İlahi Lambalar ve Takva Yolu kaydında Bismillahirrahmanirrahim. Mübarek bir üstadımız Tezkiretü'l Evliya'da geçer. Kırk bir tane mum yaktırmış, Gelen o kıymetli zatlardan bir tanesi demiş ki, efendim neden bu kadar siz mum yaktınız, bir odayı iki mum aydınlatırdı. İsraf değil mi? İsrafsa söndürün. Uğraşmışlar, uğraşmışlar mum hemen sönmez ve bir anda erliğin belki şöyle…
Bismillahirrahmanirrahim. Mübarek bir üstadımız Tezkiretü'l Evliya'da geçer. Kırk bir tane mum yaktırmış, Gelen o kıymetli zatlardan bir tanesi demiş ki, efendim neden bu kadar siz mum yaktınız, bir odayı iki mum aydınlatırdı. İsraf değil mi? İsrafsa söndürün. Uğraşmışlar, uğraşmışlar mum hemen sönmez ve bir anda erliğin belki şöyle itelemesiyle bile söner yerine göre. Bir tanesini söndürmüş, o da kendisi için yakmış, demiş ki Daha bir acaibini göresin. O da bir kiliseye girmiş, kilisede Allah'ımızın Celle Celalühü emrini bildirince, kırk bir kişi belki daha ziyadesi iman etmiş. Burada alacağımız ders bu hikaye değil. Alacağımız ders Allah yolunda gayret gösterirsek, mesela biz mübarek bir yoldayız, üstadımızın takip ettiği yolda. Bu yolda canı başımıza hizmet edersek Allah bize yollarını açar. Yani kendimize göre bir çalışma değil, yolumuza göre bir çalışma.
Çünkü biz, biriz, beraberiz, çok kıymetli bir zümre sayılır sıddık-ı Azam'dan beri gelir. Gayretimiz ve çabamız neticesi Allah'ımız lütuf ve ihsanlarda bulunur. Şimdi bu lambaya önce o hatırıma geldi. İnşallah, gönlümüzde de ilahi lambaları yakmaya gayret ederiz. O lambalardan bir tanesi de havfi ilahidir, haşyettir, takvadır, veradır. Vera, takvanın biraz daha ilerisidir. Burada Hadis-i Şerifler ve izahlar pek çok bir tarifini yapalım. Sözlük, lügavi sözlük anlamı, el vera, el içtinebu anişşuhüheet. Hep bu. Hemen hemen tariflerde, lügavi anlamlarında bunu görürüz. Şüpheli olanlardan kaçmaktır. Bu da Efendimizin mühim bir Hadis-i Şerif'i sallallahu teala aleyhi ve sellem. Bu Hadis-i Şerif İslam fıkhının temellerini oluşturan bir Hadis-i Şerif'tir. El halelü beyyün ve El Haramü beyyün Helal de belli, haram da belli.
İkisi arasındaki şüphelilerden muttaki olan kimseler Cenabı Hak'tan hakkıyla korkanlar ne yapıyorlar, sakınıyorlar. Mühim olan o zaten. El vera, et-takva ve taharruç ve'l-kafu anil meharim Haramlardan elimizi çekmek. Bu elimizi çekmek derken gönlümüzü de çekmek, beynimizi de çekmek. Allah korusun, burada çok önemli bir hususu şimdiden söyleyeyim. Haramlara gidişin tek sebebi, tek sebebi marifetullah. Onu tanıyamayışımızdan ileri gelir. Eğer bir adamın eli eğriyse, hırsız. Hırsızsa kimsenin görmediği yerde bu şeni, bu kötü fiili işliyorsa marifetullah'ın olmayışı, Rabbimizi tanımamaktan ileri gelir. Bütün kötülüklerin esası bu, onu tanımamak. Tanıyan kimse katiyen böyle bir harekette bulunmaz, onu izah edecek eğer yeri gelirse muvaffak olabilirsek. Demek ki vera neymiş haramdan elini çekmek, gözünü çekiyor mesela İlk bakış kişinin kendine ait ama ikinci değil.
