Kuran-ı Azimüşşan inmiş, Habib-i Ekrem sallallahu teala aleyhi ve sellem teşrif buyurmuş. Ulema-i Kiram ve Meşşa-i İzam, görevi velayet ölçüsü içerisinde devam ettirmişler, bize kalan yapışmak. Medine-i Münevvere'de havaalanında böyle güzel bir gençti. Eline kağıt kalem almış koşarak geldi. Bir tavsiye, bir tavsiye insan ilk anda hatırlayamıyor, ne diyeceğimi. Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz buyuruyorlar ki size iki esas bıraktım. Sımsıkı tutunduğunuz zaman, hatta burada azı dişlerinizle buyuruyor. Şaşırmazsınız, Kitabı Kerim ve Sünneti Muhammedi sallallahu teala ailesinin. Bazı konular oluyor, olur insan diyor ki şu meseleyi bir görüşmek istiyoruz, şöyle bir meselemiz var. Aslında o meseleler hallolmuştur. Bu zahid oluyor. Fazladan oluyor. Diyelim ki bir idari meseledir.
İdari konuda bizim dinimiz öyle bir din ki, Ahmet Hamdi Aksekilinin İslam dini diye bir kitabını biz İmam Hatip'de okurduk. Yalnız o dil bize şu yabancı gelirdi, kelimeler ağır gelirdi, imtihana da gireceğiz, onu anlayamasak bile ezberlerdik biz. Kelimeler yabancı gelir bize çoğu kelimeler. Orada şöyle bir cümle İslam, cihan, şümul bir dindir. Her şeyi içerisine alıyor. Allah'ımız buyuruyor ashable, Cenabı hak yeryüzünün idaresini salihlere veriyor. Bunu nasıl bileceğiz? Peygamberimiz sallallahu teala aleyhi ve sellem devlet reisi, Efendimiz aleyhissalatu vesselam aynı zamanda şari yani hüküm verebilir. Şer'i dini bir esas koyabilir. Hem emredebilir hem de yasaklayabilir. Bu Kuran-ı Azimüşşan'da var. Efendimizin tebliğ yönü de var, tefsir yönü de var, teşri yönü de var. Daha sonra bakıyoruz, tarikat-ı Aliyye hususunda Efendimiz bize esasları bildiriyor.
Bunlar çok uzun gider, kısaca söylüyorum. Dört tane halifesi var. Hulefa-i Raşidin, Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali radiyallahu anh. Bunlar hem dinimizin vazifelerini talim buyurdular hem de devlet iyisiydi. Araştırmalarda beş yüzün üzerinde sufi, biz zannediyoruz ki doksan dokuzluk tesbihatla oturacak seccadenin üzerine, postun üzerine bu görevi yapacak. Bu görevi yapmasının sebebi asıl bizim anlatmak istediğimiz hususları gerçekleştirmek için yapıyorlar. Mesela Sultan Alemdir, Meşşai'zam'dan İmam-ı Rabbani zalim devlet reisine karşı ham kusturmuştur onlara. Hep bunlar aynı zamanda bir devlet reisi, hem meşay-i zandan hem de devlet reisi. Biz bir yönüyle görüyoruz. Mesela Allah'ımızın tayin buyurmuş olduğu kimseler seçtiği kimseler esamle iç tebahu ve hedehu ila sıratun müstakim Allah'ımı seçiyorum onları, bir yönüyle gelmezler.
Biz zannediyor ki zannediyoruz ki sadece bize işte adetleri belirli istiğfarı verir, tevhidi verir, salahü vesselam verir, ölüm tefekkürür, rabıta, zikrullah, letaifler ve murakabat. Bunun yanında Cenabı hak aklı meadin yanında aklı maaş da lütfediyor. Şu dünyadaki yapılacak olan işlerin tedbirini onu ayarlamayı da en güzel şekilde biliyorlar. Sebebi ise şu, ashabına, rabbene atina fit dünya hasene. Ya Rabbi, dünyada da ahirette de güzellikle lütfeyle. Dünyevi işlerinde mesela bir hademe diyelim, en küçük birimden alalım hizmetli diyelim veya en yüksek makamda oturan kişiye kadar bu görevleri de Cenabı Hak en güzel şekilde onlara talim buyurur. Çok iyi biliyorlar. Şöyle daha iyi anlayacağız konuyu, Sultan Alaaddin, Hey Kubat. Bu bir idareci devlet reisi durumunda ne yapıyor? Gece olduğu zaman bulunduğu idari noktadan Mevlana'mızın dergahına kadar alttan bir dehlizle huzuruna varıyor.
