Kalp İbadeti ve Ruhun Arınması kaydında Ehl-i hak ne güzel söylemişler. İbrahim Aleyhisselam nefsini nirana, niran ateşli mi, kalbini rahmana Celle Celalühü, oğlunu kurbana, malını ihvana bezzetmekle ahdine vefakarlığını göstermiştir. Böyle kısa bir ifade cümle diyeceğim ne, uzun bir cümle, Bu cümlede her şeyi toplamış, bu bize şunu hatırlatıyor. Mansuru hallacın arifin tarifi…
Ehl-i hak ne güzel söylemişler. İbrahim Aleyhisselam nefsini nirana, niran ateşli mi, kalbini rahmana Celle Celalühü, oğlunu kurbana, malını ihvana bezzetmekle ahdine vefakarlığını göstermiştir. Böyle kısa bir ifade cümle diyeceğim ne, uzun bir cümle, Bu cümlede her şeyi toplamış, bu bize şunu hatırlatıyor. Mansuru hallacın arifin tarifi var bir. Alametü'l arif, arifin işareti. Baktığımız zaman bu yüce velilerin sözleri Efendimiz sallallahu teala aleyhi ve sellem Onun konuştukları Allah'ımızın vahiy ilahisidir. Hep oradan mülhem geliyor. Hani birbirini takip ediyor, belki ifadelerde farklılıklar olabiliyor ama aynı manayı ifade gelir. Öyle tefsir gibi Kuran-ı Azimüşşan'ın tefsiri, aleyhissalatu vesselam Efendimizin Hadis-i Şerifleri. Hadis-i Şeriflerin tefsiri ulema-i kiram, meşayayı-ı izam onların söyledikleri sözler. Hep birbirlerini takip edin.
Demek ki gönül düzgün olacak olursa Allah'ımızın Celle Celalühü, istediği şekilde hep güzellikler meydana geliyor. Derler halkımız arasında da konuşulur bal küpünden bal, sirke küpünden sirke sızar diye. Kalplere iman balıyla dolmuş, ibadet balıyla dolmuş, güzel ahlak balıyla dolmuş, istiğfar balıyla, tevhid balıyla, salatü selam balıyla, ölüm tefekkürünün balıyla, rabıtanın balıyla, Lafza-yı Celal'in, murakebelerin bilhassa tevhidin ballarıyla gönülleri dolu olduğu için onlardan hep bal zuhur ediyor. Diyelim bir havuz, havuzun suyu temiz olursa ondan akan da temiz oluyor. Kalp havuzu, bunu üstadımızda şiirlerinde hatırlayabilirsem kalp havuzunuz doğsun diyor. Yani kalp havuzunuz ibadetle, taatle, zikirle, aşkla, muhabbetle, cihatla, tebrihle, davetle dolsun buyuruyor. O, nur ile dolduğu zaman azalara da sirayet ediyor, mühim olan da o.
Bunu Muhammed Masum Hazretleri de İmam-ı Rabbani Hazretleri de vesairleri de hep buna işaret ediyorlar. Es'ad-ı Erbili Hazretleri de buna işaret ediyor. Aman ha kalbinizi hadis-i şeriften alarak Alvidu alıştırınız. Ulubekum kalplerinizi et-terakku ve murakabeye alıştırınız. Bu illa o vazifeye geleceğiz diye düşünmeyelim. Evet, geldiğimiz zaman çok güzel ama her zaman murakabe bilmek, Rabbımızın bizi gözetlediğini bilmek. Bunu unutmayacağız. Rabbımız bizi görüyor, gözetiyor, biliyor. İşte akşam eğer okunmuşsa namazdan sonra sure-i haşrin sonunda üç ayet okunmuyor esamlem. Ve lalahizilahe illahu alimul lahbi o şehade Alimul gayib gayib olan ve şahit olduğumuz görünen ve görünmeyen demek. İzahı bitmez ve tükenmez bu. Biz böyle deyip de geçemeyiz, Allah'ımızın kitabı o. Yetmiş batıl manası var onun. O irfana göre değişir.
Çünkü Rabbimiz Necm suresinde esselamü feeblağavav minel-ayrr, on dört Onların bildikleri o kadar buyuruyor. Diyoruz ya böyle eskiden böyle çekirdek yapar varmış, aydınlanmak için onu ne kadar aydınlatacak? Sonra mum, mum da belli. Çıra diyoruz, bilir misiniz? Bilmem, faz damlası. Onun da aydınlatacağı yer belli, fener belli, lüks belli, bu elektrikler, bunun yanında ayın da aydınlatması var, güneşin de aydınlatması var. Gönlünü nur eden insanların elbette ki görüşleri çok farklı olacak. Biz az bir yeri görürken şu dünyayı diyelim, dünyayı görürken onlar görünmeyen alemleri görür. Bunun ispatı akaş et, öyle zor bir şey değil. İşte bu bizim düşüncelerimizin üstünde diyemeyiz. Kuran-ı Kerim'de geçen esaslar. Hac suresi kırk altıncı ayet-i kerimede geçiyor. Bunu şunun için diyoruz Alimu labi ve şehadet derken işte görünen de görünmeyen de bilen deyip de geçemeyiz.