Diyelim ki haram bir hal, bir daha çok şehevi durum demiyor. Şehevi bir hal. İlk gördüğünde gözüne çarpı veriyor, bu muaf. Ama ondan sonra tekrar bakmaya başlarsa, nedir? Bu artık haram, insanın aleyhine işler. Ne yapacağız, Halık'mız öyle bir yüce ki, öyle bir azamet sahibi ki, şimdi, Aşrı Şerifler okunuyor, bir de manasını veriyorlar. Bu içimize oturmalı çok güzel bir beyanda bulunuyorlar. Azim olan Rabbimiz doğru söyledi diyor. Azim olan azim kelimesi yetiyor zaten onu büyük demek bilmek falan bu manaya uygun düşmüyor. Azim olan Rabbimiz doğru söylendi diyor. Onun azameti kibryası bilinecek olursa mümkün değil, yapılması. Evet, haramdan gözümüzle korumak, beynimizi de korumak çok mühim ama beyin deyip geçmek ne demek o beyin? Ondan sonra el, ayak bütün azalarımızı ve kötülüklerden kaçmaktır. İstilahi manası nedir? El vera fil ıstillahi uve içitine bu şubuheet. Bir misal istiyor.
İlahi Lambalar ve Takva Yolu kaydında Bismillahirrahmanirrahim. Mübarek bir üstadımız Tezkiretü'l Evliya'da geçer. Kırk bir tane mum yaktırmış, Gelen o kıymetli zatlardan bir tanesi demiş ki, efendim neden bu kadar siz mum yaktınız, bir odayı iki mum aydınlatırdı. İsraf değil mi? İsrafsa söndürün. Uğraşmışlar, uğraşmışlar mum hemen sönmez ve bir anda erliğin belki şöyle…
Bu ses kaydının kaynağı kim?
Genel
Bu ses kaydı nasıl dinlenir?
Kayıt ücretsiz dinlenebilir; 11 konu başlığındaki zaman bağlantıları ilgili bölümü doğrudan başlatır.
Böyle bir hac mevsimi, zaten bu mevsim malum, hac mevsimi Zilhic cahil. Şeytan taşlanmış, işte Mina'ya gelinmiş, o farz olan tavafta yapılmış. Sami Efendimiz Hazretleri bir çadırda oturuyorlar, yakınlarından birisi diyor ki efendim, üstadımızın yanında bulunursanız hem haccını tebrik edersiniz hem de yalnızlığa gider, halletirsiniz diye üstadımıza söylüyor. Oturuyorlar, oturduklarında bazı mesailden Efendimiz soruyor, işte bir diş mevzuu çok geldiği için o sorular, efendim ne buyurursunuz deyince, bu anlattığımız konuya ne kadar uygun. Buyuruyor ki Hasan Efendi yüz alimden doksan dokuzu helal dese, yani ona fetva bilse helal derken, bir tanesi de caiz değildir dese ben onu tutarım. İşte veranın en güzel tarifi budur. Haramdan korkarak böyle bir tehlikeye düşmemektir. Biz mürşidimizi dinledik de inşallah siz sahih dinlersiniz, bu kulaklarla dinlemişiz. Çünkü insanın duyuları var.
Bak bu duyular yanında bir de iç duyularımız var. Mesela ne demek bu? Görme nedir bir duyudur, görmek. Bakıyoruz, görüyoruz. Buna basar derler. Bunda iç duyu nedir basirettir, gönül gözüdür. Gönül kulağıyla, bakın bir şiir söylerler hac hakkında, Gel kulum haccını eyle eda, gönül kulağıma gelse bir sada, ne güzel söylüyor, diyor ki bu kulak değil, gönül kulağıma gelse bir sada, ey kulum haccını eyne ifa, fedadır ve değiştirir. Gönül kulağı öyle dinlemek dinlerken, mesela bir genç, bunu bugünkü hadiselere teşmil ederiz, dersiyle meşgul talim ediyor. O anda insanın en zayıf noktası malum, essallahubu şehavati minenise ila ahirin eyye. Ayet-i Celilenin son kısmı çok önemli ama. Biz böyle dedik geçtik ama, hepsini hülasa eder, son kısmı, İslam'le. Asıl güzellik, Rabbimizin katında Onun razı olduğu hareketlerdir, Onun razı olduğu.