O riyasetin gururunu, kibirini, benliğini, dünyanın bütün tozunu, toprağını orada atıyor. Ruhen de yetişiyorlar, kalben de yetişiyorlar. Allah'ımız öyle bir basiret lütfediyor ki bunları bile çözümleyebilecek esasları onların gönlüne ilham ediyor, bildiriyor. Çözebiliyorlar, anlayabiliyorlar. Sultan Bayezid'in cihadında sonra damadı alileri oldular, Emir Sultan, mukaddes Allahu sır'a, bizzat idari işlere müdahil oldu. Tabii çok aleyhinde oldular, işte padişah da hızlı dedi ki nasıl olur da benim kerimemle evlenebilir diye. Bir araya geldiklerinde dedi ki Sultanım, bak sen cihadda idin, Cihadta neredeyse kaybedecektin. O anda sana yardım gelmedi mi? Dedi ki efendim, hakikaten öyle bir andı ki biz yenildi idik. Fakat bizim böyle hiç anlamadığımız bilmediğimiz kimseler müdahil oldu. Onların müdahalesiyle biz dedi başardık dedi. Bu çok. Bu anlatmakla bitmez.
İsterseniz sadece Ubeydullah'ı Ahrar'den anlatayım, Patatesallahu Sırr'a. Layık olun bir yere. Fatih Sultan Muhammed Han Hazretleri çok endişeli. Devamlı Akşemseddin Veli'yi bu kelimeden çekiniyorum, sıkıştırıyor dinmez de devamlı soruyor. Sultanın zafer ne zaman? Sultanın zafer ne zaman? Çünkü büyük bir müjdeye mazhar olmuş. Bu müjdeyi alır da Fatih Sultan Muhammed Han Hazretleri nasıl yerinde durabilir? Bak biz yoruluruz, bazı işler görür yoruluruz ama onlarda yorgunluk olmaz. Neden? Onların ruhu müdahildir o işlerde. Galip olan rahmani ruh galiptir. Rahmani ruh galip oldu mu yorulmaz, beden yorulur. Mesela aşağıdan yukarıya çıkıncaya kadar yoruluruz ama onların hayatı ruhani olduğu için yorululmaz ve insan şaşar. Yahu biz genciz sıhhatli afiyetliyiz, yaşlı kimseler ama hiç yorulmuyor. Deriz biz.
Fatih Sultan Muhammed Han hazretleri böyle bir müjdeyi almış ve hizmeti hep nefsinin üzerinde değil, ruhuyla yapıyordur, ruhuyla yapıyor. Allah'ımız tabi hep alakalandırıyor. Bir şey demeyeceğim ama arkada oturmayalım şöyle, bir de üstadımızın tarafına arka dönülmez. Hace Ubeydullah-i Ahrar Hazretleri müridane diyor ki bakın ben akıldan atı çıkar, beyaz bir at, çıkarmıyorlar ama geriye bakmayın diyor. Ita-yı mekan onlarda vardır. Hazreti Fatih'in huzuruna geliyor, geliyor. Diyor ki Fatih, şu sen cübbemin, şu kolumdan içeriye bir bak, ayeti celileler ile inşallah izah edeceğim. Şu kolumdan diyor içeriye bir bak. Baktığı zaman öyle ordular görüyor ki, öyle ordular görüyor, hayran kalıyor. Bak diyor, Fatih, Rahmetullah Ali hiç endişe etme, hiç endişe etme. Biz hazırız diyor, biz hazırız ve ondan sonra Cenabı hakk'ın lütfuyla yardım geliyor.
Yalnız şunu çok iyi bileceğiz, ve'l-fetr Hepimiz için bu yalnız işte İstiklal Muharebesi'ydi, Çanakkale'ydi, ta başından beri alsak Bedir'di, böyle düşünmeyelim. Evet, Allah'ımızın, Kuran-ı Kerim'de Bedir Muharebesi'nde üç bin ve beş bin melekler ordusu gelmiştir. Yalnız bunlar ruhani varlıklardır. Onlar cisim olarak harekette bulunmamış, bunun da bir sebebi var, çokluk görülmüş. O da Ashab-ı Gücin efendilerimiz bedenen çarpışsın, gayret göstersin, eli kesilsin, kolu kesilsin, yaralansın, berelensin şehadete irsin diye. Ne büyük bir hikmeti var. Böyle bir çokluk göstermişler. Burada yardım yardım, bizim iç hayatımızda biliyorsunuz raceaname minel cihadil asgarinlacihadil ekber, küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz. O büyük cihada dönüşün nefisle olan, nefsimizle olan mücadelede, şeytan ve avaneleriyle olan mücadelede başta, Başta Allah'ın yardımı gelir. Allah'ın yardımı nasıl gelir?
Bazı bölgeler görürüz, o bölgelerde yağmuru devamlı yağar. Gün geçmez ki yağmur yağmasın, devamlı ıslaktır zemin, Yağışlı. Niye? Deniz var. Neden? Çünkü buharlaşıyor. Neden? Orman var. Bunlar yağmuru çekiyor. İçimizde Zikrullah'ın öyle bir deryaları olacak ki bir kalp zikrini desek yeter, kendi arasında bin perdesi var. O kalp zikrinin hepsi bir velayete inkartir. Öyle kıt, kıt, kıt dedi bununla olmaz o. Bu neyse, onun hareketiyle geçilir ama asıl olan o zikrullah ile hemdem olabilmek. Ondaki o hali yaşayabilmek. Bu bir derya değil de nedir? Böyle bir hali olursa Allah'ımızın yardımı geliyor. Başta cihet, gayret ve çaba kuldan olur. Esrarı. Siz Allah'ın dinine yardım ederseniz Cenabı Hak da size yardım eder. Bu şahısla alakalı, bizim halimizle alakalı estaibü billah ve meyya alemucunude rabbike illa hu, Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir. Biz yani bu orduyu nasıl zannediyoruz?
