İbadet Ve Niyetin Manevi Derinliği kaydında Bu okuyacağım konu biraz daha gönülle alakalı. Biz şu misali çok veriyoruz ya ceviz diyoruz daha ziyade, kabuğunu kırmayınca onun meyvesine ulaşılmıyor. Nefsimizin kabuğunu kırmayınca ruhumuzun güzelliğine erişemiyoruz. Çünkü ruh Allah'tan bir nefka. Bunun gibi işte ibadet taatte de öyle. Biz zahiren yapıyoruz da bu zahiren yapılmazsa…
Bu okuyacağım konu biraz daha gönülle alakalı. Biz şu misali çok veriyoruz ya ceviz diyoruz daha ziyade, kabuğunu kırmayınca onun meyvesine ulaşılmıyor. Nefsimizin kabuğunu kırmayınca ruhumuzun güzelliğine erişemiyoruz. Çünkü ruh Allah'tan bir nefka. Bunun gibi işte ibadet taatte de öyle. Biz zahiren yapıyoruz da bu zahiren yapılmazsa olmaz zaten. Zahiri olmazsa batını da olmaz onun. Zahiri olan şer'i vazifelerimiz. Şer'i nedir? Dini vazifelerimiz. Bu bütün ilmia kitaplarımıza neden beyan edilmiş? Oruç dendiği zaman yemekten, içmekten, cinsi münasebetten kesilecek. Vaktine riayet edecek önemli olan o zaten. Vakit, imsak ve iftar ve iğmeden içmeden uzak olunacak dikkat edecek bir de niyettir. Bu şey çok önemli, niyet çok önemli. Bu niyet, sadece ibadet olarak görüyoruz biz niyeti. Bunda bir düşünmemiz gerekiyor, niyeti. Zaten niyetsiz amel olmaz.
Haciz kitaplarında en başta bu niyet konusu işlenir. Mesela diğer birliği hazretleri buyuruyor ki, niyet çok kolay bir taattir. Mesela güzel bir düşünce hasıl oluyor. O düşünceye niyet ediyorsun, Allah'ımız mükafat veriyor ve sonra müminin niyeti amelinden de hayırlı olur. Niyetiun mümin hayrun min ameli. Çünkü diyelim ki Allah'ım bana bol imkan verse de işte telep yaptır, idlittir vesaire. Oralara gidiyorlar. Oradaki barakalarda sığınan kardeşlerimize ben de bin tane ev yaptırsam, haydi iki bin, üç bin desek ama canı gönülden onları yaptırmış gibi mükafat veriyor Cenab-ı Hak. Yani böyle bir Allah, böyle bir Allah tanıyamadık ki. Tanıyamayız da, yalnız bir düşünce olsun, hasıl olsa beynimizde, yani Rabbimiz bu bizim. Şu el hareketi diyor, bu ne nimet. Bir rahatsızlık dönemi olmuştu bizde de.
Bir tanesi dedi ki Ben dedi, insanlar arasında gezerken şu, dedi, omuzların birbirine değmesinin dedi, şükrünü eda edemeyiz, dedi. Ne büyük nimetmiş, dedi. Beytülullah'a tavaf ediyoruz, tekerlekli sandalyeydi. İnanın biraz afiyet bulup da böyle Beytullah'ı tavaf da insanlarla sıkı sıkıya zor, üzülüyorum. O nimet elde edilecek gibi değil. Böyle o oradan hücum ediyor, o oradan sen aradan çıkmaya çalışıyorsun, ne büyük bir nimetmiş diyor. Demek ki nimet elden gitmeyince bilinmiyor ama biz böyle yapmayalım. Elden gitmeden bilelim. Haydi şu hayat nimet. E öldükten sonra bilmenin bir anlamı yok. Geçen hutbede okundu Allahu alem. İşte bu Münafikun Suresi'ndeki son ayetler. Orada kişi diyor ki Allah'ım bana mühlet ver de şöyle yolunda sarf edeyim. Yok, bunu çok güzel izah ederler büyüklerimiz. Yalnız ben üstadımızın mübarek dilinden duyduğuma hem ifade ediş onu insanlara sunmuş çok müstesna.
İnsanlara sunması çok müstesna. Mesela çok dinlediğimiz oluyor bizim dini meselelerden de. Ondan duyduğumuz hatırdan hiç çıkmıyor. Kelimesi kelimesi, noktası noktasına, virgülü virgülü, unutulmuyor. Neden? Dilinden çıkmıyor ki. Bir rüya görülmüş de böyle dalın başında Elemtera'ya mana veriyor. Yere iniyor, gübre deşeliyor. Yani yukarıda diyor kürsülerden eyle ayetler, hadisler, misaller ama aşağıya indiğinde bakıyorsun o da faizle meşgul. Bakıyorsun gözünü kaydı. Bakıyorsun niyet düzgün değil. Öyle olmaktan Allah'a sığınır. Bunlar her şeyini düzgün olduğu için söylediği kelam taşlara işliyor. İsterseniz bir misal arz edeyim. Mecnunel aşık var, bu Tezkiretü'l Evliya'da geçer kürsüye çıkmış, millet bizim deli konuşacak şimdi diye kaçışmaya başlamış. Deli hoca oldu demişler, deli. Mecnun çünkü. Bu öyle bir mecnun değil de halk nazarıyla öyle.