Biz şimdi taat yaparız da, asıl Allah'ımızın razı olduğu taatleri yapmak. Bakın bir söz söylüyoruz, mesela ibadet ve taatin yüzde yetmiş beşi muamelattır. Oturmuşuz biz akşamdan sabaha kadar zikir yapıyoruz, ibadet taat güzel. Ama bunun asır yüzde yetmiş beşi nedir, mesela verilen alt yerindeymiş. O hususta gayret göstermek, yani suları bir oraya bir buraya akıtmak değil, bir havuzda toplama. Çünkü ibadet ve taatlere baktığımız zaman ibadet ve taatler ferdi değil. Ferdi olmakla birlikte asıl taatlerin kabul ve makbul oluşu cemaat halindedir. İşte ben ayrı bir canlı, ben ayrı bir Kuran-ı Kurs böyle değil, topluluk biz cemaatiz. Ne oldu o zaman? O teslimiyet hani, o muhabbet hani. Fakat onlar uzun vadede iş yaptıkları için, öyle kısa vadede olmaz, Efendimiz Aleyhisselam'ın şefkat ve merhamet yönleriyle hareket ederler.
Burada öğrenci dersi ile meşgul, o anda bir hanım girer, tabi niyet düzgün değil, mum ışığı ile çalışıyor, o mumun alevine parmağını koy. Ne kadar koyabilir ki? Yanmaya başlayınca parmağı, feryat eder çık diye. Şimdi bu ateş hem kitaplarda geçer hem de büyüklerimizin dilinde, eğer diyor büyüklerimiz, arifan-ı ilahi, siz o ateşi görseniz cehennem ateşini, bu ateşte insan bir sene rahatlığından sağından soluna, solundan sağa dönmez diyor rahatlığındandır. Öyle şiddetli o ateş. Bunu bilen kimse bu yönde marifetullah'a eren bir kimse hata işleyebilir mi, mümkün mü? Vera, bulur işte. Haramlardan korkarak ne yapıyorlar şüpheli olan işlerden de sakınıyorlar. Daha öyle sakınıyorlar ki bunun dört tane aşaması var. Bir, haramdan sakınmak, Allah'ımızın haram kıldığı. İkincisi nedir? İkincisi şüpheli olanlardan kaçınmak. Üçüncüsü herhalde bile harama düşerim korkusuyla son derece riayet etmek.
Dördüncüsü de masivayı gönülden atmaktır. Hazreti Ömer'in radıyallahu anh Beytülmal'a ait mumu sadece devlet işlerinde kullanması. Mesela gelirlermiş Hz. Ömer radiyallahu anh Efendimiz bir devleticisi sorarmış şahsi bir mesele için mi yoksa devlete ait mi. Eğer kendisine ait bir mesele olursa o mumu söndürüyor, yani bu kadar hassas demek istiyorum. Biliyorsunuz bir gün hutbeye çıkmıştı da Beytülmal'den, e herkese bir elbiselik, o zamanın elbisesi böyle takım elbiseler, neler değil, Ashabı Güzin kendilerini zor setrediyoruz zaten. Ebu Hüreyre Hazretleri radiyallahu anh, ben diyor, şu diz kapağımın altına getirebilmek için örtüyü zorlardım diyor, açılmasın diye, yok. Efendimiz bir kimsenin giyim ve kuşamı için iki elbisesi olan birini versin deyince kimse çıkmadı. Ashab-ı Gücün efendilerimizden birisi mescide geç geliyor veya gelmiyor.
Nebi-i Ekrem Efendimiz sordurdular sallallahu teala aleyhi ve sellem, nerede bu sahabe kardeşinizi göremiyorum. Sonra çağırdılar, dedi Ya Rasulallah bizim bir elbisemiz var. Üzerimizi setretmek için ben onunla elbisem, o elbise ile namazımı kılıyorum. Ondan sonra onu hanımına teslim ediyorum. Böyleydi hayatları, yaşantıları. Hutbede sahabeyi bizim efendilerimizden birisi dedi ki Herkese bir elbiselik dağıttın. Hazreti Ömer efendimiz boylu bozdu, radiyallahu anh. Senin dedi cüssene dedi bize dağıtmış olduğun elbiseye bakıldığı zaman bu nedir dedi, bu adalet mi? Senin şu vücuduna iki katı gider diyor. Kalk ya Abdullah, evlatları için. Kalk ya Abdullah, söyle dedi. O da dedi ki Ben kendime ait olan elbiseliği babama verdim. Bu kadar hassas, bu kadar Rabbi Zülcelal'imizden korkuyor. Öyle başarı oldu zaten. Diyoruz ki büyümeler takva olsun.