Kalp İbadeti ve Ruhun Arınması kaydında Ehl-i hak ne güzel söylemişler. İbrahim Aleyhisselam nefsini nirana, niran ateşli mi, kalbini rahmana Celle Celalühü, oğlunu kurbana, malını ihvana bezzetmekle ahdine vefakarlığını göstermiştir. Böyle kısa bir ifade cümle diyeceğim ne, uzun bir cümle, Bu cümlede her şeyi toplamış, bu bize şunu hatırlatıyor. Mansuru hallacın arifin tarifi…
Bu ses kaydının kaynağı kim?
Genel
Bu ses kaydı nasıl dinlenir?
Kayıt ücretsiz dinlenebilir; 15 konu başlığındaki zaman bağlantıları ilgili bölümü doğrudan başlatır.
Öyle derinliklere hukukiyeti var ki tarifi yok. O Lokman suresinde geçer Mevla-yı Zülcelal'imiz o hesapla da alakalı. Yarın huzur-i ilahi de her şeyin ortaya çıkacağı bir zaman. Allah'ımız bunu bize haber veriyor. Esayü billah öyle bildiriyor ki Lokman Aleyhisselam'ın oğluna öğütlerinde geçiyor. Esayü billah, bizim de yavrularımıza vereceğimiz öğüt bu olmalı ihsanü. Ya gün ey ey oğulcağızın buyuruyor. Rabbimiz buyuruyor: Yavrum şüphesiz yapılan iş, yapılan iş hayır ve şer, hardal tanesi ağırlığında da olsa, hardal tanesi zirvesi buğday tanesi, bu küçüklüğü beyan etmek için bu kadar küçük de olsa veya bir kayanın içinde yahut göklerde ya da yerin dibinde bile olsa, Yetibihalla, Allah'ımız onu huzura getirir, innallahe latifun habiir Çünkü Allah en güzel şeyleri bilendir, her şeyden hakkıyla haberdar olandır.
Bu zahiri bir ifade diyelim, yani alim oluşunda ifade edemeyiz, habir oluşunda ifade edemeyiz. Haberdar her şeyden. En gizli düşüncelere vakıf, Cenabı Hak. İşte murakabe bu demektir. O vakıf olduğunu bilebilmek. Aslında bunu işte şöyle izah edilsin, daha bir ötesine gidilsin, bunun ötesi beresi yok. Allah'ımızın ifade buyurduğu latifunluk habir Biz latife anlatamıyoruz ki. Habir, haberdar oluşunu Allah'ımız bu Celle Celalühü. Ona hiçbir şey gizli değil. Bu ne bu operasyona benzer, ne ne bileyim bir iç organlarını gösteren bir alete benzer, hiçbirisine benzemez ki, röntgen değil, ne değil. Bunu üstadımızda ne güzel demiş, görür için röntgendir bu diyor. İfade edemeyiz. Biz anca teslim olup bizim yapacağımız, Ehlullah'ın vermiş olduğu kararlara dikkat edeceğiz. Çünkü onlar görüyor daha evvelden bu makamları, bu mertebeleri geçmiş. Zaten geçmezse yol gösteremez.
Bize herhalde muallim olan kimselerimiz ilkokuldan çıkıp da öğretmenlik yapmıyor. Ortaokulunda bitiriyor, lisesini de bitiriyor, üniversitesinde bitiriyor. Artık sahasına göre, sonra yeterliğini elde ediyor. Onun bile puanları var. Elde erince bize muallim olarak tayin ediliyor. Yani İrfan'ın mektebinde çıkmadıktan sonra mümkün değil bu. Bu fenafillahta olmuşlar, beka billah olmuşlar, Bunu sınırlayamayız, daha da bir ötesine geçmişler, öyle söylüyorlar. Eğer burada Allah'a ciğim bunu söylüyorsa bunu bir kere geçmiş, Bunun artık muallimi durumunda efendim gelen bir kimseye hürmetle bakalım, saygıyla bakalım, kendi iç alemimizle meşgul olalım. Yani gözlerimizi gezdirmenin bile manası olmalı. Hiçbir kimseyi rencide edecek bir bakış olmamalı. Böyle cömertteki anlatılırken illa insanın elinden vermiş olduğu değildir. Yüzünden de verir, gözünden de verir, iltifatıyla da verir.
