İç Dünyamızın Keşfi ve Ruhun Esrarı kaydında Şimdi bizim fotoğrafımız şu, hemen hemen. Dünyevi endişeler bizim çok zamanımız alıyor. Mesela yemesi, içmesi, giyimi, koşan, iş üç, gezmesi tozması ne bileyim, daha birçok arzular. İnsan tarif edilirken İnsan bir damla kan ama bin türlü endişe. Bunu İmam-ı Rabbani Hazretleri, katlessallahu ve sellem çok güzel ele alır. Onu ifade ederiz…
Şimdi bizim fotoğrafımız şu, hemen hemen. Dünyevi endişeler bizim çok zamanımız alıyor. Mesela yemesi, içmesi, giyimi, koşan, iş üç, gezmesi tozması ne bileyim, daha birçok arzular. İnsan tarif edilirken İnsan bir damla kan ama bin türlü endişe. Bunu İmam-ı Rabbani Hazretleri, katlessallahu ve sellem çok güzel ele alır. Onu ifade ederiz inşallah. Kendi dünyamızdan çok dış dünyayı benimsiyoruz. Böyle bir kimsenin yanına otursak, böyle Kuran Azimüşşan'dan, Ehads-i Muhammediyye'den, Kibarıkelam velilerin sözlerinden, ahiretten, dünyanın geçiciliğinden, Efendimiz aleyhissalatu vesselam'ın hayatından konuşanlar pek az. Böyle bir halimiz var. Kendi dünyamızın dışındaki dünyayı çok benimsiyoruz. Teknoloji olsun, dijital çağda sadece kendi yeteneklerimizle farklılaştığımızı zannediyoruz. Mesela diyoruz ki biz teknoloji hususunda en ilerideyiz.
Mesela dijital çağ, bu elektronik aletler olsun vesaire. Artık demir diye pek bir şey kalmadı, hep elektriğe yatırımlar yapılıyor. Bu yöndeki farklılıkları görüyoruz. İşte ben teknolojide şu seviyedeyim vesair diyoruz. Yani önceliği hep dünyevi işlere veriyoruz. Halbuki işe önce içimize bakmakla başlamalıyız. Yani biz bakarken bir enfüs var bir de afak var. Bu çok önemli bir tabir. Üzerinde durmuyoruz da ondan, bizim mürşidimiz bunları söylememiş ama bunları anlatmış. Bugünkü dille enfüs dememiş belki, afak da dememiş. Bunun yanında ne diyelim, mesela şuhud, çok önemli ama sözlerinde hep bunlara değinmişler. Ufuk mesela, çok önemli. Mesela Ufuku ala, öyle buyurmamış ama bunun içini doldurmuş. Öyle bir mürşidimiz, Elhamdülillah. Bu bakımdan işe önce içimize bakmakla başlayacağız. Kendimizi keşfedeceğiz. Bu keşif bitmeyen bir yolculuktur. Kendimizi keşfetmeye kalkarsak bunun bitimi yok.
Sınırı şu kadar diyemeyiz. Mesela Sidrei münteha kainatın son bulduğu nokta. Ama insanda öyle bir değer var ki akıl ve ruh gibi bir değer var. Bunların sonu yok. Kendimizi keşfetmek kilitlerimizi bulup açmak için ne yapmak lazım? Bir yol gösterici ihtiyacımız var. Şu bakımdan, mesela bir ilkokul öğrencisi olsun, ortaokul, lise, üniversite, bunlar kendi akranıyla ders görmez. Bu derslerin hepsini bitirmiş ve bugün de yeterli kalmış kimselerin önderliğinde vazifesini yerine getirir. Bir kere bizim iç seferi dediğimiz manevi yolculuk, bu yolculuğu yapan kimselerle olur. Yoksa olmaz, şaşırırız o zaman. Allah korusun, bundan dolayı her mürşide dil vermek ki yolunu sarpa uğratır. Mürşid olanın yolu gayet asan inmiştir. Herkese görür verilmez, Allah korusun. Bunun izahı çok uzun. Kendimizi keşfetmek, tanımak, kilitlerimizi bulup açmak için disiplinli bir çalışmak ve değişimi de sağlamaktır.
İç Dünyamızın Keşfi ve Ruhun Esrarı kaydında Şimdi bizim fotoğrafımız şu, hemen hemen. Dünyevi endişeler bizim çok zamanımız alıyor. Mesela yemesi, içmesi, giyimi, koşan, iş üç, gezmesi tozması ne bileyim, daha birçok arzular. İnsan tarif edilirken İnsan bir damla kan ama bin türlü endişe. Bunu İmam-ı Rabbani Hazretleri, katlessallahu ve sellem çok güzel ele alır. Onu ifade ederiz…
Bu ses kaydının kaynağı kim?