İbadet Ve Niyetin Manevi Derinliği kaydında Bu okuyacağım konu biraz daha gönülle alakalı. Biz şu misali çok veriyoruz ya ceviz diyoruz daha ziyade, kabuğunu kırmayınca onun meyvesine ulaşılmıyor. Nefsimizin kabuğunu kırmayınca ruhumuzun güzelliğine erişemiyoruz. Çünkü ruh Allah'tan bir nefka. Bunun gibi işte ibadet taatte de öyle. Biz zahiren yapıyoruz da bu zahiren yapılmazsa…
Bu ses kaydının kaynağı kim?
Genel
Bu ses kaydı nasıl dinlenir?
Kayıt ücretsiz dinlenebilir; 16 konu başlığındaki zaman bağlantıları ilgili bölümü doğrudan başlatır.
Millet çıkıyormuş, gülüşere Şimdi de başımıza hoş oldu diye. Ey kana dili-i mescit demiş. Mescidin kandilleri, helunlu geliniz kandiller dökülmüş böyle. Malum o artık, Bayezid-i İslam Efendimizden duyanlar. Şimdi biz gerek ayet-i celileler olsun, gerek hadis-i şerifler olsun bunları hep üstünkörü geçirmiş. Şunu diyeyim anlaşılsın: Bandırma Ali Efendi, Rahmetullah Ali bir şey anlattı bize. Ben diyor bir kitap okudum diyor. Onu hazmettiğimi zannettim diyor. Tamam okudum, demek ki bunlar kastediliyor. Bir de Sami Efendi'yi dinledim ki diyor aynı kitabı hiç okumamışım diyor. Onların yanında zaten bir şiirde de geçer. Ne kadar bilirim dersen nadan ol, diyor. Bilmez ol. Bize gelirlerdi mesela Mürşid-i Kamil'imize, hocalar da neden gelirlerdi? İlmimizi ne bırakıp geliyoruz, dillerdi. Çünkü onu anlattığı senin satırlarda değil ki. Sadırlarda geçen bilgim, Allah sadırına vermiş o.
İşte bizi hep buralara yönlendiriyorlar. Mesela Allah derken kimi zikrettiğimizi bilebilmek, kimdir? Zatını bulmak. Eğer bunu bulsak imanımız da zirve yapar değil mi? Tavan yapar. Arş-ı Alayı geçen bir tavan, bunu bilerek. Hicaz'da İhsan Hoca derlerdi, Karadeniz'e. Bir dua etti, duasında bir cümle geçti. Kendisi anladı veya anlamadı ama çok yerinde bir söz söyledi. Dedi ki Biz dedi, Peygamberimizi görseydik, Sallallahu teala aleyhi ve sellem, imanımız daha başka olurdu. Çok güzel bu. Bu gaybe iman işte. Eğer biz onu müşahede edebilsek, mesela bazen toplantılar oluyor. Dağda, bağda, bayilde, evde vesaire mekanlarda. Kardeşim bir gamet ediyoruz. Niye, sünneti yok mu? Gamet farzı kılıverelim. Bunu demez işte. Haya gider. Bizim efendimizde öyle bir rahatsızlıklar vardı ki ayağını kaldıracak durum olmadığı halde Resulullah'ın sünnetidir. Sallallahu aleyhi ve sellem. Nasıl işlemem, diyor.
Doktor demiş ki: Hocam aman ha secdeye niye varayım deme, rahatsızım çok fazla. Doktor bunu demediniz. Öl de bunu demediniz. Öl de bunu deme. Ben secdeye varılırım. Bu işte imanın gücü. Medine'de on dokuz gün kadar kaldılar. O kalışların da ellerinde notlar vardı, onu okuyordu. Böyle ziyaret güzel de bir ifade var. Tekkesi olmayanın Mekke'si olmaz dediler. Yani gönül tekkesi olmayanın ruh medkesi olmaz. Bakalım bir tanesi gitmiş de bu siyah damı demiş nasıl ziyaret ediyorlar. Dam diyor. Siyah demiş dam ev demek. İnsanı görüyor da. Bak bizim durumumuz bu ama gönlümüzü tek edersek ibadet, taat, iflas, lisan, takma o zaman anlarız. Yoksa Yunus Emre'nin dediği gibi bir başkaları da elini yüzünü yıkamaz değil diyor. Eğer bunu olacaksa diyor, sırf zahiri ile olacaksa onlar da diyor yerini yüzünü yıkıyor. Mürşir-i kamilimizin vücudunun yıkanışını gördüm.
Yıkanışında tabii şerhi ölçüler içerisinde, benim de atayım zaten. Şerhi ölçüler içerisinde. Bir söz söyledi, buyurdu ki Ben dışımı yıkıyorum Ya Rabbi, sen de içimi, benim dışıma gücüm yetiyor. İşte imanda hakikati bulmuşum, bu. Çeri vazifelerde nedir? Kıyamıdır, budur, secdesidir işte orucu misal vermişti. Onlar tecelliyatına gelir. O bir tecelli, senin bin yıl, bin yıllık bizim taatimize bedel olan bir haldir O zaman diyor işte, şimdi biz görmediğimiz için ne diyelim? İşte Arafat'taki yapılan duada diyor ya, biz görseydik diyor halimiz böyle olmaz. Dedemin huzuruna bir evladı geliyor, bak gözyaşlarını tutamıyor. Hafız nedir o? Efendim, diyor. Sizin huzurunuza gelirken kabristanın yanından geçtim, benim de akrabalarım var orada. Bir dua edeyim dedim, kabir hali keşf oldu. Yananları görünce diyor, kendinden geçtim. Böyle çırpınıyorlar, diyor. Allahu, feryatı figan koparıyorlar, diyor.