Şimdi bir yere varsa bize dünyaları doldursa belki o kadar memnun olmayız ama tebessümle güler yüzle karşılarsa o başka. Alameti'l arif, arifin alameti Buna çok üzülüyorum. Allah'ımızın kullarını rencide etmenin gerek bakışlarımız da olsun, gerek tavırlarımız da olsun, Bunu açalım Hucurat suresini okuyalım, edep suresidir. Eğer elimize geçerse, bahrul medid fi tefssirul Kuran-il mecid. Okuyalım orada görelim, yetmiş iki senelik amelim mahvolur. Ya Musa, kendi ayıplarından fari olmadıkça, yani kendi ayıplarından boşalmadıkça, Türkçe annemiz olur diyor tabii. Başkalarının ayıplarıyla meşgul olma, bir kendimizi ağrıtalım, kendimizi bir temizleyelim, ne kadar önemli, ne kadar mühim, Allah'ımız Kuran-ı Kerim'le bağımız kuvvetli olsun, hepsi Kitab-ı Kerim'de var. Essanuhu enfüsekun bak nefsinizi yakıtı, taş ve insanlar olan ateşten koruyun, buyuruluyor, başta nefsimizden hareket ediyoruz.
Böyle dillerimize sahip olalım, kendimiz nasıl arınacağız, nasıl durulacağız ona çok dikkat edelim. Yani bir başkalarıyla meşgul olmak, bu kendimizi unutmaktan ileri gelir. Alametü'l arif. Arifin alameti. En yekune fari ham minet dünya ve la firah. Onun için dedim Kuran'dan ve Rabbimizin izniyle hadis-i şeriflerden alınan mübarek sözler. Gerçekten bakıyoruz, biz onların sözlerine hep kitabı kerim, Aleyhissalatü Vesselam Efendimizin mübarek sözleri, belki Kuran-ı Kerim okumamış bile, Hadis-i şerifleri de görmemiş, kalbindeki o nuraniye bunu söyletiyor. Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz insanları üç kısma ayırır, hadis sevkleri. Kimileri dünya ister, kimileri ukura'yı ister, kimileri de Mevla'yı ister buyuruyor. Bunu elde etmek mühim olan. Böyle bir hedefler koysak bizim beraber okuduğumuz arkadaşlarımız vardı. Çok zekiydi ama zannederim o günde iki üniversite bitirdik, çok zek.
Böyle beraber bulunduğumuz için görürdüm onun yazılarını, nelerini, böyle hedefler koydum. Ben diyor şu noktaya doğru yürüyeceğim. Mesela nefsin yedi mertebesi var, o mertebeleri geçeceğim diye azmediyor, gayret gösterin. İlmin mertebeleri var, onu işaret ediyor. Bunda da diyor o noktaya geleceğim. Yapmış olduğumuz saatlerde ibadet var, ubudiyet var, ubudiyet var. Ulasın desek herhalde başta nefsimize inşallah faydalı olur. İbadet kitaplarda gördüğümüz, okuduğumuz ilmihal bilgisi, bunlardan maluma sahip olduğumuz hususlardır. Ubuniyet o benim Rabbimdır, ben onun aciz kuluyum, itaat etmek boynumun borcudur diyebilmek. Ubudet ise ibadetin esrarına erişmek. Mühim olan da o tarif. Bunları hedef olarak koyduğunu biliyorum. Şunu demek istiyordum, Yunus Emre'nin de sözlerinde var şeriat, tarikat, yoldur varana, hakikat, marifet andan içer o diye. Bunlar birbirlerini tamamlıyor.
Dinimizin emirlerini yaptığımız zaman, ondan sonra tarikat, tarikat demek yaptığımız saatleri takva ölçüsü içerisinde yürütmek ayrı bir yol değil. Ayrı bir yol olduğu şu şu, eskiden buradan, dile doğru gidilirken iki buçuk saatten neler gidilirdi? Hatırlıyorum. Yol böyle bozuktu, tozlu, topraklı yol zor gelirdi. Bak bundan sonra asfalt oldu. Daha bir rahat gidildi. Sonra sıcak asfalt döküldü. Daha başka ifade edecek olursak o motorlu vasıtalara çok süratli gidenleri var. Bunun yanında havadan gidenleri var. Anlatamam, ses hızıyla gidenleri var. O ses hızı öyle kolay kolay hesap edilecek gibi değil, çok süratlidir o. Demek ki böyle tarikat, marifet, hakikat deyince işte şeriat bir ayrı, tarikat bir ayrı, marifet ondan başka daha bir ayrı, hakikat bir başka yol diyemeyiz, hep aynı yol. Ama yol böyle keçi yolu değil.
