Rabbillah. Rabbim onların sayısını daha iyi bilendir. Rabbi zülcelal'imiz onların sayısını daha iyi bilendir, Onları insanların birazından başkası bilemez. Bu sayılarını diye buyururlar Ashab-ı Kehf. Vela testeftihim minhum ahad, bunlara dair içlerinden hiçbir kimseden fetva da isteme. Bu ayet-i celîleyi şu şekilde izah buyurmuşlar: Bu ayet-i celîle beş şeyi ele alır. Beş husus vardır burada. Burada alınan beş husus ihsan erbabının yaşayacağı konularıdır. İmanda kemale ermiş kimselerin takınacağı tavırlardır. Bu su beş esas. El-Hula, birincisi, terkü'l-mira I velcide, böyle yersiz, goga, konuşma, görüşme, çekişme bunları terk etmek. Fakat konuşulan konu diyelim fıkhi bir husus, ne diyebiliriz? Bir miras hususu, miras hakkında böyle mezhep imamlarımızın, mezhepte müçtehid olanlarımızın görüşlerini ortaya koyuyor. Diyor ki, işte İmam Şafii'ye göre Rahmetullah aleyh böyledir.
İmam-ı Yusuf'a göre de şöyledir, böyle güzel güzel konuşuyor ama kavga çıkamıyor, hakikati ortaya koymaya çalışıyor. Mesela diyor, Cuma namazı hakkında konuşuluyor. İşte Cuma namazı kılınır mı kılınmaz mı? Bütün mezhepte müçtehid olan fukahanın görüşlerini ortaya koyuyorlar. İşte ben diyor, Nutella'nda İbni Abidin Rahmetullahi Ali Hazretleri şöyle buyurdu, bir diğeri alıyor, işte Diyanet Teşkilatının bu hususta vermiş olduğu karar şudur, diyor. Bunun gibi. Diyelim bir sığar mevzu. Konuşuyorlar. Biri diyor ki, İslam uleması buna tamamen haram damgasını vurmuştur. O da diyor arkadaş, bu usta senin delilin nedir? O da Rızkın temiz olanlarından yiyiniz. Bunda temizlik nerede? Diyor, güzel güzel ama kavgaya girmiyorlar. Bu kavgalı olan hali gördüm. Bir cami, caminin avlusunda bir münazara yaptılar, dini konuda. Orada yetinemediler, dışarı çıktılar, sesler yükseldi. Böyle olmayacak.
Mesela üstadımız da bir meseleydi. Bu münakaşayı yapan hocalardan birisine şunu dedi. Burada Sığarayı savunuyor. Kendisi kişi ortamı. Bir de işte bu haram değildir diyor. Bakın onun anlayacağı dilden konuştu. Öyle sesler yükselmedi hatta kendisi de demedi. Bunu aldı bir başkasına söyletti. Bak söyle dedi. Hacı Zühtü Efendi, bu müstesna bir ilim ehli, o günkü Diyanet'in reisleri ondan soru soruyorlar. İçinden çıkamadıkları konularda Hacı Zühtü Efendi içer miydi, dedi. Bak, hiç ileri götürmüyor. Burada diyor ki ilmi bir meselede olabilir ama bunu kavgalı gürültülü değil, çok güzel bir şekilde esaslar rutiye konarak kabul ederseniz böyle. Mesela aleyhissalatü vesselam Efendimiz Medine'ye Kuran muallimleri gönderiyor, orada İslam'ı yaymaya çalışıyorlar. Bak ne diyor Esad Bin Zürare, Mus'ab Bin Umeyr, Muaz Bin Cebel işte hemen itirazda kalkınca onlar, hele biraz oturunuz, dinleyiniz.
Kabul ederseniz ne ala. Etmezseniz siz bilirsiniz. Böyle deyince hiç kavga olmaz. Diyelim burada bir tarla konusu. En çok kavgalar mal mülk hususunda, zuhur etti. Bunu bir bilene soralım denir. Çünkü Cenab-ı Hak, Bilmediğiniz bir hususta bilene sor. İlla benim dediğim diyerek siz iddiaya kalkışmayın. O zaman kavga çıkar. Siz bilirsiniz. O zaman onun gönlünde bir söz, bu söz yer eder. Düşünmeye başlar. O anda düşünmez belki nefsime dokundur diye başka bir zaman düşünür. Mücadeleye böyle götürmek lazım. Diyelim ailevi konular en çok haşe yediler. Bunu da işte bilen kimselere götürelim. Biz de eski hocalarımız, bunun yanında halkımız şunu söyler. Dinin, İslam'ın vermiş olduğu kararda kat'iyen bir çıkış olamaz. Yani şeriatı kestiği parmağı ahırımaz eder. Böyle suretmek, hakikati bu görüşlerle ortaya koyabilmek. Öyle yaka paça, çekişmek gibi değil.