Genel
Bu ses kaydı nasıl dinlenir?
Kayıt ücretsiz dinlenebilir; 9 konu başlığındaki zaman bağlantıları ilgili bölümü doğrudan başlatır.
Ne diyoruz biz? Ey bizi hallerden hallere geçiren Rabbi zülcelal'imiz. Bizi kötü halimizden en iyi hale geçir. Biz neyi anlatıyoruz burada? Burada anlattığımız bizim Ra'd suresinde cennetin sekiz kapısına işaret eden esasları söylüyoruz. Sadece ayet numarası verecek olursak, işte esanın Burası değil, Ra'd suresinde geçer bu. Sekiz tane husus, bu sekiz esasa diyorlar ki, bu sekiz esas, sekiz cennetin kapısına işarettirdin. İşte bizi götürdükleri yol bu. Verdikleri anahtar zaten malum. Mühim olan, onu kullanabilmektir. Burada Rad suresinde yirmi, yirmi bir ve yirmi ikinci Ayet-i Celile. Sadece burada bir halden diğer hale geçmeyi şu şekilde izah edebiliriz Ayet-i Celile'den Rabbimizin izniyle esanı. Onlar ve yedraune bil hasene iyi hale görünüyorlar, kötü hallerden geçmek suretiyle. Kötülükleri iyiye tebdil etmek suretiyle başarmak için her yolu mübah saymamalı.
Mesela diyor eğer varlık sahibi olacaksan, ticari ahlaksızlıkları gösteriyor. Bu değildir. Allah olur. Başarıda her yolu mübah. Kardeşim bu dünyada çalan mı, çırpan mı ne yaparsan yap. Bu değil, Allah olur. Bunu başarı saymamalı. Zaferi, başarıyı istikamette bu. Dünyevi ve uhrevi manada ölçü, yaşamı sadece bir akilla düşünmemeli. Eğer böyle olursa biz şaşırırız, sadece. Aklım bunu emrediyor. Akıl böyle yol gösteriyor. Sadece akilla yürürsek şaşırırız. Buna Mevlana'mız akıl merkebi çamura çökmüştük, der. O zaman ne olacak aklı? Ne yapacağız biz? Vahiy ile Allah'ımızın kitabına müstemit, Allah'ımızın kitabına celle celalühü dayalı bir akıl. Şimdi akla vuruyorum. Bir insan, anasız, babası nasıl meydana gelir? Diyor şimdi, olmaz diyor. Buradaki şaşırmanın sebebi nedir? Vahiy gibi Rabbi zülcelal'imizin emri gibi bir kitabı kelime önceliği vermemekten gider gelir.
Aklımız ancak kitabı kelime uyduğu kadar akıldır. Aklın seviyesi, ölçüsü Kitabı Kerim'e ve Hadis-i Muhammediyye'ye sünneti seniyyeye uygunluğu kadar akıldır. Biz her şeyi akilla ölçmeyeceğiz. Ölçersek hataya düşeriz. Rabbimizin emri ilahisini, vahyi Kuran-ı Azimüşşan'ı ön planda tutacağız. Plan bile kelimesi çok zayıf. Her bir şahısta Cenab-ı Hak, Halifetullah sırrı lut etmiştir. Şimdi edep tarif edilirken insanda meknuz, gizli değil mi bu, üç ve kuvveti ortaya çıkarmak. Tasıd-ı Azam'dan bu zamana kadar gelen mürşid-i kamillerimizin yaptığı görev bu. Bizdeki gizli o gücü, o kuvveti ortaya çıkarmaya çalışır. Bütün gaye bu. Her şey insanda gizli zaten. Hani bir zamanlar Rabbin meleklere ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, buyurmuştur. Halifelik görevinin insana verilmesi konusunda benim bildiğim fakat sizin bilmediğiniz çok şey var buyuruyor Cenab-ı Hak ayet-i cellenin son kısmında.