Yol, ne asfaltı deyin, biz böyle ilahi manevi ifadeler olsun, Allah'ımıza giden yol olarak diyeyim, ne diyeyim, öyle bir asfalt, öyle olsun. Ne asfaltı derler de onu demek istemiyorum. Şimdi memleketimizden iddia diyelim merkeze kadar giden, İstanbul'a kadar giden, işte şu Niğde'den bile, Niğde'den Ankara'ya doğru giden yol neredeyse kısaltı, çok kısaldı. Niye? Çok güzel bir yol yapıldı. Aynısı, demek ki şeriatin, takva ölçüsü içerisinde yerine getirilen bir yol demektir bu, ayrı bir şey değil. Marifet daha bir ince yol, hakikat daha bir ince yol, sarılacağız, dikkat edeceğiz. E kumaşlar mesela aynı kumaş. Maddesi diyelim hepsinin aynı ama bakıyorsunuz değeri birbirinden çok farklı. Diğer eşya da ne var bu. Kişi diyor arif olmaz, ta ki sıddıkıyyet makamı ki bu peygamberliğe bir adım kalan makamdır.
Bu, Kamer Suresi'nin son ayetleri, es-selamü fi makadi sudbin in de melikim muktedir, Sıddıyıyyet koltuğundadırlar, Allah'ımızın huzurunda. Bu rical taifesine anlatılırken o manevi yerler Rabbimizin huzurundadır onlar her an. Nasıl tahiyyatta biz oturuyorsak, onlar Rabbizi celalimizin huzurunda tahiyyatta gibi. Her an bunu takip ediyorlar. İnşallah bura bunu anlatmayacak da neyi anlatacak, yoksa nereden öğreneceğiz biz? Bak, okullarımız var bizim. Okullarımız var okuduk biz. Şimdi diyorum ki biz profesördük. Bizim hocamız koltuğuna çantasını aldı. Geldi bulunduğumuz yere, dedi okulumuzun dedi tasavvuf hocası yok. Sizin dedi böyle yabancı dilinizi biraz geliştirelim, okulumuzun bir tasavvuf hocası olsun, dedi. Olmaz mıydı? Olurdu. Fakat biz canlı olarak bizzat onu yaşayan mürşidi kamilimizin huzurundayım. Bir yere gidecek olsa muhtar buyuruyor, azalarıyla olacak. Aman oğlun bulun diyor.
Aman bulun. Derslerde bulun, evradta bulun, ezkarda bulun, onların vazifelerini, sonuçlarında, letaiflerde vesair hallerde bulun, bizden sonra kardeşlerine anlatırsın diyor. Biz onun huzurunda bulunma profesörlüğünü tercih ettik. Onlarla hem meclis olmayı tercih ettik. Yoksa bitirmiştik onları, Allah'ın izniyle. Ta onu bitirmekle bunları anlayamazdı. Ta ki onların mübarek dizlerinin dibinde bunlar talimi değil. Çünkü o makamları geçmiş. İster oku ister okuma aynen şunun gibi oluyor. Derler ki, kavun, karpuz büyümüşle nasıl büyüdüğünü bilmezmiş. O güneşin karşısında, o manevi güneşlerin karşısında olgunlaşıyor insan. Biz olamadın ama olanlarımız elbette mevcuttur. Böyle bir bakıyorsun, hali değişiyor. Bizim bu vaizlerin bir kurusuydu, orada bulunduk, yirmi beş gün kadar hasta bulundu. Orada işte hocalarımız grup grup bir araya gelmiyorlar. Biz de bulunduk bir grupta.
O bulunduğumuz grupta bizi tanıyınca Konya'dan bir vaizimiz şöyle bir hatırasını nakletti. Dedik arkadaşlar ben Hacı Hasan Efendi'yi anlatacağım size. Konya'yı teşrif buyurmuşlar, bununla muvaffak görmüşler, demişler ki mübarek bir zat geldi, Siz de gelir misiniz? Ben de diyor iştirak ettim. O vaiz kardeşimiz şunu söyledi, dedi ki ben hiç ağlamayan birisiyim dedi. Ben ağlayamıyorum diyor. Fakat insanlara ağıttan bahsediyorum diyor. Sinek başı kadar gözyaşı dökecek osanız. Günahlarınız bağışlanır. Az gülün ama çok ağlayın. Anlatıyorum diyor. Fakat ben ağlayayım ben. Ağlamayan bir kimsenin gözünden damla bir yaş gelmez diyor. Dinledim diyor, aynen benim kürsüde konuştuğum ayetler, Hadis-i Şerifler, arkadaşlar dedi bir hafta gözümün yaşı dinmedi dedi. Kavun karpuz değildir insan. O bile güneşin karşısında misal olarak veriliyor, güneşin karşısında genişliyor, büyüyor.
