Alemdarın Kaleminden yansımalar. Allah katında hak din İslam'dır. Dini mübini İslam elbette ki haktır. Fakat hak oluşunu evimize girerken, evimizden çıkarken, evimizde otururken, yemek yerken, kısacası gündelik hayatın bütün safhalarında idrak etmeliyiz. Ve idrak ettiğimiz bu güzellikleri ve iç huzurunu inançsızlık içerisinde kıvranan kimselere anlatmak dini bir vecibedir, zorunluluktur. Tasavvufi eserlerin hemen hepsinin giriş kısmında şöyle bir tavsiye vardır. Evvela mürid. Evvela mürid itikadını tashih edip, itikadi noktada güçlü ve kuvvetli olmalıdır. Bütün tasavvufi çabalar inancın güçlü ve kuvvetli olması içindir. İslam, Allah'ın kullarına büyük bir lütfudur. Kehf suresinde Cenabı Hak yedi gencin imanını şu şekilde vasfediyor. Şüphesiz ki onlar Rablerine iman eden birkaç genç yiğitti. Biz de onların hidayetlerini artırdık. Küfürden imana dönen kimseye mühtedi denilir.
Hidayete ermek, iman etmekle birlikte İslam'la da hidayete ermektir. İslami hayatı yaşarken Allah Celle Celalühu görür gibi taat yapmak suretiyle ihsan erbabına dahil olabilmekse Allah'ın kullarına büyük bir lütfudur. İnanç zayıflığı şüpheciliğe yol açar. İslami esasları yaşayan ama içinde gizli bir nifak ve inançsızlık taşıyan kimselere rastlıyoruz. Bu kimseler ibadetlerini de ifa etmelerine rağmen kamilen inanmamaktadırlar. Böylece inanç zayıflığı yavaş yavaş kalbe işlemeye başladığı zaman şüphecilik baş gösterir. Kuran-ı Kerim'de, İbrahim Aleyhisselam'ın Allah Celle Celaluhu buluşu hadisesinde o şüpheden arınmış iman sahibi bir kul olarak sözlerini şöyle bitirmektedir. Şüphesiz ki ben Hanif olarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve ben sizin gibi müşriklerden değilim. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Ammar b. Yasir'in şüpheden arınmış imanını şöyle vasfediyor.
Derileri de iman etmiştir. İman onun derilerine de kemiklerine de işlemiştir. Şüphecilikse inançsızlığa yol açar. Hakkında Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin nasıl ki Adem peygamber benimle iftihar ediyorsa, ben de İmam-ı Azam'la iftihar ediyorum buyurdukları İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretlerine bir ateist gelir ve kendisiyle Allah'ın vahdaniyetini, birliğini, yoktan var edişini tartışmak ister. Uygun bir vakit kararlaştırılır ve inanan inanmayan herkes o anı beklemeye başlar. Ateist, kararlaştırılan yere taraftarlarıyla birlikte gelir. Fakat İmam-ı Azam henüz gelmemiştir. Vakit biraz geçince bekleyenler, Hazreti İmam herhalde çekindi, bu inançsızın karşısında cevap veremeyeceğini düşündü ve bunun için gelmedi, derler. İnsanlar dağılmaya yüz tutunca Hazreti İmam görünür. İmam-ı Azam efendimiz, özrünü ve niçin geç kaldığını izaha başlar. Beni mazur görün. Nehrin kenarında bekliyordum.
Bir sal, bir kayık gelecekti, ona binecektim. Fakat ne sal ne kayık geldi. Orada bir ağaç vardı. Ağaç nasıl olduysa kendi kendine devrildi, tahta parçaları oluştu. Tahta parçaları bir araya geldi, bir kayık oldu. Ben üzerine bindim, geldim deyince o inançsız öyle bir kahkaha atar ki neredeyse yer devrilecektir. Sonra İmam-ı Azam'a hiç ağaç kendiliğinden devrilir, sonra tahtalar oluşur, sonra bir araya gelir sal olur mu? Sence bu mümkün müdür? Der. İmam-ı Azam'ın beklediği cevap tam da budur. İmam-ı Azam, nasıl ki bir ağaç kendi kendine devrilip tahta parçaları oluşup bir araya gelip sal olmazsa, ise semavat ve arz da kendi başına meydana gelemez deyince, herkes onu takdirle karşılar. Kün emriyle her şeyi bir nizam ve intizam içerisinde var eden Allah'a nasıl olur da inanılmaz. Bu kün emriyle yedi kat sema, arz, her şey bir düzene tabi olmaktadır. Alemdar'ın kaleminden yansıma adaş.