Allah'ımız sesini duyulmuyor da ondan sesini kesiyor Cenabı Hak. Yoksa tahammülü zor değil, diyor. Eyvah, dimenin hiçbir faydası yok. Şimdi inanın bizim fotoğrafımızı ortaya koyacak olursanız cenazede gülüyorlar. Anlatıyorlar yani cemaatten anlatıyorlar. Onun kabir başında konuşur. Halbuki konuşulmaz. Necmettin-i İrraki diye bir mürşid-i kamilimiz var. O kabristanda bir tebessüm buyurmuş. Keratı var. Öyle bir gülme gibi bir hallolursa ona çok yakın olan bir müridiiz has evlatlarına, efendim demiş hiç yüzün gülmezdi. Niye hele böyle bir mekanda tebessüm buyurdunuz, biz sizin tebessümlü yüzünüze hasretiz, fakat olmayacak bir yerde güldünüz. Ölü diriye telkin veriyordu ama güldüm demiş. İşte şehadeten lillah ilahe illallah hammenusuna. Derken o demiş tarikatı adiyede bir kere tevhid onda şuhud haline gelmiş, sadırına yazılmış nef-i ispat okuyor.
Daha ötesi murakabelerden sonra La ilahe diye sağ omzuna oradan sol tarafa iniyor ama tevhidi okurken sırrına erdiğinde bir misal vereyim ne olacağını. Kardeşlerimizden biri ben diyor Ankara Gölbaşı'ndayım. Ölüm de diyor kenarında üstadımızın bir evladı var, onun evinde misafirim. Tarif ettiği tevhidi okurken diyor bir La ilahe illallah dedim, demek ki sırrı ortaya çıkmış, sesim duyulmasın diye çalışıyorum diyor, ahıt geldi ki diyor. Gözyaşlarımı tutamıyorum, okumamış istiyorum. Tevhid, benim de okumamış. Şimdi kürsüde konuşuruz biz. Böyle değil işte. Nasıl olmaz? Muklisan tabiri var orada, muhlisan. İşte o Muk lisan tabiri onları avlatıyor. Sonra diyor, mürşidin beni görür görmez çağırdı diyor. Nasıl haberdar olmuş diyor, nasıl bilmiş diyor. Bir tevhidi okumak. Zaten gaye bir defa Allah diyebilmek. Bunu mevlit yazarımız bile çok güzel beyan etmiş.
Cani gönülden bir kere Allah derse, dövülür günah, Mitlü'l-hazendir. Böyle güzündeki sararan yaprakların döküldüğü gibi dökülür. Bize bir misafir geldi. O misafirin lakabı yakın bir mahalleden tak tak, Alaamca. Efendimiz buyurdu ki ne demek tak tak? Sini vardı, sineye elini koydu. Hayır, dedi. Hak, hak deme bu, dedi. Tak, tak deme değil. Niye? Bu kulak öyle duydu. İç kulağı duysaydı, iç kulağı, bu duyuların yanında iç duyuları, iç duyularımız harekete geçseydi öyle demez. Bakıyorsun, bakıyoruz biz kuşlar zikretiyor, öyle değil mi? Allah'ımızı zikretiyor. Şimdi ne yapalım? Kabuğu kırmak için ne yapalım? Aldığımız derse dikkat edelim, yoğunlaşalım. Dedik ya Rabbimizi tanımadığımızdan çoktur, Celle Celalühü. Onu tanısak mümkün değil. Onu böyle kürede, ondan sonra semada, arıda, denizde, dağda aramaya hiç gerek yok.
Her yerde olmakla birlikte bakıyorsun küçücük bir mahluk, küçücük bir mahluk. Onu nasıl gezdiriyor, nasıl dolaştırıyor? Ne büyük bir Rabbi zülcelal'imiz o ve zikrediyor zaten. Kayseri Salahattin Camisi de diyebiliriz o camilere. Büyük camilerde imam olan biri. Benim diyor yakınım var, rahat konuşurum diyor. Konuşurum, benden de diyor esirgemez. Bana diyor hallerini anlatır. Demiş ki oğlum demiş, gece ibadete kal. Zaten belli bir böcü börtü deriz, öyle bir şey yok ama görünmeyen demiş, küçük mahlukun öyle bir zikrini duydum evladım demiş. Şöyle başımı arkaya dayadım. Onların zikrini öyle bir duydum ki hiç ötesi yok. Hep Ayetelliler bunlar Risale-i Nur, yüz yirmi bir Zikretmeyen bir varlık yok. Şimdi efendimizin diyorlar, sene-i devriyesi bilmem filan. O ölmedi, biz öldük, diyor. Bizim sene-i devriyemize bak sen. O ereceğin yere erdi, olacağın da buldu. Arzu ettiğine kavuştu. Biz öldü.
Biz zannediyoruz ki işte onlar, evet, Habibim sen de onlar da vefat edecek. Yalnız bu vefat sadece cesedi olarak değil, onların cesedi bile çürümüyor. Zaten o hocanın tebessümü o. Kabirdeki diyor, diri diyor, onun hala bütün uzvundaki tevhid, vafza-i celal devam ediyor diyor. Devam ediyor letaiflerinde. Fakat diyor, telkin veren kimsenin diyor Bunu diyen diyor bizim gibi takır takır, ötenin diyor halleri yok. Demek ki iradi bir ölüm var. Şimdi tabii bir ölüm, tabii bir ölüm. O suyumuz bitmiş içecek, ekmeğimiz bitmiş yiyecek, alıp verdiğimiz nefes bitmiş, tamam. Ruh kabzuluyor. Bir bu şekil var, bir de ölmeden evvel ölmüş. Mesela bilmiyorum, halbuki ölümün acıları var, mok değil. Çok, ölüm çok ağır. Can verme bile kolay değil, çok zor. Bir canlı hayvanın deniyor, derisinin canlı olarak üzülmesi gibi ağır ve kolay bir şey değil Amma bunu şuna benzetiyorlar.