Böyle askeri, el bir sesini giymiş, silahını almış sırf böyle değil. İnşallah bunu anlayacak Allah bize akıl ve gönül lütfetsin. Bunları sizinleyebilecek, bunları anlayabilecek. Rabbimizin o orduları ilahi lütuf, ihsan yardımdır. O olmasa Allah korusun alem birbirine karışır. Bak müminlerde devamlı hayırlar zuhur ediyor, huzur meydana geliyor. Hep bu ilahi yardımdan dolayı, hep bunu beklerler zaten, arifani ilahi. Rabbamızdan yardım bekler, Allah lütfettir ama ona müheyyadır bunlar. O yardıma hazır. O yardımı alabilecek güç ve kuvvette. Yani bir hacasan efendi, hacasan efendi olmuşsa bu yardımlı olmuştur. İlk Sami Efendi Hazretleri, Kemal Edip Kürtçuoğlu'nun dediği gibi böyle bir er, böyle bir halife bırakır diyor. Esad-ı El-Bili Hazretleri kutbul azamdır, bir kutbul aktab'ı böyle işareti diyor. Hep bunlar ilahi yardımlarla ama bu yardıma müstehak olmuştur. Bütün gayretini vermiştir.
Nasıl vermiştir? Es'am. Bizde Arapçada bir kelam var, küllünü vermeyen cüzüne erişemezdir. Yani bir gayret istiyor Cenabı Hak. Biz tarihi sayfalara doğru gidecek olursak o sayfaları, şöyle karıştırdığımızda bunu görürüz ve yardım bir anda da gelmemiştir. Ne zaman gelmiştir yardım? Tamamen güç ve kuvvet bittiği zaman. Çünkü Cenabı hak bizim gayretimizi istiyor, gayret, gayretimizi istiyor, iki şey istiyor. Bir, niyetimizin düzgünlüğü, ikincisi ihlasımıza bakıyor Cenabı hak. Geçenlerde şöyle bir misaldi. Şöyle biz bakıyoruz, böyle değerler hususunda, bir kıymet hususunda bir dağ taş, dağ. Ama dağa üye bir değer veriyorlar ki ta yabancı ülkeler senin ortağın oluyor. Tek Brezilya'dan çıkıyor. En uzak ülkelerden geliyor. Avusturya'dan geliyor, Avustralya'dan geliyor, Fransa'dan geliyor, Sairyevinden geliyor, ortak olmak için. Niye? Orada bir değer var. Ne çıkıyor mesela?
O kuru toprağın içerisinden altun çıkıyor. Altın çıktığı için o çok kıymetli olur. İnsanın Cenabı hak zahiri yönüne değer vermiyor. Cenabı hak cisimlerimize şekil ve şemailimize değil kalbimize ve amellerimize nazar ediyoruz. Eğer şu vücut toprağında zaten su, hava, ateş ve topraktır. Bunun içerisindeki imana değer veriyor. Gözümüzdeki ibrete değer veriyor. Gözümüzdeki, aziz ve celil olan Allah'ın nuruyla nazara değer veriyor. Kulağa değer vermiyor. Değer vermiş olduğu o kulaktaki hakka verilen sesin duyulmasına ve eşyanın zikrinin işitilmesine ve bunu beddis alaadelik diğerlerine kıyas verir. Yine arifani ilahi olan huzurunda bulunduğumuz mürşid-i kamilimizin asıl şu keramet sözüne bakın. Efendim, ben bir yerden geliyordum, gelirken bazı durumlar oldu benim gelişimde, sıkıntılı anım oldu. O sıkıntılı anımı huzuruna geldiğinde bana üstadımız haber verdi.
Bak sen şurada şöyle bir sıkıntı çektin. Bunu haber vermek değildir keramet. Bu da güzel ama asıl keramet, bakın suyu suya verin. Ne buyuruyor? Bunu bir yakalayabilsek de bunun üzerinde şöyle bir derin tefekküre dalsak, neler çıkacak. Ne çıkacak? Fenafillah çıkacak, beka billah çıkacak, likaullah çıkacak, Cemalullah gidecek. Mazur görün de büyüklerimiz kapalı bir sandık gibi mi gitti acaba diyor. Bazen Muhammed Bahaüddin Şah-ı Nakşibend Hazretleri gönlüne gelen o ilahi tecelliler, manevi haller aktaracak kimse bulamazmış ama aktardığı yeri diyemiyorum şimdi. Yerine göre eşyaya nazar ediyor. Suyu suya verin, havayı havaya verin, ateşe ateşe, toprağa toprağa, kendinizi Mevla'ya verin. Çünkü insanın değeri Rabbimizle kurduğumuz alakadır. O zaten kulu ile beraber kuluna kulundan daha yakındır. Bizim bu yakınlığı hissetmemiz.