Hele bir Ayet celilü var, bu bir genel kaide ve esastır. Hepsi birbirinden güzel olmakla birlikte, yerli yerince tabii kullanılması Ayetcelililerin icap ediyor. Eshabülem menyettabillah, kim Allah'tan korkarsa yecca allau makraca, Allah'ımız ona çıkış yolu lütf eder diye buyruluyor. Ömer bin Abdülaziz'in Beytülmal'e ait bir esansmış, böyle bir misk diyelim, neyse artık, bunu kullanmaktan kaçınıyor. Beytülmal'e ait diye, devlete ait diye onu koklayamıyor. İmam-ı Azam Ebu Hanife Rahmetullah Ali faiz korkusuyla alacaklısına ait duvarın gölgesinde durmamış. Şimdi Bağdat çok sıcak, hele bu mevsimde bizim kıymetli bir hocamızdı, okurduk biz, o dedik ki ben Bağdat'ta okudum, kuşlar dahi o sıcağın tesirinden böyle patır patır düşermiş. O kadar sıcak. Ayağımızı diyor, demek ki klima bilmem filan yokmuş. Klima değil, pervare edemiyor.
Neyse, çok eski okuduk böyle leğenin içerisine su korunurlar, ayaklarını ıslatırlar, anca öyle serinleyebiliyorlar. Yok Diyoruz ki biz İslam bize gelirken öyle kolayına gelmedi, onun için rahatlığın içerisinde rahatsız olmayalım. Bak rahatlığın içerisinde rahatsız olmayalım. Çilelere talip olmam mümkün değil Bulunması öyle kolayına değil, milyonlarca insanların şehadetiyle bize emanet edildi bu din. Gayret istiyor, çapı istiyor Yoksa olmuyor Çalışıyoruz olmuyor değil, çalışacağız. Yılmayacağız. Bak burada kıymetli bir kardeşimiz, benim şeyhim diyor, karınca. Yahu senin şeyhin nasıl karınca olacak? Biz onu Arapça metinlerde görürdük. Arapça metinlerde görürdük, öğrenci gelmiş kitabını kaldırmış bir tarafa bırakmış, yatmış, yan gelmiş yatmış. O yattığında bakmış ki karınca ağzına bir yiyecek almış, onu deliğine götürebilmek için yuvasına, böyle geliyor tam yaklaştığı zaman küt düşüyor.
Sekiz kere düşmüş. Dokuzuncusunda şöyle nasıl ettiyse yan gitmiş bilmem filan, oraya o ağzındaki lokma mı diyelim, karıncanın ağzındaki ne, o yiyeceğe yerleştirmiş. Ondan ibret almış, demiş ki bak bir karınca yılmıyor, ben nasıl yılarım bir kul olarak diye. Buyuruyor ki Cüneyd-i Bağdadi hazretleri bana diyor bir kedi yol gösterdi, bir mürşid oldu bana diyor, kedi. Yolda giderken çokça bildiğimiz murakabe hususundan anlatılır. Bakmış ki bir kedi gözünü bir deriye dikmiş, ayaklarını da uzatmış, çüyü bile hareket etmiyor. O anda Allah'ımız nida etmiş gönlüne, ey deniyunhimme, Ey himmetini, gayretini, çabasını aşağı tutan Cüneyi, sen benim aşkımda muhabbetimde bu kadar da riayet ve dikkatte bulunmuyorsun diye. Yılmamamız gerektiğini söylemek istiyorum. Bu son diyeceğimizi şimdi diyoruz marifetullah ile alakalı. Cenabı Hakk'ı tanımakla alakalıdır.