Bir Zeliha validemiz daha o zaman aşk devresinde diyor. Öyle bir aşkı vardı ki o aşkından neredeyse kalbinin zarı yarılacaktı. Öyle bir aşk. Eğer kişi böyle bir aşkta aşkını kirletmezse şehadet haberi veriyor. Esad El-Bida Hazretlerine deniyor. Efendim siz tecelliyata mazhar oldunuz mu? Üç kere oldum, demiş. Birisi beşeri bir aşk, bir hanım kardeşimize bir aşk hasıl olmuş. Ama onda katiyen, öyle telefonlarda görüşeyim, nikah olmadığı halde ne varsa takıldı, konuşuruz. O yok, katiyen ama bu devreyi geçmiş, yaşamış bunu. Aşkı mecazi, cisri hakiki anda çok durmak yok salik-i alem. Yaşayabilir, bazıları için. Yaşar ama kirletmez. Yanar gibi oldum, yandın tutuştum. Fakat bir devre olmuş kendisini muhafaza edip Allah'ımızın emrini gözetince Allah'ımız da onu gözetiyor, Celle Celalühü Allah'ımızdan bir hitaba girdim demiş. Es'ad, artık bize dönme zamanı gelmedi mi?
İlahi bir süngerle silgi diyelim, onunla silindi gitti. Gerçek maşuku bulunca Leyla leyla deyü mecnun Nietzsche dem yandı yakıldı. Son demde dedi bana bu kavga ne mülazım. Dediler ki bak Mecnun, leyla deyip yandın işte. O leyla da içimdeki Mevlana gerçek maşup o hakiki bulunca her şeyi Bizim konuşmamızın özeti bu işte, hepsinin özeti bu. Yine Es'adi Erbili Hazretleri'nden bizim görüşmemizin ne olacak bizi Allah'ımız ıslah etsin, ona tahmis yapmıştır. Niyaz-ı Mısri'nin candan talep kıl yarini, ver canı bul didarını, yok eyle kendi varını, kim var ola canan sana. Yani bu varlıkla diyor erişmeniz nasıl olur, nasıl olur? Bir kere çıkın, kabınızdan çıkın, şu nefsin arzularını nasıl yok edeceğiz? Bu çıkın, nefsin arzularını bitirin demekle olmaz. Ne olur? Dedik ya aldığımız ders, evladımız, ezkarımız ona son derece bir riayet, son derece. Rivayet o zaten ilerisini gösterir bize.
Yolunda gayret edince Allah'ımız yollarını açar. Yalnız yolun açılmaması yine bizim elimizde. Şimdi kafayı takmışız, dünyevi işlere, şuna buna inanın iki kişinin yanına varıp oturulamıyor. Otursan şu bana şöyle etti, bu bana böyle etti. Ettiyse Allah'ımız onu da en güzel şekilde yoluna giydirsin. Bitmez bu. Efendimize muhalefet edenler çoktu, çok. Bir tanesi o muhalefet edenlerden toprağın altına gitti. Efendimiz dedi sevinmeyin, dört tane daha düşmanın meydana geldi. O gitti ama dedi, dört tane devamı var. Bitmez bu. Aslında efendimiz burada çok güzel bir şeye vurgu yaptı. Bitmez bu, dedi. Hocalarımızdan birine o zaman medya ayağı o kadar kuvvetli değildi. Halbuki çok önemli bir organ. Bu bir söz söylemiş, o söz üzerine dünya çalkalanmış. Gazeteciler de hep haber bekliyor, o hoca ne diyecek diye. Bir hafta olmuş hiçbir şey yok ama söylediği söz dünyayı oynatmış ama hakkı söylemiş ama.
Gazeteciler demişler bu niye cevap vermiyor? Hadi gidelim demişler. Müsaade almışlar gelmişler. Hocam sözümüzde her taraf çalkalandı, bir cevap vermediniz. Şimdi veriyorum yazın, o zaman şu küçük teyp, onlar zaten bitti de, onlar da ses alıcıları, o da yok. Kağıda kalemle yazacak. Kalemi kaldırmışlar, yazın. Ben bir yolda devam ediyorum, ana bir cadde. Ana caddeye sağlı ve sollu sokaklar var. Her sokağın başında da bir köpek var. Ben yoluma mı devam edeceğim, o havlayan köpeklere cevap mı vereceğim? Kalem kalkmış da kağıda inmemiş. Allah'ın resulü benim yolum budur diyor. Asiretle insanları hakka davet ediyorum. Hiç duyulmuş mu? Aleyhissalatü vesselam efendimizin bu ebu cehilden de çekmediğim kalmadı. Bu ebu de hep var ya, bu ebu de. Onun karısı da yolum üzerine hep dikenler. Hatta pislikler atarlardı, değil mi? O Utbe var ya Utbe, Şeybe, bana şöyle etti yok.