Bu kendimizi anlamada, kendimizi bilmede yalnız şunu tam oturtmamız lazım, böyle kendimizi keşif, bilmem ne derken, bir makro alem bir de mikro, yani bir büyük alem, buna büyüklerimiz Alem-i Ekber ve Alem-i Asgaridir. Büyük alem şu dünyadır. Bu dünyada ne var, su var. Zaten hayatımızı onunla temin ediyoruz. Hava var, malum bir rüzgar olmasın dünya kokuş, Allah korusun. Ondan sonra ne var? Sıcaklık var, güneş var. Ondan sonra toprak var. Bunların hepsi insanda mevcut. Su var, bakterliyoruz bazen. İşte damarlarımızdaki kan. Hava var, nefes alıyoruz. Su var belli. Ateş var, bir sıcaklık var vücutta. İnsan öldüğü zaman soğuyor zaten. Ondan sonra toprak topraktan geldik toprağa da gidiyoruz. Bu kendimizi anlamada biz ne yapacağız? Es-Sam-Ra. Buna bilgi ve eylem, bunun Kuran'ı ifadesi iman ve sade amel. Suretten sirete, taklitten tahkike geçmek. Suret dediğimiz nedir?
Suret başta insanın şu vücut şekli bir surettir. Sireti nedir, o gönlündedir. Suret, mesela biz Beytullah'a bakıyoruz, bir kök şeklinde bina olarak görüyoruz, bu suretidir. Sireti nedir? Cenab-ı Hakk'ın oraya indirmiş olduğu tecellidir. Rabbimizin beyti olmasıdır. Daha bitmez ve tükenmez esrardır o. 0. Suretten sirete, mesela biz oruç tuttuk diyelim, oruç tutmak aslında öyle bir taatti ki kendimizden geçip Rabbimize ulaşmaktı. Aslında kendimizi bulmaktı. Kendi varlığımızdan Cenab-ı Hakk'ın varlığına ulaşmak. Sureti neydi onun? Yemeden, içmeden, cinsi münasebetten uzak kalmak. Bunun sireti neydi? Daha bir deruni anlamı, o ise takva idi. Bütün azalarımızı isyandan korumak kalbimizi muhafaza. Mekanik bir akilla değil, işte gizli kuvvenin fiile geçmesidir deruni seyir. Böyle seyri süluk dendiği zaman basit bir ifade değil o.
Sülük, işte kadiri tarikı, nakşi tarikı, halveti, cenneti, böyle tarikatlara girmek, buna süluk derler. Tarikat-ı Ali'ye girerse süluk etti derler. Seyir nedir? Seyir, yol almaktır. O yolculuğun sınırı yok. İlerledikçe ilerlemediğimiz ortaya çıkar. Ne kadar mesafe kaydetse kişi, hiçbir şey yapamadım, Eyvah! Demeye başlar. O zaman El-Fakr-u fakriye doğru gider, ak anlayabilsin. Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz buyuruyorlardı Ben kalbi fakirliğimle iftihar ederim. Halbuki Rabbimizi en iyi tanıyan ruh, Daha demek ki acziyetimizi de bilemiyoruz. Rabbimizin Azamet-i İlahiyesi karşısında acizliğimizi daha keşfedelim. O zaman ne gerekiyor bize ilim gerekiyor, amel gerekiyor, ahlak gerek. Şimdi diyoruz ya mürşid-i kamillerimiz ismini koymamış ama onun hakikatini bize şiirlerinde söylemiş. Ne dedik, bilgi gerek, eylem gerek, ahlak gerek. Bunu evvela ilim olmalı, bakın bilgiyi söylüyor.
Amel nehrinden dolmalı, neyi söylüyor, eylemi gösteriyor. İhlas bahirine dalmalı, bu da ahlakı. Bu işe ihtimam lazım. Gerçeği ortaya koymuş. İrfan eğitimi alan, tevazua bürünen bir şahsiyet olduğumuz an, kendimizi tanırız. Şimdi ilim olur da irfan tanımaktır. Eşyanın esrarını bilmektir, hakikate ulaşmaktır, ilim olur. Ama Allah korusun o ilim, şöyle bir ilim olmasından Cenabı Hak'la sığınırız. Rabbimiz öyle bir ilim gitmesin bize. O da Cuma Suresi'nde geçen Ayet-i Celile, Esailülillah. Kitap yüklü bir merkep, eğer irfan olmazsa kitap yüklü bir merkebe benzetiyor Cenab-ı Hak. Amel yok çünkü. İhlasımız yoksa o zaman buna dönüş. Yani kuru kuruya bilgileri kafamıza yüklemek değil. Bunun için Ahmed bin Hanbel Hazretleri evlatlarını da kendini de yalın ayak yeryüzünde dolaşan Bişr-i Hafiye ahbirni anillah diyor. Ey Bişr bana Allah'tan haber verir diyor, celle celalühühu.
