki. Taş ocakları da var maden. Kömür ismi, kirli, paslı taş ocakları, bunlar da var. Bunun yanında altın madenleri de var. Yakut da var, zümrüt de var. Onlar gönüllerini Rabbimize muhabbetle artık zümrüt madeni haline getirmiş, yapmış olduğu saati bedenen yapmıyor. Bedenen yapıyor evet güzel. Bedenen yaparken onun ruhu da o saate iştirak ediyor. Sırrı da iştirak ediyor. Bütün zerresi iştirak ediyor. Mesela haşyet, namazda haşyet, Allah'ımıza tazim gönlünde mevcut. O tazimle bizim bedenen yaptığımız küfür madeni gibi. Mesela bağda bahçede çalışıyoruz, mahsuatla uğraşıyoruz.
Zor geçimini temin ediyor kişi ama onun öyle bir fabrikaları var ki o fabrikalarda ürettiği mal yetiyorlar zaten artıyor da. Mesela biz dilimizle Allah derken Celle Celalühü, o kalbiyle Allah diyor teheccüd. Onunla üçülmez, mükkebatını bizzat Rabbimiz diyor. O diliyle Allah derken, kalbiyle diyor. O kalbiyle Allah derken öyle bir madeni yakalamış ki yakut ve zümrüt daha üstün madenleri zikrettiği ile meşgul değil. Zikrini unutuyor. O merkur ile zikrettiği Mevla ile. O öyle bir ırmak gibi akıp gitmiyor. O ırmak artık denize dalmış. O mevlamızın muhabbetine dalmış, aşkına dalmış, şevkine dalmış, muhabbetine dalmış o onunla artık. Allah'ımız da onu kendisine cezbetmiş. Ne olmuş esarne? Rahman olan Allah'ın has, özel kulları, özel kulları. Onları seçmiş Mevla. Bunu çok misal veririz de çok az bir muallimlik dönemimiz oldu. Haydi öğretmenlik diyelim.
Tabi idari noktalarda bazı kaygılar hasıl oldu, öğretmen olmamız. Ayrılacağımı da hissettim zaten. Ne verir dendi? De derslerde en çok ahlaki noktalarda dururdum. Ayrılacağım zaman üç kişiye işaret. Bizden sonra gelecek olan kardeşimiz kıymetli bir insandı. Dedim aman ha şu sınıfta kırk sekiz elli kişi var. Elli kişi içerisinde bunlar çok müstesna. Aman bunlara sahip ol. Bunlar istikbal ve haldir. Bir kul olarak biz bunu söylersek Rabbi zülcelal'imiz kulunun ne yapacağını hiç bilmez mi? Yaratan yarattığını bilmez. Nebi olanı da biliyor, resul olanı da biliyor, ölün azın peygamber olacağını da biliyor, hutbiyete ereceğini de biliyor, Ve osiyete ereceğini de biliyor. İmam-ıma olacağını da biliyor. Üçler olacağını da biliyor. Yediler olacağını da biliyor. Kırklardan olacağını da biliyor. Ebrar zümresi olacağını da biliyor. Seçkin insanlar. Müttaki olacağı da biliyor.
Mukalrebun olacağı da biliyor. Sabirin olanı, şakirin olanı, kanitin olanı seherde istiğfar edenleri münib olup Cenabıhakk'a tamamen yönelenleri hepsini biliyor muyum? Kulunun halini görüyor. Mesela bir kameraman diyelim, bir kişinin on günlük hayatını tespit ediyor. Evinden kalktı nereye gitti? Öğleyin ne iş yaptı? Akşam nerede bulundu? On gününü tespit etti. On gün sonra o kimseye on günlük çalışmasını, on günlük hayatının nasıl geçtiğini gösteriyor. Siz ona diyebilir misin ki, diyebilir miyiz ki, sen böyle çekmeseydin ben böyle yapmazdım, diyemezsin. Allah'ımız ezelde çekmiş onu, ezelde onu Levh-i Mahfuz'a yazmış. Hızır aleyhisselam, tabii onların görevleri müstesna. Diyelim ki kırklardan diyelim isterseniz. Bir tanesi ahirete yolcu oldu. O seçimleri var, onların kendilerine mahsus duyduğumuz bu. Gece mesela ibadetine kalkan bir kimse, bu da olabilir. Bir de Levh-i Mahfuz'a bakar.
Onun için zor bir şey yok biiznillahi teala. Orada yazılmış, ona alır. Kendimizi biz bir kaydettirebilsek, hepsinden yükleyip bir gönle girmektir. Üstadlarımızın gönlüne bir girsek onların takdim edeceği yerler var. Aleyhissalatu vesselam Efendimize takdim eder. Zat-ı kibriya, her şeyi biliyor. Onlar münacat halinde. Konuşur mu? Ya Rabbi böyle bir kulun var. O biliyor zaten. Yerine göre arz eder, bu münakaşa götürür mü acaba? Dilleşir Cenab-ı Hak'la. Gönül antenleriyle, Cenab-ı Hak bize şah damarımızdan daha yakın. O damar Cenab-ı Hak'la alaka kuran bir damardır. O damarla böyle bir dille konuşma gibi değil o. Kalben arz eder o. 0 anda zaten kendinden eser kalmaz ki. Rabbimizin karşısında Celle Celalühu, evliyaullah'tan birisi öyle diyor. Heybet-i ilahiye karşısında bir sineb kadar kalmadım, diyor. Öyle bir azamet ki. O onlara mahsus. Yeter ki biz kendimizi ispatlayabilelim.
