Sayı derdine ejderimiz Musahabe serimizin ikinci cildine Semahat ve Muavenet konulu sohbetle inşallah devam ediyoruz ve ardından gelecek olan tevekkül konulu sohbetle inşallah ikinci cildimiz sona erecek. Şimdi bir önceki programda kaldığımız yerden devam edeceğiz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz bir sahabiye anan baban sağım mı deyip de evet cevabını alınca öyleyse onlar için mücahede et, çalış buyurdular. Hadis-i şeriflerde şöyle buyruluyor. Hizmetçileriniz Allah tarafından elinizin altına verilmiş kardeşlerinizdir. Kimin böyle kardeşi elinin altında bulunursa ona kendi yediğinden yedirsin ve giydiğinden giydirsin. Bir de bunlara ezici iş teklif etmesin. Şayet eder iseniz yardımda bulunun. Birinize hizmetçisi yemek getirdiği zaman beraber oturmayacak ise buna bir iki lokma yahut bir veya iki parça versin. Çünkü hazırlanmasına o bakmıştı.
Yemen'de bir kabile olan Eşariler gazadayken azıksız kalır yahut memleketteki ailelerinin yiyeceği azalırsa hepsi birden yanlarında ne varsa bir yargıya toplarlar, sonra bir kapla aralarında eşitçe taksim ederler. İşte onlar bendendir. Ben de onlardanım. Kedi yüzünden bir kadın cehenneme girdi. Hayvanı bağlamış, karnını doyurmamış, yerdeki böcekleri yemeye salıvermemiş idi. Akrabasından iyiliği kesen cennete giremez. Adamcağızın biri yolda giderken fena halde susamış. Bir kuyu bulmuş, içine inerek içmiş. Sonra çıkınca bakmış ki bir köpek susuzluktan dili çıkmış toprak yalıyor. Adam kendi kendine susuzluk nasıl benim canıma yettiyse bunun da öyle canına yetmiş diyerek tekrar kuyuya inmiş, pabucunu suyla doldurup ağzı ile tutarak çıkmış köpeği sulamış. Allah'a şükretmiş. Bunun üzerine günahları bağışlanmıştır. Ashab ya Rasulallah, hayvanlar için de bize ecir var mı dediler.
Her ciğeri yaş mahlukun yüzünden ecir var buyurdular. Dullar biçareler için çalışan, Allah yolunda mücahede eden gibidir. Sure-i Beled'de şöyle buyruluyor. Yahut açlık gününde akrabadan bir yetim, yahut yerde sürünen bir biçareyi doyurmak ve iman edip de birbirine sabırla, merhametle tavsiyede bulunanlardan olmak, işte sağ tarafa geçecek olanlar bunları yapanlardır. Ata'nın nevileri. Yani yardımın çeşitleri. İslam'ı sair dinlerden ayıran cihetlerden biri de fukara ve biçareler hakkında muaveneti muhtelif nevilere ayırmasıdır. Bunların bir kısmı vaciptir ki terki haramdır, bir kısmı şeriatın rağbet ettiği şeylerdendir ki yapanlar ecir alır. Bir kısmı da ukubettir ki şeriatın tayin ettiği ahvalde Müslümanlar üzerine edası farzdır. Bu kısımlara dahil bulunanların başlıcaları şunlardır. Bir. Sadaka-i fıtır.
Ramazan'ın sonunda kendisinin ve ailesinin yiyeceğinden bir ölçek fazlasına malik olan her Müslümanın muhtaçlara vermesi vacip olan muayyen paradır. İki. Zekat. Nisaba malik olan insanın her sene malının kırkta birini muhtaçlara vermesi farzdır. Üç. Kurban. Kurban Bayramı'nda istitatı bulunan her hür Müslümana koyun vesair gibi bir hayvan kurban etmek ve etrafına muhtaçlara dağıtmak vaciptir. Hacc edenlerin noksanları yüzünden ceza olarak kesip dağıttığı hayvanlardır. Beşincisi ceza-ı say. Hacda ihramdayken yahut ihramda olmasa bile haremde bulunurken av avlayan kimsenin ödeyeceği cezadır. Altı. Yemin kefareti. Ciddi surette ettiği yeminden dönen insanın çoluğuna çocuğuna yedirdiği yemeğin orta derecesinden on biçareyi doyurması, yahut giydirdiği giysinin orta derecesinden on biçareyi giydirmesi vacip olan cezadır. Yedi. Zıhar kefareti. Altmış biçareyi doyurmaktır.