Halbuki kendisi ilimde en yüksek payeye ulaşmış, irfanda da ulaşmış hiç şüphesiz. Ama ne ile ulaşmış? Salih ve sadık, Allah'ın sevgili dostları marifetullah'a ermiş kimselerle kurduğu münasebet kuru kuruya bir ilim olmamış. Böyle bir akademisyen olmak değilmiş. Ulvi değerlerini süfli arzulara değişmeyen manevi üstünlükleri her zaman harekete geçirenlerdir. Canım diyor sen konuşuyorsun ama diyor adam profesör diyor, profesör öne söyledi diyor. İşte bu değil iş. İş o etiket değil. Nedir Ahlak-ı rezailiyeden, ahlak-ı fedailiyeye, kötü ahlaktan güzel ahlaka, ahlak-ı Muhammediye ve ahlak-ı ilahiyeye geçmektir başarı. O zaman bize can gözü değil kalp gözü lazım. Bunları seyredebilmek için. Mesela kendimizi bir türlü anlayamıyoruz, keşfedemiyoruz. Keşfedemeyiz sebebi bizde şu zahiri göz var da batıni göz yok, onu istiyor. Esselamni. Sarsalaryız.
Çünkü unutmayın ki sadece kafalardaki gözler kör olmaz. Fakat asıl gönüllerdeki gözler kör olur ki işte en büyük felaket olur. Asıl kör olan kalbi kibir, cehalet, inat, önyargı. Perdeleri ile örtülmüş olduğu için gerçeği göremeyen, hakikati idrak edemeyen kişidir. O zaman ne oluruz biz, ne oluruzu biraz sonra da diyebilirim, içinde taşıdığı cevheri keşfetmeyen, hayati ihtiyaçlarını gidermekle toprağa giden kimse etmesin Cenabı Hak bizi. Sadece yaşamı için, yiyip içen değil bunu Kuddus-i Veli Hazretleri, yeyip üçüp, içüben uyumakla insan olunmaz. Bu sınıf zümre-i hayvana münasip diyor. Bu sebeple İbrahim bin Ethem Hazretleri insanlar dünyadan hiçbir şey tatmadan çıkıp gidiyor. Efendim olur mu böyle bir şey sabah yedik, işte ikindi belgeyi veya yatarken yiyoruz, bu değil diyor.
O bir mürşid-i kamilin kapısına varıp dizinin önünde diz söküp, aynen Necip Fazıl'nin Rahmetullahi dediği gibi diz çök ey zorlu nefis, diz çöktü. Ne zaman anladı? Said'in Nursi Hazretleri bile eski Said, yeni Said diye söyler. Bunu boşuna söylemiyor. Bir, İmam-ı Azam rahmetullah Ali Hazretleri iki sene olmasaydı imam helakteydi sözü boşuna söylemiyor. Bunu söyleyişinin bir sebebi var. O da nedir? Marifetullah'a ermek. Eğer ben diyorum Şeyban-i Rai ile de alakası var. Bunun yanında zaten babalığı olan Caferi Sa'd'a, Sa'dık, Addisallahu Sirr hazretleri. Onlarla olan münasebetiyle ben diyor kuru kuruya bir ilim deyin ancak ilmin aynelyakin ve hakkalyakin oluşunu onlar vasıtasıyla öğrendim, diyor. Gaye üstün olmak değil. Güne göre acaba bugün ben ne haldeyim diyebilmek. Dün dersimi çektim, rabıtamı yattım.
Öyle bir hal meydana geldi ki belki de murakabe halinde, gönlüm dünyayı çok basit görmeye başladı. Ahiret gözümde büyürdü ama bugün o düşünce ne hale geldi. Aynı düşüncenin üzerine biz bir tuğla koyabildik mi, bir çivi çakabildik mi. Bunun için Allah'ın Resulü sallallahu teala aleyhi ve sellem menis tevayev mav-mahu fe ve mabun. İki günü denk olan zarardadır. Üstadımız sohbete gelirler. Geldiklerinde kalp zikri, artık o müridin tarifine göre, bu salikin tarif edilir. İkinci hafta geçmezse ruh zikrine onu kabul etmiyorlar. O kadar hassas. Bunu temin edebildik mi edemedik mi. O zaman bizim yapmış olduğumuz taat adet kabilinden olur. Geniş şu güzel olur. Adet kabilinden olmayacak. Hakikat kabilinden olacak. Mevlana'mız buyurur ya Kendinden kendine sefer eyle, diyor. Mevlana'mız demek ki insanın seferder vatan demesi Abdülhalık-ı Vuydevani Hazretleri'nin boşuna değil.