Evet efendim, İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri böyle Bağdat'ta sıcakta çok bir cenaze. Orada herkes gölgelik bir yer arıyor. Bir duvarın dip kısmı gölge ora, biraz olsun korunacak, oraya durmuyor. Efendim buyur, çünkü alacaklısına ait duvarın gölgesinde bir müddet bulunursam riba, faiz olur diye. Böyle İmam-ı Azam oldu Rahmetullah aleyh. Şimdi konuşsak, görüşsek bir kısım insanlarımızda şöyle bir hal meydana geliyor. O ta sahabe diyor. O sahabe kim? Sahabelerim yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayete erişirsiniz, bizim yol bulmamıza vesile. İlla batılı, onlar ilim ehli değil. Kaşif diyorlar. Onların keşifle hiçbir alakası yok. Kaşif hep İslam alimleridir. Yani nasıl oluyorsa şimdi olmuyor elhamdülillah. Eskiden onlardan bir misal verdin mi Ulat kesilirdi şimdi yok elhamdülillah. Şimdi artık hakikat belli oldu. Biliyorlar ki Allah'ımız akıl verdiği gibi ulü'l-elbab.
Bu akıl delillerle yürümektir, ulü'l-elbab ise bu bizzat şahit olmaktır, gönlün müşahedesidir. İslam alimleri böyle olduğu için asıl kaşif onlardır. Bişr-i Hafi'nin şimdi kız kardeşi var. Anlatacağım hiç böyle bir şey olur mu diyeceksiniz. Ama vera da bu anlatır, başkaza anlatılmaz. Kendisi böyle bir damın başında, kimi yerlerde Kirman derler, ibe'ye Fakat oradan bir kervan geçiyor. Kervan geçiyor, onlar da ellerinde şelaleler de geçiyor. Diyor ki Arifani ilahiden bir zata ben burada diyor ipeğiriyorum, o geçen kervanlar ışıklı olarak geçiyorlar, ışıklarından istifade ediyorum bu haram olur diyor. Diyorlar ki bizim gibi insana pek bir şey olmaz ama sen Allah'ın müstesna bir kulusun yine de dikkat et diyor. Fıkıhta ihtiyat kavramı şüpheli konularda hata ve günaha düşmemek için en güvenli yoldur. Verağı tövbeden sonra gelen ikinci makam olarak görmüşlerdir. Vera bunu üç halde zikrederler.
Bunun üç mertebesi vardır. Çok önemli ama Biz bu noktaya gelirken şunu deriz ekseriyetle, bir tanesi bu. O da estiayırı billah ya nisaen Nebi lestünne ka hadim minen nisa. Ey Ey peygamber hanımları siz diğer kadınlar gibi değilsiniz, ey tarikat-ı aliyyeye girenler, siz avam gibi değilsiniz, siz has kimselersiniz. E hassül hassınız diyor bize büyüklerimiz. O zaman bunun üç mertebesi birinci mertebe helal ile haram arasında bulunan helal mi haram mı olduğu tam bilinmeyen şüpheli şeylerden kaçınmaktır. İkinci mertebe gönül ehlinin veradır. Bak ne söyledi, gönül gönülle. Bunlar müftüler ne şekilde fetva verirse versin sen fetvayı kalbinden iste. Ne kadar kolay, ne kadar kolay müftü fetva verecek. Biz gönlümüze danışacağız.
Eğer şerhine bakılırsa Hadis-i Şerif'in şudur Mutmainne sıfatına ermişse kişi, o zaman kalbine danışır Mutmainne sıfatı nedir Binde bir kişiye nasip olursa çok iyi Artık kötülük Abdullahi Dehlevi hazretlerinin buyurduğu gibi dört esas verir Bunları kaydediyorsunuz inanıyorum Çok mühim Birincisi Def-i Havatır İkincisi Devamı Huzur Üçüncüsü Cezebat Dördüncüsü Varidat Biz okuyup bunu öğreneceğiz adap Risalesi'nde çok güzel beyan etmiş. Burada demek istediğimiz nedir? Düşüncelerimiz biz tezkiye üzerinde duruyoruz ya nefsimizin ıslahı hususunda tezkiye dendiği zaman beynin tezkiyesi çok önemli onun için ulü'l-elbab tabiri kullanır. Akıl güzel ama ulü'l-elbab, günlüyle hareket eden. Bu bize Kaf Suresi'nde inşallah hata etmeyiz. İnşallah, Rabbimiz, günahımız şu hataya, isyana götürmesin. Otuz yedinci ayet ile gönülle işi fark edebilmek, iç duyu dediğimiz oydu zaten.