Sonra içindeki o tatlılık, o lezzet, kimi lezzetini tabii yıldızların görevleri var, oralardan alır, insanlarla alakalı olanları var, onlar bir ayrı. Bunun için semavatı bir veliye adım adım, bilmedikçe veli olamaz. Esrarına vakıf. Efendim, şimdi burada bakıyoruz meyveler biraz sıcaklar artmaya başladı. Hep bunların hikmeti var. Yüzün nasıl olacak, ondan sonra diğer meyveler nasıl gelişecek, elbette bu sıcakla onların hem rengini alıyor hem de büyüyor, gelişiyor, tadını alıyor. Bunun gibi. Onların demek ki manevi ışıkları var ki, bu ışıklarla ilahi ışıklarla insan ruhen gelişiyor, ister bilsin ister bilmez. Ben diyor çok düzgün bir kimse değildim ama diyor hayatım değişti. Hayatım değişti. İyi ki diyor, görmüşüm. İki husus var, birisi in'ikas, birisi de insibal. Bu bizim vazifelerimizde var, iyi yapsak, neresinde var bu derslerimizin?
Sisi'ne-i Şerife'yi okuyoruz ya okuduğumuzda onların ruhaniyeti ile bir araya gelebilirsek insibağ boyanma demek, onların boyası ile boyanma. İn'ikas ilahi nurların aksetmesi demek. Sonra istiğfarımızı okurken bu insibağı ve inniikası içimizde nedamet olursa, Eyvah böyle bir Mevla'yı Azime karşı nasıl yaptım diye bir feryad ü figan koparsak o imsibağ ve in'ikas olur. Tevhid de öyle. Tevhidimiz nazarı olmanın dışında şuhudi olur, işte şu önümüzdeki su gibi. Bizim okuduğumuz tevhid bu suyu görmek gibi işte bursu. Ama şuhudi oluşu kaldırıp onu içmektir. Tevhidin lezzetine erimmektir. Bir hadise anlatayım size, bunlar belki dinmez ama mecbur kalıyorum demeye. Anlaşılmaz mı, anlaşılır mı bilemiyorum. Bir kimse anlattı, ben bir evrad ve ezkarımda tevhit var. Hepimizde tev, onların okuduğu tevhit, aynı tevhit amma velakin murakebelerin sonunda okuyorlar.
Okurken diyor, öyle bir hal oldu ki gözyaşımı tutamadım diyor, bir kelime-i tevhidi okuyuşlar. Bakın hadis-i şerifler var. Kelime-i tevhidi mizan tartamıyor. Onların okuduğu tevhidin fezaili ortaya çıkıyor. Demek ki tartamaması gözyaşımı tutamadım diyor. Hacı Hasan Efendi Hazretleri'ne geldim, derhal diyor, o hale vakıf gibi biiznillahi teala hemen huzuruna aldı diyor. Görüşelim dedi diyor. Artık kabuğu delilmiş, meyvenin içine nüfuz etmişti mektup. Bizim bu cihad eri olan İsmail Hani onun durumu gibi. Bak dört tane evladını kaybediyor, torunlarını kaybediyor, hiç alnını kırıştırmıyor. Evladı diyor, diyor ki babam benim diyor üç kere, dört kere büyük sıkıntıları atlattı diyor. Şahhadeti istiyordu, ona kavuştu diyor. Tadını almış, lezzetini almış. Tahammül edilir mi kırk binin üzerinde şehit var. Yılma diye bir şey yok. Bu artık işin içine nüfuz etmektir.
Mesela zenginiz diyelim, zenginlikte bile el-hani, haniyyun anil alemin olan Allah'ımızın bu sıfatından nasip almak demektir. Cepleri ve kasaları doldurmak değildir o. Biz sadede ne dedi, diysek ona dönelim. Demek ki bu insibağ, o boya ile boyanmak ve ilahi nurların aksi ölüm tefekküründe bizzat kendimiz ölmüş gibi şu dünyanın faniliğini hissederek ama gönülden hissederek bunu yaşayabilmek. Öyle diyor büyüklerimiz, öyle ki yıkayıcının sizin vücudunuza ellerinin temas ettiğini duyacaksınız diyor. O rabıta hali zaten asıl mühim olan da o yetişmemize sebep olan o nur-i ilahiyi gönlümüze depolayabilmek. Bu Gönül Dağı diye bir temsil var ya, devam ediyorum bilmem, orada gördüm. Orada bir tanesi meczup bir şekil mi arz ediyor, ne yapıyor? Elinde bir halbur gibi veya elek gibi bir şeyi var. Güneşe tutuyor, onu bir yere depolamaya çalışıyor. Bu bile bize büyük bir derstir bu.