Çünkü bu tabiini Hızır aleyhisselamdan aldı. Hızır aleyhisselam aynı zamanda bir peygamberdir. Efendimizle her an münasebeti vardır sallallahu aleyhi ve sellem için. Ne buyuruyor Kendinden kendine sefer. Zaten bunun için mürşid-i kamillerimiz ne yapıyorlar? Bizim sadırdaki beş detayif ve yapımızla alakalı suhhava ateş toprak, bir de nefis de on detayif. Bunlar da sefer yaptırıyor geçtim bunları, öyle geçmeye olmuyor. Çünkü her bir letaifin kendi arasında çok büyük perdeleri var. Böyle buyurun. Aslında biz bir yarışa girmiş durumdayız, haberimiz var veya yok. Kimle yarış yapıyoruz biz? Yine şahsımızla yarışıyoruz. Bir başkasıyla yarış yapıyoruz. Kendimizle bir rekabet içerisindeyiz. Kendimizle bir yarışa girmiş durumdayız. Acaba ilmim ilmel yakinden arz ettiğimiz o aynel yakine vardı mı? Bak yarış içindeyiz. Nefsimiz yedi mertebesi var. Acaba hangisine ulaşabildik, bir yarış içindeyiz o.
Bir enfüs olarak yarış, bir de afak olarak yarış. Afaktaki olan yarış bizim tezkiyemizdir. Kalbimizin kötülüklerden arınmasıdır. En üstteki ise ruhumuzun kemale etmesidir. Şimdi bir bedenle yürüyüş var, bir de kalple yürüyüş var. Bedenle yürüdüğümüzde taatlerimize verilen mükafat bira olur. Kalp ile yürüdüğümüzde bedeni afak olarak kabul edersek bu ama kalbi enfüs istemek öyle kabul ettiğimizde gidiyoruz. Ama bu seferi biz muhabbetle yaparsak ibadet ve taatimizi muhabbetle o sonsuz. Efendim insan vücudunda böyle bir hesaplamayı almışız. Çünkü insan bedeniyle insan değil, ruhuyla insan. Çünkü Allah'ımız ruhumdan ruh üfledim buyuruyor. Yoksa bir hayvan gibi hayat olur, Allah korusun. İnsan vücudu yüz trilyondan fazla hücreyi barındırır şahsında. Yüz trilyondan fazla ve her hücre bir saat içinde yaklaşık yüz elli katrilyon, yüz ellinin yanına on sekiz tane sıfırı koymak.
Bu proteinler vücudumuzda birçok önemli görevde yer almaktadır. Mesela beynimizde bir saniyede bin on altı işlem gerçekleşmekte. Ne demek o beynimizde bir saniye, bir bir işte saniye, ne kadar saniye geçti dediğimiz andan itibaren bu vakte kadar bir saniyede bin on altı işlem gerçekleşmektedir beyinde. Yüce yaratanımızın eseri olan insan ruhunun fonksiyonları hiç buna benzer mi? Bu beden ruh hiç buna benzer mi? Bizim ihmal ettiğimiz aynen dağdaki maden gibi, dağda madenler saklı ama onun üzerini toz toprak ve taş kaplamış. Ne yapmak gerekir onu çıkartmak gerekiyor ve işlememiz icap ediyor. Mürşid-i kamillerimizin gönül fabrikalarında gösterdikleri hedeften. Onlar işlendiği zaman ne olur, cevherler ortaya çıkar. Yoksa bir dağ. Şimdi mürşidimizin ismini vermediği ama anlattığı da buydu. Aynayı, konyayı anlamadan gidiyoruz. Sohbetten bulunanlar varsa bilirler, çok söylerdi.
Aynayı, konyayı anlamadan gidiyoruz, işte budur. Bedendeki esrara bakalım, nasıl sırları var bedende. Bu tarif edilemeyecek şekilde pek çok, bir tanesi bu. Bir hücre, bir hücre böyle olunca, tabii yüz trilyondan fazla hücre, bunun kendi arasında görevleri var. Bir de bu hücreler altmış yaşına hesap edecek olursak, birkaç defa ölümle yeniden tekrar diriliyor. Beden bu. Ruhumuzdaki esrar nedir? O anlatmakla bitmez zaten onu işlemeye çalışıyorlar. Bedenin özelliklerini ve işleyişini bilen kişi, vücuduna alacağı gıdaları tercihte nedir, dikkatlidir. Her gıdayı almıyor. Vücuduna yarayayışta olan gıdayı. Ama biz ruhumuzun özelliklerini bilecek olsak ne gıdası alırız? Sohbet gıdası alırız, zikir gıdası alırız, rabıta ve murakabe gıdası alırız, müşahede gıdası alırız. Elhamdülillahi rabbil alemin el-Fadim.