Kalp var, sadır var, füet diye geçer. Sadır'ın esamle, ya'lemus sırra ve ahfa esamle, la ya'lem men halak ve huve'l latiful habi, latif kelimesine baktığımız zaman öyle bir hassas ki o, habi en gizli düşüncelerimize vakıf. Bu cihetiyle işi anlayabilmektir. Şimdi müftüler fetva verecek, kalbimize danışacağız. O artık aza olarak kötülüğü işlemiyor, bir. İkinci olarak Muhyiddin Arabi Hazretlerinin muhasebesini yapıyor. Gönlünden geçenler, gönlünden de geçmiyor. Sami Efendi Hazretleri, Sami Efendimiz, Kuddi sallallahü sırra, üstadımız on sekiz bin aleme hükmeden sunta, öyle bir vera sahibiydi ki, Efendimize diyor ki Hasan Efendi havatır, yani bu düşünceler, bu melek tarafından olur, Rahmani olur, şeytani olur, onun şekilleri var. Havatır var mı deyince efendim ben havatır diye bir şey bilmiyorum diyor. Vukmuk. Bu hale gelenlerin gönlüne danışması, biz en iyisi oturacağız.
Mürşid-i kamillerimiz ne buyuruyor, ona canı gönülden kulak vereceğiz. Delil değil mi var, ispat, bunlar delil zaten, ispatlar. Bak şu söz mühim, onlar delil, ispattır bunlar. Neden böyle diyoruz? Onlar dünya ve ahiretin ışıklarıdır. Onlar bize yol göstermese ne hale gelirdik. Okuduk, derdik. Biz şu hocalardan bayağı bir talim gördük, derdik. Çünkü işin esasını bilmediğimiz için, işin esası ne, okuduklarımız o zaman boş muydu bizim? İlimdi. Ama aynel yakın değildi, Haktal yakın değildi. Bunu İmam-ı Azam Efendimiz Rahmetullah Ali, eğer iki senem olmasaydı helakteydim sözü. Ancak Ehlullah ile münasebeti neticesinde zuhur etmiştir. Evet efendim, günah gönlüne yatmayan şeydir gibi hadislere dayanır. Şimdi günah nedir deyince gönlünü tırmalayan, bir başkasının görmesini istemediğin hal. Eğer amel hapt olacak olursa kabul olmaman noktasına giderse bunların hiçbirisi gözüne görülmez kişinin.
Günahına alenen işler ve ifade eder. Der ki ben şöyle yapıyorum, böyle diyorum Allah muhafaza. O amelin hap olma, kabul olunmama noktasına gider. Ama mümin için bir hata gönlünü tırmalar, rahatsız eder. Bir başkasının görmesini istemez. Üçüncü mertebe ariflerin verağıdır. Bu da Allah'ımızı unutmamaktır. Çünkü Süleyman-ı Darani Hazretleri, Kaddesallahu Sırra Seni Allah'tan alık koyan her şey uğursuzluktur derken buna işaret etmiştir. Yahya bin Muaz Rahmetullah aleyh Allah'tan Allahü tealadan başkasına gönülde yer vermemektir. Bu nasıl olacak? Şimdi gündüz de ondan pek bilemeyiz, akşam olduğunda böyle lambaları yaktığımız zaman karanlıktan eser yok. Bunun gibi işte. Sisi'yle-i Şerife'yi okuyoruz, istiğfarla, bak karanlıklar geziyor, Allah'ımıza mağfiret talep ediyoruz, özür diliyoruz, tövbe edip ona yöneliyoruz.
Tevhidle, salah, selamla, ölüm tefekkürüyle, rabıta ile yüzünden geçmekle değil. Tam tutmak suretiyle oluyor. Yani teşhir edecek kalbimize Şimdi burada bütün uğraşılan şu, gönlümüze tesir etmesin. Yani, abukta kalmayıp işin hakikatine ulaşmaktır. Bunu da okuyalım Sami Efendi Hazretlerinin eserlerini, adap Risalesini, güzelce üstadımızın, vesair. Mesela Miftahü'l-Glüb gibi, buna benzer eserlere bakarız. Reşat-i Aynu'l Hayat, daha dolu. Saymakla bitiremem bizim sitemizde. Hemen hemen tasavvufa ait elli-altmış tane eser var, dikkat ederiz.