Velid bin Muğire ne oyunlar oynadı? Yok. Sadece Şu kavme ne oluyor ki şöyle böyle yapıyorlar. Şimdi biz kabuğu kıracağız. Nasıl kıracağız? Evradımız, ezkarımız bilhassa dillerimize sahip olarak, azalarımızı koruyarak rabıtamızı güçlendirerek. Yalnız şöyle bir hal geçiyor başımızdan. Şimdi biz mübarek yola giriyoruz fakat kararlılık yok bizde, sebat da yok zaten. Mesela o ilk girişte bir tatlılık hasıl oluyor. Böyle kalbinlerine de daha yeni girmiş, çok yakınımız olan birini söyleyeyim. Oturduk dedi ki ağlıyorum dedi rabıtadan. Ağladı. Bak gelmiş, cereyan geliyor. Ne yapacağız? Bunu çoğaltacağız biz. O duyulan haz ve lezzetin, o manevi doğuşun devamını sağlayamıyoruz. Ondan sonra değişiyor hayat. Yani devam etsek, devam ettikçe açılacak o. Ama yok. Mesela yerden su çıkarılacak, kazıyor, şimdi öyle kazma kürek gerekmez. Ona mahsus aletler de iniyor. Bir yere gelip çıkmıyor.
Bırak bunu bir belediyeden duymuştum, Yılmamış. Bu Somaliler de neden? Demişler ki: Reisim, su çıkmıyor. Yılmayın daha aşağı in. İnmişler su çıkmıyor. Bir kararlılık istiyor, bir devamlılık, bir sebat. Yok. İşte namaz vakti geldi yapamam. Namazdan sonra yaparım. Ondan sonra işe içeceğim. Şu, bu şeytan getiriyor neden babaya. O düşünceleri yok. Yoksa neden olmazdık? Allah'ımızın vermiş olduğu nimetler bir beşer olarak, bir insan olarak hiçbir mahluka vermemiştir, meleklerde de yok. O kadar nimet bahşiş buyurmuş ki. Şimdi bu nimetin de elbette ki şükrünün eda edilmesi lazım. Başta kulum demesin. Daha neler bitmez, o anlatmakla bitiremeyiz. İnşallah. Şu dünyada diyor insanların ibadetleri dört şekilde Yani bir kısım insanımız, ben kitapta okumuştum şöyle yapılacak buydu. Ondan sonra zaten biz Müslüman bir aileyiz, Annemiz, babamız, akrabamız da böyle yapar, bir bu şekli var adet şekli.
Bu tevbekar. İbadet ediyor, Bu da nimeti öyle bir değerlendiriyor ki, mesela nimet nedir? Ayağımızın yürümesi, bu bir nimettir. Bu nimeti nasıl değerlendiriyor? Hakkın yolunda hizmet de değerlendiriyor. O zaman Rabbimizden lutfa mazhar olunuyor ve müştakun, bu aşıkların halidir. İçinde bir istek var, doyamıyorum. Ne kadar acı değil mi bizim halimiz, söyleyeyim. Böyle bir Rabbimiz diyoruz. Daha böyle bir Rabbimiz dediğimizi tanımadığımız belli. Tanıyanlar müstesna. Teravih namazı, emin ol güç geliyor bizim gibi insanlara. Yaptığımız ne bizim bir şey yok bizim. Allah'ımızın verdiği nimeti, rahmeti, nutu, ihsanı nasıl olur bizim halimiz? Lekenud demek, şu nankör, daha böyle görülmemiş ama çok zor olacak yarın, çok zor olacak. Rağbetle, aşkla yapıyorum. Muhabbetle doyamıyor. Allah'ım, Ramazan-ı Şerif bitmese, diyor. Kamil bir mümin için bütün senenin Ramazan-ı Şerif olmasını istermiş.
Biz niye? Biz şöyle bir rahat gezsek, dostsak, imemiz, içmemiz, çay da canımızı istiyor, çay ne içsek kevser gibi bir nur, rahmet gibi Allah'ın ihsanı, tecelliler gibi bir ruhani ikramları bilmediğimiz için rahat konuştur ama bunu bilenler gözyaşlarıyla Allah'ım Ramazan-ı Şerif'i tekrar yaşat der, gönül olarak ama her şey kendi devrindedir. Ne kadar Ramazan-ı Şerif'in bereketini hayatında yaşasa bile Ramazan ayın müstesnadır. O aya mahsus ikramlar vardır, nimetler vardır. Böyle bir rağbet var, aşk var, muhabbet var. Böyle gün sayıp Azgard'ı. Azgard'ı bitiririz. Ondan sonra rahat yer içeriz. Tabii İbrahim bin Ethem Hazretleri'nin marifetullah'ı tatmadan dediği gibi, inanın hayatımız bununla geçiyor yemelerle. Bir yerde bulunduk, bir balık muhabbeti başladı. Balık.
Şurada şöyle yapılıyor, burada böyle güzel, yani bu dinsin ama uzatmadan şurada şu şekilde isyansız bir restoran, burada elemanlar da abdestli, taatli güzel yapılıyor. Olur geçer gider ama kılı şöyleydi, kılçığı şöyleydi, ondan sonra tadı bunu dedi, dedi, dedi, dedi. Orada oturuyorum, sıkılıyorum tabii. Neyse bir dendi, sahilde olur, bir yerde olur, kalksan hiç olmayacak. İbrahim bin Ethem Hazretleri'nin bir sözünü nakledeyim. Bu dünyadan insanlar hiçbir şey tatmadan çıkıp gidiyor. Aman efendim biz sahurda neler yedik? Akşamı bekliyoruz. Hanımefendiye diyoruz, akşama ne hazırlanıyor, listeyi bana bir söyle. Bunu diyoruz marifetullah diyor, Mühim olan o. Onu tassa zaten bu yiyecekler önemini kaybeder onun yanında. Sadece ibadet ve taat için yerler. Enbiya efendilerimizden, Enbiya-i Mürseliğinden biri Rabbimize zaafiyetinden şikayet. Ya Rab, ben sana doyamıyorum.