Bak beraat gecesi geliyor. İspatlamalıyız ki orada said yazılsın. İspatlamalıyız ki orada veli yazılsın. Ispatlamalıyız ki bu kamil mümin diye yazılsın daha neler neler. İspatlamazsa olmaz. Yani bir müesseseye imtihan da açıyorlar veya önemli bir kimse. Diyelim şeyi alıyorlar, İçişleri Bakanlığını alıyor. Dışişleri Bakanlığını alıyor. Alıyor işte, vesair bakanlıklara alınacak kimseler. Onun bir kere tamamen hayatını gözden geçiriyorlar. Zerre var zaten onun okul hayatı da var. Memuriyetindeki halinde var. Bir tanesi iş yerinde yanlışlık yaptı. Computer'e basıldığı zaman hemen diyor o iş yerindeki hatam ortaya çıkıyor. Almıyorlar diyor. Hayatımızdaki gidişatımızdaki yanlışlıklar tamamen orada beliriyor. Bu sicilli bir kimse deniyor, yok. Melekler bizi her zaman zaten kontrolde, afala melekleri sağımızda solumuzda, kaydediyorlar ona bölünüyor Rabbimiz Celle Celalühü.
Gösterdiği kullar var, Cenabı hakk'ın gösteriyor Mevla Zülcelal. Sami Efendi hazretlerine, kırkın üzerinde kişi intisaba geliyor. İki kişiye ders vermişler. Orada müftülerden bir tanesi intisap etmek isteyince evladım, senin geçmişte bir yanlışın var. Onu düzelt, öyle gel. Meğer başkasının nikahında olan bir hanımla evlenmiş. Onu temizle, öyle gel. Allah'ımız bildirirse bildirir, ona ait. Bu seçimde sadece Hızır aleyhisselam diyemeyiz, gönüllerine onların nakş olur. Mesela Galata Köprüsü'nde, Esad Erbili Hazretleri yürürken, Sami Bendi Hazretleri, hepsi için diyorum. Daha kendisi ihtiyaç subayı denir o zaman için. Şimdi yedek subayı diyoruz ya, şöyle görür görmez bakın ne diyor, daha ilk görüyor. Bizim yerimizi ihraz edecek zat geliyor, diyor. Benim makamımı koruyacak olan biri geliyor, diyor. Allah'ımız gösteriyor mu?
Onun için diyoruz ki bazen dergilerimizden de de yenileme yapılıyor din dünya dergisinde, yıllık aboneler. Böyle yıllık değil de günlük kendimizi kaydettirmemiz gerek, günlük. O kayıt gönülden olur. Mesela onlara bir divan olur onların elinden, orada görürler evlatlarını, müşahedeler. Allah'ımız onlara hazırlar hazırlar gönderir bizim haberimiz yok onda. Hızır aleyhisselam da, İlyas aleyhisselam da ricalü'l-olayıp da Rabbimizin görevli kulları onlara ayarlar gelir. Dedi ki rüyamda gördüm, bir şey gösterildi. Der ki gelir bu. Gayret göstermez değil, gayret gösterir Allah'ımızın kullarının bizim irşadımız, ıslahımız çalışır ama Allah'ımız ona hazırlar, gelir bulur. Şimdi koyunla kuzuyu birbirine katıyorlar. Koyun ayrı otluyor, kuzular ayrı. Sonra bir araya gelirken onların meleşmeleri var. Meleyerek koyunla kuzu, bir kuzu bir başkasının memesine yaklaşmıyor.
Annesi kimse onun memesini tutuyor. Allah'ımız ezelde bize Hacı Hasan efendimizin gönülmemesini işaret ettiği için bu kapıdayız. Boşuna Sami Efendi hazretleri söylemiyor, Hasan Efendi'ye devam edin diye. Bunu ilahi alemi görerek ifade ediyor. Bir şey rica edeceğim. Gönülden kötü bir şey geçirmeyelim. Kardeşim istemiyorsa gönülden bir şey geçirmeyelim. Ben Allah'ımızın en aciz bir kul olduğunu ortaya koyuyorum. Hayat seren camesini kişinin böyle incelemeye kalkılmamalı. Biz hüsnü zanla bakmak ile görevliyiz. El evvel, hapsin nefes, nefesini göbeğinin altına alır. Onlar diyordu, kendilerini ispatlamış. Kuran-ı Azimüşşan'a, mutabaatla, ona uymakla emirlerine ispatlamış. Allah'ımız ona kulum hitabında bulunuyor. Kulum hitabını kullanıyor, Rabbine. İspatlamış o kendini. Sünnet-i Seniyye riayetle, Sünnet-i Seniyye riayetle Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam'a kendisini ispatlamış.
Efendimiz bir defasında Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Ah, ümmetim. Ya Resulallah, biz ashabın değil miyiz? Evet. Siz benim sahabelerimsiniz ama sizden sonra benim ihvanım, ümmetim, dediği kimseler var ve ispatlamış o kendini. Evliyaullah katında ispatlamış. Mülakatü'l-nakş. Öyle nuru belli oluyor. La ilahe illallah, Muhammedü'r-rasulü'l-rasulü'l-man'a, derken. Manası da gönlüne düşüyor Allah'tan başka celle celalühü yok. El-Hamis ed-Dar, ehli oluyor artık bu sadır'ın da. O Ğ'nın işaretleri. Kalbini tamamen muhafaza ediyor. .Vitren, tek olmak şartıyla üç, yedi, dokuz diyoruz ya, belli oluyor. Sonra kalbinden ruhuna doğru Muhammedü'r-resulüne, İmanın durulduğu bir derstir.