Karısını nikah düşmeyen mahremleri sırasına koyarak mukarenetten imtina eden kimsedir. Dört ay içinde ruju etmek isterlerse bu ceza ile cezalandırılır. Başka surette zevcelerinin yanına gidemezler. Sekiz. Acda fidye. Hacda ihram esnasında güzel koku, eldiven, kuşak vesair gibi istimali haram olan şeyleri kullanmış erkek ve kadın için cezadır. Koyun ve daha büyük hayvan kesip tasadduk etmek yahut altı biçareyi doyurmak suretiyle ödenir. Dokuz. Oruçta fidye. Oruç tutmaya hiç takat getiremeyen yahut pek güçlükle tutabilenler için İslam'ın getirdiği ruhsat olup iftara mukabil muhtaçlara verilen fidyedir. On. Dakika. Doğan çocuk yedi günlük olduğu zaman kesilen kurbandır. Kezalik saçı kesilip ağırlığınca altın yahut gümüş tasadduk edilir. Halıkı Hakim, beşer ruhunun güzel şeylere karşı cimri kıymetsiz şeyler için cömert bir fıtratta olduğunu çok iyi biliyordu.
Bunun için durmayıp ayet üstüne ayet indiriyor. Haris ve malul ruhları yola getirmek maksadıyla ehli tevhide tavsiyede, vasiyette bulunuyordu. Ellerindeki malın en kıymetlileri üzerinde fukaranın, biçare ganın, dulların, öksüzlerin, babaların, akrabanın evet hepsinin muayyen bir hakkı olduğunu hatırlarına getiriyordu. Cenabı Hak Rezzaktır. Erbab-ı servetin nesi varsa erbab-ı istihkaka noksansız olarak tevzi edilmek üzere kendilerine ilahi hazineden verilmiş emanetten başka bir şey değildir diyordu. Kuran-ı Kerim'de buna dair pek çok ayeti celile vardır. Biz yalnız bazılarını iktibas edelim. Sure-i Sebe'de. Hangi şeyi infak ederseniz yerine Allah başkasını verir. O Rezzakların en hayırlısıdır. Sure-i Maide'de Çoluğunuza çocuğunuza yedirdiğinizin orta derecesinden on biçarenin itamı. Sure-i Bakara'da Sizi merzuk kıldığımız nimetlerden infak edin. Sure-i Bakara'da.
Ey iman edenler, kazandığınızın güzellerinden ve size yerden çıkardıklarımızdan infak edin. Yoksa iğrenmeden alamayacağınız pis şeyleri vermek kasdında bulunmayın. Allah'ın müstahni ve övülmeye layık olduğunu bilin. Allah'ın sizleri vekil edip üzerinde tasarruf ettirdiği mallarınızdan infakta bulunun. Şüphe yoktur ki içinizden iman ve infak edenler için büyük ecir vardır. Sure-i tağabında İnfak edin ki hakkınızda hayırlı olsun. Kim nefsinin hırsından azade kalırsa işte felah bulacak onlardır. Sünnet kitaplarına, hadislere müracaat olunursa bu mevzuya dair sayılamayacak kadar hadisi nebevi görülür. Bunlardan biri nefsi. Nefsiniz için istediğiniz bir hayrı diğer insanlar için de istemedikçe tam mümin olamazsınız. Sonra ayetlerin, hadislerin cümlesi şu nokta üzerinde birleşiyor.
Allahutaala infak eden kulları içinden ancak verirlerken ihlas ile, gönül hoşluğuyla veren ve arkasından ezaya, minnete, töhmete kalkışmayanları Harimi rahmetine kabul ediyor. Sure-i Tövbe'de Sonra ümmetin içinde öyleleri var ki Allah'a ve ahiret gününe inanır ve infak ettiği şeyleri Allah'a yaklaşmak ve Rasulullah'ın şefaatine mazhar olmak için vesile bilir. Şüphesiz o sadakalar kendileri için yakınlaşmak vesilesidir. Allah onları rahmete dahil edecektir. Allah Gafur'dur, Rahim'dir. İşte farz olan bu mali ibadet sayesinde İslam, ukarayı, biçareleri, yetimleri, dulları, yolda kalmışları, servet sahiplerinin malından ehemmiyetli bir surette ve tam hakkaniyet ve tevazuun üzere hissedar ediyor.
Bunu kafi görmeyip mallarından bir kısmını vasiyet için zenginlere tavsiyede bulunduğu gibi, herkesin vasiyetten olan hissesinin kendisine verilmesini Tereke taksiminde hazır bulunan akrabaya ihtar ediyor. Hulasa İslam'ın birru ihsan fazlı insan zümreleri arasında vücudu, yaratılış kanunu icabında olan servet fırkalarının körüklediği kin, haset ve ihtiras ateşlerinden sineleri kurtarmak içindir. Yani beşeriyeti asud, ariz, cahil, tembel, sefih, batıl bir iştirakiiyyun zihniyetinden, belasından, tehlikesinden kurtarmaktır. Başka da değildir. Zira bu batıl zihniyet İslam'a, İslam gayretine ve faziletine tam zıt bir düşüncedir. İlk Müslümanlar bunu böyle biliyor ve semavi talimlere uygun hareket ediyorlardı. Bir de zamanımızda zuhur eden birçok hayır cemiyetlerinin yer yer vücuda getirdikleri müesseselere o zamanlar ihtiyaç yoktu. Her şey bizzat temin ve herkes bizzat tatmin ediliyordu.