Geceleri taat yapmak istiyorum, kalkıyorum. Yalnız zaafiyetim, vücudumun buna pek imkan vermiyorum. Yumurtanın diyor sarısını Cenab-ı Hak buna ifade buluyor. Bakın ibadet için. Öyle bal, börek vesaire neyse onu zevk olarak değil. Rabbimin nimeti diyor. Rabbimin ikramı diyor. Bak nasıl kere getiriyor. Şimdi şapır şupur diyoruz, bir, bunun karına bakalım bir, bir de Allah'ım hiç bulamayanlar var, bize bunu ikram ettin, acaba hakkını yerine getirebilecek miyiz? Buyur. Rağbet, ibadet ve taati aşk. Buyuruyor ki hiçbir gölgenin bulunmadığı bir gün dar şahazamın gölgesinde bulunacaklar kimdir? Bir namazdan sonra diğer namazı bekleyen, yatsıyı kılmış, Allah'ım diyor, sabah namazında bir eda edebilsem salih bir imam. Bugün durdu mesela. Diğerlerine de saygım var şüphesiz. Durdu. Salih olmalı ki kendi ağlayacaktı, belli zaten. Okuyuşundan belli. O kendinden geçecekti.
Dedim bu nasıl kendisini tutacak, dur bakalım diyorum içimden. Tuttu kendisini. Yoksa bırakacak hüngür hüngür ağlayacak. Böyle sabah namazını da eda etsem diye böyle cemaate gelip zaten yatak onlara bir diken gibi gelir. Az bir yatar zaten Emin olun, yatak serdirmeyen Hz. Ömer gibi radiyallahu anh, iki yıllık devlet idaresinde efendim istirahat edin, gündüz ümmetin işi gece Rabbimize olan kulluğum, diyor. Çok öyle yatak serdirmeyen çok. Hace Ubeydullah Ahrar Hazretleri, iki dizinin arasında mübarek başı. Çok galebe çalarsa az bir yaslanıyor. Bazı mücavir, Mekke'den Medine'de hayırlı kimseler var. Onlar duvara dayanırlar. Ne kadar uyuyabilirsin? Zaten uyuduğunda manevi alışverişi başlıyor. Bu alemde de ilahi bir ticaretin içerisinde ruhani bir halde o. Rabbimiz, vechaline leyle libase, geceyi dürtü olarak haber verir. Sonra istirahat olarak da buyruluyor.
Onların istirahatleri ruhlarının istirahati, ruhlarının istirahati. Rahbet, benim aşkla bunlar kimdir? Vesıddik, sadık kimselerdir. Nübüvvete merdiven dayamış. Nübüvvet makamında olur mu? Asla ama oraya merdiveni dayamış. Rabbimiz müsaade buyursa, efendimizin ifade buyurduğu gibi benden sonra Nebi gelse Hz. Ömer gelirdi buyuruyor ama olamaz, o Hatemün nebiyyiyim, sallallahu aleyhi ve sellem mi bu halde? Meryem olanlar nedir? İbadetkar olanlar adet üzere yapar. Anadan babadan gördüğü üzere. Tevbekar olanlar nasıl yapar rahmetle yapar. Aşık olanlar nasıl yapar Allah'ımıza büyük bir saygıyla, sevgiyle, muhabbetle yapar. Sıddik olanlar nasıl yapar İşte bu muhabbetle yapılanın tartıya gelmesi mümkün değil. Onun için Rabbimiz, ey meleklerim olduğu gibi kaydedin. Olduğu gibi kaydedin, mükafatı benden.
Allah'ımız o mükafatı sadece biz zannediyoruz ki, siz değil de bizim gibi günahkar kimse diyor ki, yarın ahirette öyle. Ya bu dünyada da aynı. Onun aldığı haz ve lezzet oradaki verilen mükafatın belki fevkında olan nurun içerisinde yerine göre ama yerine göre. Bir şey söylerim, aynen o hocanın söyleyip de dünyayı salladığı gibi olacak. Bayezid-i Bistami'yi artık anlayamayıp memleketinden çıkardıkları gibi bir söz olacak. Şimdi bu geçecek işte bütün gez kese çünkü Aleyhisselatu Vesselam benim ben üç ilim aldım Allah'tan buyuruyor. Birisi yaymakla emrolundum, şeriattır. Birisi var, o hususi olarak öğretebileceğim tarikat diyorlar buna. Üçüncüsü ancak ben taşırım o nübüvvet risalet, Vermemişler ancak azını. Şimdi bir esans anlatılıyor. Bu misk de değil. Daha bir başka. Misk ne değil? Daha başka. Çok müstesna bir esansmış ama tarif edemiyorlar onu.
Şöyle onun tapa deriz ya tapasını iyi sıkıyorlar. Çok kıymetli olduğu için bir tanesi diyor o diyor güzel kokunun tapasını diyor azıcık oynattılar, emin ol kokudan bayılacak gibi olduk, diyor. Bir tanesi üstadımızın huzurunda buyurdu ki mübarek insanlar gece gelebilirler, davet verirler. Yalnız üstadınızı başında görürseniz katılın. O cemaat arasından birisi dedi ki efendim dedi, nasıl yapalım o anda koklatmazlar bile dedi. Öyle ehil olmayana koklatmazlar bile dedi. Herhalde bizim gibi bir insandı da onun için dedim. Koklatmazlar bile adam olalım dedi. Öyle bay erişiriz, sileriz bilmem filan. Bir de suret olarak olur. Asıl endişe ettiğimiz bu. Şimdi tarikat-ı Aliyyenin bu mübarek bunun başı sonunda, sonu da başında, başta bazı görüntüler olur. İrdim zanneder. Değil işte o. Orada bizim ayağımızın kaymamasının yolu şer'i şerife riayet. Dinimizin emirlerine sünnet-i seniyyeye yapışmaz.