O güneşin güneşin ışığını alıp bir yere götürmeye çalışıyor. Biz okuduğumuz vazifelerde Kuran-ı Kerim bak okuyoruz ayat-ı ilahiyeleri, ondaki nurları kalbimize depolayacağız. Hadis-i şeriflerdeki nurları depolayacağız, çünkü Allah'ımızın huzuruna o nur ile varacağız biz. Bunu ziyadeleştireceğiz, bunu arttıracağız. Nur suresindeki ashaben nurun ala nur denmesi, yalnız şundan çok çekiniyorum ifade ederken, tam künhüne vakıf olarak ifade edemiyoruz biz. Anlayabildiğimiz kadarıyla, diyorlar burada ifhan'dan bahsedilirken Allah'ı nasıl tanıdın diyorlar. Bu Rabiat-ül Recebi annemiz gibi, Cüneyd-i Bağdadi hazretleri gibi büyük mürşid-i kamillerimize keyfe araftallah Allah'ı nasıl tanıdın celle celalühu Arafullah araftü billate. Cenabı hak'ı Rabbimizin kendisini bize tanıttığı kadar tanıyoruz diyorlar. O zaman her şeyimizle Rabbimize odaklanacağız.
İşin kolayı var, inşallah yakalarız bunları elde ederiz. Güzel okuyalım. Şimdi görüyorum, belki burada da bulabilirsem gösteririm. O yaptığımız zikrullah'ta neden? Adap risalesi hakkında söylüyorlar, adap risalesi hakkında şunu söylüyorlar her okudukça, her okudukça onda diyorlar manalar değişiyor. Yani her okuyuşta başka bir esrar ortaya çıkıyor. Burada baktığımda şunu gördüm, ama çok güzel ifade etmiş, bir diyor salik zikrederken zikrediyoruz tabi elhamdülillah, Allah diyoruz Celle Celalühü. Allah derken zikrettiği Mevla ile diyor kalbim buluşup huzura inmezsin. Bak yoğunlaşacağımız hallerden birisi bu. Diyor Allah diyoruz Celle Celalühü, la ilahe illallah diyoruz. Hep bunları söylerken biz Allah derken la ilahe illallah derken zikrettiğimiz Mevla ile kalbin irtibatıdır. İşte. Zikirden gaye nedir? Zikrettiğimiz Mevla ile kalbin huzura erimesidir.
Efendim dersimi yapamıyor, işte bundan yapamıyoruz. İşte çok ağır geliyor bitmiyor, hele şu yatsı namaz, haşa şu demişim bilmeyerek söylerim, Allah'ımızdan affımı talep ederim. Bu mübarek namazımızı kılarken dahi yerine göre imam uzatsa biraz uzun kıldırdı denir. Bunların bilmesinin sebebi budur işte. Zikrettiğimiz Mevla ile kalbimizin huzura varmayışı. O huzura varsa doyamaz oğlum. Geceyi iple çeker, ah şu geceler usta dedi. Hazreti Ömer diyor ya radiyallahu anh, ben diyor dünyada yaşamak istemezdim, şu gece ibadetleri olmasa dedi. İnşallah dualarımızda Allah'ımız bizi de mahrum etmesin, bu nimetten eleştirsin. Dili düzgün, kalbi düzgün, yaşayışı düzgün. Bunlar dediğim gibi hep birbirlerini taahhüt ederim. Bir söz vardı, onu hatırlamaya çalışıyordum. Şu, yolunu bir tutabilsek, aslında bize yolu göstermişler. Yani onlarda bazen Kuran-ı Kerim'den de hemen Hasas suresinde gösteriyorum.
Diyorum ki büyüklerimiz bize devamlı ışık çakıyorlar. Ama elimizden tutup da haydi yürü dimezel. Yürüyecek biziz. Allah'ımız bu imkanı vermemiştir, Celle Celalühü. Ancak habibim sen, sen hidayete vesile olursun, hidayete vesile olursun ama yürüyecek biziz. Onlar ne yapıyor, işte benim üst lazım var, ben cennetin ortasındayım, böyle bir şey yok. Bu yanlış bir düşünce, bu yanlış bir fikir, yanlış bir itikat. Ya Aişe ya Fatıma, peygamberin kızıyım, birinizle zevcesiyim diye güvenmeyin, sizi de hatırlayamayacağım zamanlar var. Yağ Fatıma secdelerle bana yardımcı ol buyuruyor. Bu yanlış bir düşünce, batıl bir düşünce. İnşallah biz düşüncelerimizi Allah'ımızın kitabına, Resulünün sünnetine uygun yapacağız. Size anlatayım isterseniz. Birine koyup birine geçiyoruz ama biz şeyler deriz belki bir izninden. Şimdi, Aleyhissalatü Vesselam, ben Hazreti Muaz'ı Yemen'e vali olarak gönderiyor.