Çünkü İslam dini her şeyi tekafül ve temin eder. Evet, İslam hükumetlerinin bütün Müslümanlardan tahsil ettiği her türlü zekat, sonra hayır 7 zevatın türlü türlü vakıflarına servet sahipleri tarafından Allah rızası için her gün bez olunan sadakalar, atıfetler öyle bir haldeydi ki ilk asırlarda gelen Müslümanlar bu tarzda cemiyetler vücuda getirmekten ve binnaz ile verecekleri birkaç parayı tahsil edeceğiz diye menfi ruhlu hasislerin ellerini sıkıp durmaktan müstağni bulunurlardı. Daha doğrusu Alemi İslam'ın heyeti mecmuası öyle muazzam bir hayır cemiyeti halindeydi ki, tevhid diyarının her tarafındaki yüzlerce milyon halkın üzerine kanatlarını gelen bu kitlenin kalpleri, hakkın nimetleri sayesinde birleşmiş ve İslam fazileti yüzünden merhamet ve şefkat hissiyle dolmuş idi. Hasılı Fatır-ı Hakim'in dilediği gibi yekpare bir vücut idi.
Bir uzva isabet eden afet bütün azayı bedenden hararetler, ızdıraplar tevhid eder ki tedavisine koşmak dini bir vecibedir. Tevekkül. Tevekkül insanın maksadını istihfaf için tevessül etmesi icap eden sebeplerin kifayeti hakkında Cenabı Allah'a itimat etmesidir. Zira insan o iş için icap eden sebeplerin arkasında birtakım gizli müessirlerin yüzünden tahakkuk edemiyor. Binaenaleyh beşerin sırf kendi sa'y ü kesbine güvenmesi, Kadir'in tasarrufatını bilmemek, gecelerin gündüzlerin neler doğurabileceğini düşünmemektir. Sonra İslam nazarında tevekkül sırf semavi yardımlara dayanarak esbabına tevessülü bırakmaktır sözü asla doğru değildir. Böyle zannetmek İslam'ı katiyen iyi bilmemekten ileri gelir. İmam Gazali diyor ki, mademki insan kendinin kifayetine, kuvvetine, malumatına emin değildir, çalışması ve kazancı ile tevekkül dairesinden harice çıkamaz.
Zira olabilir ki bunların hepsini bir lahzada Cenabı Hak mahveder. Şu halde tevekkül demek insanın nazarının bütün bunların muhafazasına ve esbabının zuhurunu bizzat yaratan Cenabı Hakk'a müteveccih olması demektir ki kazanmasını, malumatını, kifayetini de kudret-i ilahiye izafetle görür. Nitekim emirnamelerin altına nişanını yazan bir hükümdarın elindeki kaleme bakınca insan yalnız kalemi görmez. Hükümdarın kalbi de ne gibi his ile mütehassis, hangi tarafa mütemail neye hükmediyor olduğunu da düşünür. Tevekkül eden adam çoğunu infak için yahut muhtaç olanlara vermek maksadıyla kazanıyorsa bedeniyle dünyaya bağlı, kalbi ile de ebediyete bağlıdır. Bu adamın hali evinde tembelcesine oturandan elbette şereflidir. İslam'da mütevekkirin alameti şudur. Malı çalınır, yahut ticareti hasara uğrarsa, yahut işi bozulursa halinden razı olur, inanışı zail olmaz, yüreği çarpıp durmaz.
Bilakis evvelki haliyle sonraki hali aynı sekineti muhafaza eder. Çünkü bir şeye bağlanmayan kimse onun ziyanıyla endişeye düşmez. Bir şeyin ziyanıyla muzdarip olan evvelce ona bağlanmış demektir. Tasavvuf indinde mütevekkil red ile kabul müsavi olacaktır. Şu ayeti kerimede mütevekkil olmayanlar tasvir ve levmediliyor. İnsanın başı sıkıldı mı bize yalvarır, sonra tarafımızdan kendisine nimet verdiğimiz gibi şu bana verilen şey yolunu bildiğimden dolayıdır der. Halbuki o nimet bir imtihandır ama çokları bilmezler. Onlardan evvelkiler de aynı sözü söylemişlerdi. İşte kazanmış oldukları servetin kendilerine faidesi dokunmadı da kazandıklarının ne kadarı seyahati varsa hepsi üzerlerine uğradı. Bunların içindeki zalimlere de bütün kazandıklarının seyyiatı isabet edecektir. Hiçbiri azabımızdan kurtulacak değil.
Değerli nicelerimiz, Musahabe serimizin ikinci cildini bu sohbetle bitirmiş bulunmaktayız. İnşallah bir sonraki programımızda üçüncü ciltte buluşmak üzere.