Öyle kurtarabiliriz, yoksa kurtaramayız kendimizi. Yoksa oldum dergiler, bak oldum diyenlerden birini diyeyim size. Çok oldu öldü git adam. Oturumda namazı kabul ettireceğim diyen zümre. Neler neler? Ne demek yani oturumda namazı kabul ettireceğim? Sen nesin kabul ettireceğim, diyor. Allah'ın Resulü bile bu hususta öyle bir hassas ki, onun rahmeti olmadıkça sana Allahu Teala ve sellem, ben de cennete giremem buyurdu ve sonra sadece namaz değil, bütün ibadetle taatle ona uygun bir hale gelecek. Diyelim ki hiçbir halimiz neyimiz yok bizim ama şer-i şerife elimizden geldiği kadar dikkat ediyoruz. Bundan üzülmeyin buyuruyor ama kabuğu kırmamız lazım. Ne olacak diyorsun ikide bir kabuğu kıralım, kabuğu kıralım. Allah'ı görür gibi Celle Celalühu, ibadet edin. Onu göremezseniz, onun gördüğünü bilerek bazı görsel cihazlarda üstadınızı seyredebilirsiniz.
Kuran-ı Azimüşşan okunurken şöyle sağa sola meylinin çok olduğu müşahede edilir. Namazda da öyle. İtiraz kabilinden değil, dedim mübarek vücudu namazda da sağa sola meyil ediyorum. Ali efendimiz bir gün çok üzgün görünüyor. Efendim neden dostlarımı kaybettim, diyor. Nasıldı rüzgarda bir havada ağacın sağa sola meyil ettiği gibi vücutları meyil ederdi. Eve geldik, demem yok kendisine. Allah'ım nasıl malum olur, hayret. Gönlümden geçen bir şey hal, dedi. Kişi Rabbimizi görür gibi amel edince vücudu elinden çıkıyor. Bak tabirdeki güzelliğe bakalım. Vücudu elinden çıkıyor. Bu vücut bizim değil. Bak bir meczup sözü olacak. Meczup deyince onlar meczup durumda değiller. Allah haşa. Kayseri'de sahabiye mahallesinde Cemil baba rast geldi.
Arkadaşlar anlatıyorlar, saygı duyuyoruz geçmiş yedilerden, üçlerden, kırklardan, paylaşımları da tabii yapsınlar ama günümüz güçlerini, yedilerini, kırklarını unutmayalım. Onlar yaşayacağını yaşadı, vereceğim makama da erdi. Şimdi biraz kafamızı çalıştıralım böyle ki onlar o hale ermiş, biz nasıl ereceğiz diye o derde düşünelim. Yerine göre bu nefsani arzu da olabilir. Bunu derken şöyle bir kendimizde varlık görme gibi bir halim olmamasını Cenabı Hak'tan diler. Elini öpmek isteyince buyurdu ki bu Allah'ın elini nasıl öpeceksin? Ne demek istedin? Bir meczup sözü bu. Bayezid Bistami Hazretleri kendinden geçiyor da, diyorlar ki, o anında üzerime kılıç havale edeyim diyor. Kılıçla vurup. O kendimden geçtiğim anda diyor. O şanım ne yüce diye bir ifade kullanıyor. O şatah hali tasavvufta kendinden geçtiği an, bilerek söylemiyorum, o anda kılıcı havale ediyorlar.
Hak yiyen kılıç onun vücudunda bir tesir meydana getirmiyor. Kendime gelince diyor derhal bırakmıyor. O aşk safhası onun kendilerine mahsus. Hatırladığım daha bir dolmama rağmen demin iş lazımımızdan neden duymuşum, kulum bana nafilelerle yaklaşır, o zaman gören gözü içten kulağı kavralayan eli olurum buyuruyor. Anlattık layık olmayarak. Utanıyorum tabi böyle bir konuşmadan da. Çünkü layık olmadığımız ifadeler bunlar. Cenab-ı Hak ile kendi arasında bütün yaptığı vazifelerde onun emirleri geçerli. Emrin haricinde bir hal takva ile ve murakabe ile takva, ceviz misali veriyoruz ya, cevizin o yeşil kabuğunu geçeceğiz, o şeriattır, o sert kabuğu tarikattır, Çünkü gece kalkma ne zor gelebilir, onu da geçeceğiz. Ondan sonra o meyvenin çok böyle hurmada da olur o temür, onda da çok bir zar olur. O cevizin zarı o işte vera halleri, helalde bile dikkatli olma halleri.