Bu fıkıh da çok önemli. İslam hukukunda çok önemli. Buyurdu ki Ya Muaz, sen Yemen'e gideceksin, önüne meseleler gelecek. Nasıl hükmedeceksin orada? Ya Resulullah, Kuran-ı azimüşşan'la hükmedeceğini. Haydi Ya Muaz, orada bulamazsan ne yapacaksın? Hadis-i Şerifler de hareket edecek. Haydi oraları da bulamadın. Kendi Kuran ve hadis süzgecinden geçilerek fikrimi beyan edeceğim deyince Aleyhissalatu Vesselam Efendimiz çok memnun oldular, rahat oldular. O ölçüyü buna göre ayarlayacağız. Yani şu yapı ustaları bile. Şimdi değişti de ölçüler, biz eskiyi biraz hatırlıyoruz, tabii yenisi de vardır şüphesiz. O şakülleri, neleri, o terazileri Ev, onlara koyarak çok güzel bir şekilde yapı ortaya çıkarıyorlar.
Bizim ölçümüz, bizim terazimiz, Allah'ımızın kitabı, Resulünün sünneti olmalı, Kendi başımıza işte ilahi alemden konuşacağız diye kendi kafamızdan ifadelerde bulunmayalım, bundan mesul de oluruz Rabbimiz katında. Her şeyimiz kitabı Kerim'e uygun olsun. Çünkü onun dışında hiçbir şey yok. Bak bize derslerimizi tarif ediyorlar, o derslerin tarifi hep kitabı Kerim'de. Söyle bakalım, kalp zikri var mı Kuran-ı Kerim'de? Ruhun zikri var mı, sırrını, hakinin, akbaanın? Essanu ricanu la tu'l-hî ticaretin ve la beyhu ma'r-ehiküllem. Onlar öyle bir kimselerdir ki ne bir ticaret ne de bir alışveriş Allah'ın zikrinden alıkoymaz, buyuruyor. Yani işini görür, vazifesini görür ama kalbi zikrullah'ın, içinde zikrullah ile meşgul. Yalnız bu letaiflerin tarifinde bu çok söyleniyor ama bir bunu mütalaa etmemiz lazım. Nasıl biz bir letaiften diğer bir letaife geçeceğiz?
Yattığımızda, böyle gece uyandığımızda yine kalbimizin zikrine, o huzuruna devamlı kurutturmaz. Bunlar çok anlatıldı. O bir huzur hali olur. İnsanların içine karışsa bile o huzur hali geçmez. Bunları ölçerler, biçerler, tartarlar haber verirler. Şimdi bir usulüne bizsek yürüyeceğiz. İnsan üzülüyor, börek gül gibi kardeşlerimizi görüyoruz. Bakıyorum, emir, emir imreniyoruz. Amma velakin işlenmemiz lazım. Yıllar geçti. İnşallah dua edin de mahrum kalmayalım. Gösterdikleri hedefe doğru yürüyelim. Böyle sıddıklardan olmayınca arif olamaz.
Sıddık olamaz, ta ki ihlas sahibi olmadan, muhlis ihlas sahibi olamaz, müttaki olmadan, müttaki de olamaz, salihlerden olmadan, salihlerden de olamaz diyor hakiki mümin olmadan bunun üç tane özelliğini söylüyor, çok güzel haber verilmiş, izne-i Bu kadar saydığımız hususları biz üç hususu diyor yerine getireceğiz ki bunlara nail olabilelim, İcidine bül'l meharim haramlardan sakınacağız ve şu anda bize zor gibi gelir ama böyle ilerledikçe bir nefret meydana gelir. İnsanın içinde kötülüğe karşı bir tiksinme meydana gelir. İşte bu olduğu zaman mutmainliğe doğru gider. Amelin kabul olma noktası o. Vel hirsu ala talebeli almin nefiyah İlimler bütün Cenab-ı Hakk'a götürür aslında. Allah'ımızın varlığını ispat eder. Varlığını ispat etmeyen hiçbir şey yok. Biz bunun için kitapları devirelim, bilmem filan şunları görelim, niğelim değil.