Fi suhuletin beni tatlı bir şekilde ve selametilgulu, gönüllerde rahat ederek. Sami Efendi Hazretleri, Üstadınızı meşayihten birisine gönderir. Bakın ne söyle, bu esasa ne kadar muvaffak düşüyor. Hasan Efendi tatlı bir şekilde ayrıldı. Varırlar Sami Efendi Hazretlerimi duyunca o zatın ismini vermiyorum. Biz kavga için değil diyor Yunus Emre. Kavga için gelmedik dünyaya. İnsanların arasına açacak bir söz hiç söylenmemeli. Burada bir tasavvuf üzerine profesördü bizim kardeşimiz. Konuşma yaparken bir sufi şöyle tanımladı, zank dedi. İnsanların arasını sulh eder. Çünkü Cenab-ı Hakk Kardeşlerinizin arasını düzelti görün. İsmi takdirle geçiyor zaten. Vardığında diyor, işte sizin üstağzınız bize üç defa geldi. Ben bir defa olsun ziyaret etmedim. O zaman Hacı Hasan Efendi Hazretleri buyurur ki, iade-i ziyaret vacip olmadı mı? Bak sen üç kere gelmiş. Etrafı da işin hakikatini orada anlarlar.
Bir Hasan Efendi on beş yaşında bir kimse idi, geldi. Letaif-i alem-i emir, hamse-i letaif-i emir, beş letaifini geçirdik. Seyr ü süluku tamam oldu. Üstadımızdır letaif I hamse I alem I emirle seyri süluk tamamlanmaz. Bunun yanında bir de insanın yapısı ile alakalı su, hava, ateş, toprak gidenimiz var. Beş de insanın halkı yaratılışı ile alakalı Zikr-i Küll ve Zikr-i Sultaninin de olması gerekir. İleri yetmez tabii. Ondan sonra bir kimseden daha anlatır, Sizindir Haccasın Efendi Hazretleri'niz görüşmediğiniz Sami Efendi seksen yaşındaki bir kadınla da görüşmezdir ve tatlı ayrılın dediği için efendim bugün bir rüya gördüm, rüyamda misafirlerim vardı. Onlara süt ikram ettim. Sütün alt kısmında şeker görünüyordu. Böyle erimiş vaziyette bir parmak kadar. Onlara süt ikram ettim ve arabalar tutarak yerlerine gönderdim.
Hasan Efendi sizin bize intisabınız görünüyor deyince ballar balını buldum, kovanım yağma olsun. Asr-ı ziyandan geçtim, dükkanım yağma olsun, der gibi gülümün üstüne başka bir gül koklamam der gibi, çok güzel bir şekilde bizim intisap ettiğimiz yer var efendim, der ve ayrılır. Demek ki kavgayla değil, Böyle rahat bir şekilde ayrılmak. Öyle bir münakaşa ki kendisini alamıyor, ta cadbelere taşıyor. İlla dediğim doğru diye, bunda ısrar etmemelidir. Es saniye, kamil bir müminin riayet edeceği ikinci bir esas da şudur. Diyelim ki bir fetva veriliyor. Bir hususta dini meselenin de karar şudur, deniyor. Ne kadar verilse dahi kalbine müracaat edecek. Çünkü fetvalar çok. Nasıl verecek bu kalbine danışması hususunda şu bilgiler verilmiştir. Öyle ki kalbi mutmain olacak. O verilen karar da doğru veya eğri. Mesela doğru olmadığı hususunda zaten mutmainne sıfatında olmadan kalbine danışamaz.
Kalp yalan söylemez. Kalp, rahmanın kudret parmakları altındadır ama hangi kalp? Bir kere huzura ermiş, rabıtası dersinin rüknu azamı daha fazla, bunun yanında zikrinde çok ciddi, niyyeti düzgün ve ihlas sahibi samimi bir şekilde vazifesini yapan ve nefsinin mertebelerini geçip de nefsin zerre kadar bir kalıntısı kalmayan kişilerin kalbidir. Öyle ki dünyaya kalbinden bir kapı açmamış, nefsinden bir kapı da açmamış ancak kapıyı Mevla'ya açmış. Kapıyı Kitabullah'a açmış, kapıyı Sünnet-i Muhammediyye'ye açmış, kapıyı Sadat-ı Kiram'ın görüşlerini açmış, Kapıyı dört mezhep imamımız ve mezhepte müçtehit gerçek alim ve meşay-ı izamı açmış. Nefse açılan kapı elbette ki bizim hayatımızı mahvedecektir. Dünyaya açılmışsa tamahar eder. Nefse açılırsa ateşe, azaba, mirana götürür. Öyle olacak ki o kalp Allah ile münasebet içerisinde, Cenab-ı Hakk'ın dışında gönlünde hiçbir düşünce yok.
El-Gulubu's-Safiye, kalbin nur gibi, El-Münevveretü Birikrillahi Teala, Allah'ın Celle Celalühu, zikri ile pırıl pırıl olan kalptir. Eser ise, üçüncü olarak. Öyle ki Cenabı Hakk'ın takdir ettiği ne ise zenginlikse zenginlik, fakirlikse fakirlik, derdü bela ise dert, sıkıntı, rahatlıksa rahatlık, herhalde ona şükretmek. Kalkıp da bu mu başıma gelecek, bir başkası hiçbir şey değilken dünyalara sahip oldu. Bende ise hiçbir şey yok dememeli. Allah'ımız ona o şekilde takdir etmiş, bana da bu şekilde deyip bir başkasının ayağına tekerine takoz olmamalı. Öyle ki onun bizden daha iyi olması için gayret eden bir gönle sahip olmalıyız. Ve teffial, Allah'ımıza güvendir. Onun dilemiş olduğu her şeyde bakacağız ki akıllı olana gereken Allah'ımız benim için ne diledi acaba diye bunu düşünebilmek. Yani bu başıma gelen sıkıntıda Cenab-ı Hakk'ın acaba hikmeti nedir?