Ondan sonra nimete mazhar oluyor. Öyle kolay kolayına değil. Onlar bizi mazur görüyorlar. Diyorlar ki bildiği bu. Dinmez diyorlar, okşuyorlar bizi. Aman yavrum, aman yavrum ne kadar iyisiniz, ne kadar güzelsiniz. Bak buraya girip çıkıyorsunuz yine de camimize diye, ne yapsın? Yoksa azıp gideceğiz. Mesela akşam şimdi Teravih namazından sonra kılınıyor, Sela-i Vitir. Sela-i Vitir'dir, burada yatsı namazını, işte cemaat oluyor, iki rekat farzdan sonra kılıp ayrılıyorlar. Bu ayrıyeten üç rekattı. Şimdi, dindi ki, abi bu teravihten sonra kılınacak. Sonra kırıldı mı diye sabah hep arıyoruz. Bu söz hani kırılacak bir şey dedi. Arıyoruz, baktık buradaymış, tekrar ifade edelim. Bu kadar hassas oldu. Bunlar murakabe ile ve takva ile ancak o meyveye erişilebilir. İleri keşif demiş zaten. Kesin görür gözleri demek. Yani bazen hakimler savcılar ne diyorlar?
Keşfe gitti diyorlar ya, keşfediyor, görüyor. Efendimize dinmiş, sallallahu teala aleyhi ve sellem. Şimdi Ashabı Güzin efendilerimizin demesi de müstesna. Bana nasihat et diyor. O işte bulmuşken aleyhissalatu vesselam Efendimiz'i diyelim tarzında değil o. Allah'ımız Onun gönlüne o anda tavsiyede bulunmasını isteyecek güzelliği bahis buyuruyor. Gayb buyurdular, Allah'tan kork. Hor. Bütün hayrın başı odur. Mesela biz anahtar misali ile arz etmek icab ederse, böyle hazinelerin içinde bulunduğu bir köşkü gösteriyorlar. O da tabi istiyor. O definelere gelişeyim istiyor. Yalnız diyorlar, o sarayın sarayın anahtarı şudur. Al şunu, kapıyı güzelce aç. Herkese vermiyorlar ama. Aç. Buna nail olursun. Bize şimdi Allah'ımız ebedi cennet hazinesini la ilahe illallah Muhammedün resulullah anahtarıyla veriyor. İmanın güzelliklerini, şartını bize İslam anahtarıyla veriyorlar.
Ondan sonra bu tarikat-ı aliyyenin anahtarını takva ile veriyorlar. Daha sonra vera anahtarı ile veriyorlar. Bunun gibi Allah'tan kork celle celalü, Her hayrın anahtarı O'dur. Nedir? Kuran-ı Kerim'de es-Saidü billah, Ey iman edenler, Allah'ı çok çok zikredin. Nedir bu? Hac, yüz yirmi bir Devamlı mürşidlerimizin anlattığı bizim de inşaallah, himmet buyursunlar, biz de gayret gösterelim, Nain olur inşallah. Nain oluruz inşallah. Fi cemi i'lahval, bütün hallerinde. İşi gücü ne olacak? Bakın bir hanım kardeşinize söylediğim söz, layık olmayalım. İşte ibadetim o kadar yok ne deyince gece bütün ibadettesin dedi. Niye dedi. Sen dedim bu kadar insanın kalkıp mutfağa yemeğini yapıyorsun. Çayını hazırlıyorsun. Onlara ikram ediyorsun. Bu ibadettir işte. Murakabe deyince sadece postun üzerinde değil, postun üzerinde duracağız. En az on beş dakika normali yarım saat, fazlası bir. Onlara fazla gelmez.
Onlar yanar yakılır ona. Çünkü akşam yemek yeniyor. Arkasından da tatlıyı insan arzu eriyor. Diyor ki tatlı da olsa bir vakfa olsa bir şöbiyet olsa bunun yanında bir kadayıf olsa böyle sütle yapılmış üzerinde civcivler. Bu da olsa dondurma da konmuş belki havada sıcaklaşıyor. İnsan arzu ediyor. Bu ne oluyor? Önüne bir porsiyon konmuş. İkinci şunu da yesen tıkandım diyor. Ama o ilahi tatlılarda tıkanma diye hiçbir şey yoktur. Onda tıkanma yok. Yedikçe daha doyamıyor. Bunun için İmam-ı Azam rahmetullahi Ali Hazretleri, Tazarru ve niyazında Ya Rab, Sana doyamıyorum, dedi. Cenabı Hak, Kuran-ı azimüşşanla amel it ya iman buyurdu. Görüyor musun? Doyamıyorum, diyor. Bu cemi halimizde murakabe hali, Rabbimizin gördüğünü bilerek vazifelerimizi bihakkın yerine getirmektir. Ve tardu'l gafle anil-galp, kalpten gafleti atmaktır. Bu diğer konulara geçiyor. Gale ibn-i Ata rahmetullahi.
El Haşr, üstadımız buyururdu ki, ağzıma bir kere değer değildim, bir türlü çekemiyorum ağzımı. Böyle saygılı ve sevgili sizin gibi yaranı bulduğu zaman, ağzımı bir kere bulaştırdım, bu yemeğe çekemiyorum. Sizin gibi buyururdu böyle seçkin evlatlarını. Sizin yanınızda bu ilahi nimete anlatmaya ilahi nimete anlatmaya doyamıyorum diye. Onun için bir çayı dahi kendi başına içmezdi. Niye? Dostlarıyla içerdi. Dostlarıyla içerdi ve onlara sohbet ederken doyamıyorum. Hatta ilahi zevkin eseri, Allah'ım canımı ihvanıma sohbet ederken al diyen böyle bir mürşid-i kamilimizin şu şu anda ona olan saygımızı biz düşünelim. Böyle bir sultana karşı. Allah bizi izah etsin. El Haşşe, Rabbimizin azamet-i ilahiyyesine karşı saygı. Siraculu'l-kalb. Kalbin, kalbin aydınlatıcısı, ışığıdır. Ve'l-havuf, ilahi korku, edebun nefs, nefsin edebilir.