Evimizden çıktığımızda karşımıza çıkan her şey Rabbimizin bir ayetidir. Cenabı hak azamet-i ilahiyesini kainata yansıtmıştır. Ta Adem aleyhisselamdan kıyamete kadar gelecek insanlarda ayrı ayrı tecellisi var. Toprakta ayrı tecellisi var, taşta ayrı tecellisi var, hepsinde Allah'ın bir ayetidir. Boş yere yaratmamıştır çünkü. Ve la yehudu ile zemkema ennel lebene, la yehudu ile dal. Nasıl ki böyle hayvanın böyle helalma, hayvanın memesinden sağlam süt tekrar içeri girmediği gibi öyle bir tövbe edeceğiz ki bir daha günaha dönme yok. Eğer fırsat verirsek bizim şu serçe parmağımızı yakalarsa elinizi götür. Elinizi götürürse kolumuz gider, kolumuz bize götüruruz. Fırsat girmeyeceğiz onu. İşte soruyoruz, diyoruz ki işte bir türlü kurtulamıyoruz. Bir türlü kurtulamadığımızın sebebi bu. Bir Allah'ı düşündüğümüzde, eğer kalada duvarın taşında, kalanın bir yıkıntı gibi böyle bir eskimeni diyelim.
Nasıl diyelim, bir ayrılma gibi, bir kopma gibi bir şey olursa devamlı burayı döverler, halaya girebilmek için. Böyle kalbimizde hiçbir döküntü olmayacak, sağlam olacak. Onu Allah'ın Resulü sallallahu teala aleyhi ve sellem, sebbid kalbi ala dinin üzere kalbimi sabit kıl buyuruyor, ona yol vermeyeceğiz. Bu kendimizden kaynaklanıyor zaten. O şehit olan kıymetli kimsemiz için bir dürtlük. O ölmedi, biz öldük. Bunu genelleştirirsek onlar ölmedi, biz öldük. Her gün oynadık güldük. Nerede ne yiyeceğiz, ne içeceğiz, ne yiyeceğiz, ne giyeceğiz, ne kuşanacağız. Böyle hep utanıyorum onu demekten başka duygulara daldık. Ta ki çalındı kapı, hakikat nedir dedik. O zaman da faydası olmaz. İnşallah ölmeden evvel uyanır hakkı hakikati görürüz. Burada Hz.
Mus'ab'ın şehadeti Abdullah bin Cahş'in radıyallahu anh, Talha bin Ubeydullah radıyallahu anh, Vehb bin Kabus, Sehl bin Huneyp, Zeyd bin Sekem, Şemmas bin Osmanel'in Mahzum, Hazreti Hanzala, Ebu Cücane, üç oğlu, dört torunu İsrail bombardimanda yaşamını yitiren İsrail'in Tahran'daki konutuna yerel saatle sıfır ikide düzenlediği saldırı sonucu hayatını kaybeden İsmail Haniye. İsmail Haniye'nin oğlu Abdusselam Haniye. Babam milli davası boyunca dört suikast girişimine maruz kaldı ama atlattı ve Allah onu bugün her zaman dilediği şehadete ulaştırdı, dedi. Bu şerefe ulaştığı için Allah'a şükürler olsun, dedi. Mısır'ın Mahmudiye kentinde on yedi Ekim bin dokuz yüz altı yılında doğan Hasen el-Benna hayatını anlatılırken Allah bilir nice geceleri ümmetin dertlerine çareler aramak için geçirdik.
Ümmetin hallerini tahlil etmek, dertlerini ortadan kaldırmak için ne kadar düşündük, bu hallerin tesirinden bazen ağlama durumuna gelirdik. Mısır topraklarında İslam'ı ihya etmek amacıyla dokuz yüz yirmi sekiz yılında bildiğimiz Müslüman Kardeşler olarak topluluğu bir araya getirmiş, ömrünün büyük çoğunluğu mağdur, mahpus olarak geçirmiş Kral Faruk'un emriyle Kahire'de bütün insanlığın ortasında şehit edilmiş, vücudundan kanlar akarken aman ha mücadele etmeyin, müdahale etmeyin, öyle ölsün demiş hain. Çok daha uzun Şeyh Ahmet Yasin, o vücudumun hiçbir yere hareket etmiyoruz zaten. O haliyle bakın şu rahat zamanımızda cemaatle namaz ne durumdayız düşünelim. Şu rahat zamanımızda ama bunun bir vebali var. Bunun bir bedeli var. Şeyh Ahmed Yasin sabah namazına götürülüyor, namazını kızıyor. Sonra sabah bir dini ve Kuran-ı Kerim'i okuduktan sonra camiden çıkarken şehit oluyor. Beden ödendi.
Daha beden ödendi. Daha çok anlatmak da bitmez. Velhamdülillahi Rabbil alemin en Fatiha