Bütün ibadetlerimizde ibadetin sahih olması, kabul olması iki şeye tevakkuf eder, iki şeyle gerçekleşir. Biz ülkeler olarak mal ihraç ederiz. Türkiye'den diyelim Suriye'ye, diyelim Katar'a, Mısır'a ve diğer ülkelere mal ihraç ederiz. Yalnız çıkaracağımız malda o ülke bizden özellikler ister. Sen bize elma gönderiyorsun ama bu elmada şu özellikleri istiyorum. Çünkü çeşitleri çok. Bunun yanında ben halı istiyorum, kilim istiyorum ama bunun dokunuş şekline bakar. Biz ilmek deriz. O ilmeklerine kadar bir santimde ne kadar ilmek var, buna kadar araştırır. Acaba o geçişleri, o halıda ve kilimde geçişleri yün müdür veya başka bir madde mi kullanılmış? Bunları olduğu gibi haber verir. Eğer arzu ettiği şekilde olursa o malı kabul eder. Cenab-ı Hak yapmış olduğumuz amellerde bir kalite istiyor, bir değer istiyor. Nedir o değer? Birincisi niyettir, ikincisi de ihdastır.
Biz en azından namaza durduğumuzda bu niyet hususu her hususta olur, abdest alırken de olur, yürürken de olur. İşte adımlarımı Ya Rabbi, atıyorum ama sana kavuşmaya da adımlarımı vuslat içinde attır niyetiyle de olabilir. Bu, Fahreddin Razi hazretlerinin namazdaki niyetinin biridir. Genel biridir derken çeşitli niyetler olmaz. Niyet ettim Allah'ım, senin rızan için namaz kılmaya ama öyle bir mübarek kimse ki sana yakın olmaya diyor, sana kurbiyete, yakınlığa niyet ediyor. Bu niyetin düzgün olması, dünyevi hiçbir arzunun olmaması. Mesela ibadet eder de kişi dünyalık arzusunda olur. İşte şöyle bir makamda olayım, şöyle bir derecede olayım, veli olayım vesair. Bu gibi düşüncelerden ari, uzan, sırf Allah için milletin düzgün olması gerekir.
İbadette ister oruç olsun ister namaz olsun, isterse bütün bedeni taatler olsun bunun yanında, bunun yanında mali olan zekat olsun, isterse hac gibi hem mali hem bedeni saatler olsun, bütün ibadetlerin cümlesi kalbin halis bir niyet taşımasıdır, önemli olan bu. Niyet düzgün olacak. Ya Rabbi, sana istediğin şekilde bir kul olman niyetiyle diyeceğiz. İkincisi de ihlasına bakar, samimiyetine bakar. İmam-ı Rabbani, Kudsi Sirruh Hazretleri müridanından on iki tanesinde bir akşam iftar etmiştir. Konu biraz değişik olacaktır. Sebebi şu, rabıta-i Şerife'de bizzat izinli olmak şartıyla aleyhissalatu vesselam Efendimizden, onlardaki o fenafillah ve beka billah halleri bu tahakkuk ettikten sonra öyle bir manevi güce sahip ki ister dünyada olsun ister ahirette hatta ahiretteki tesiri dünyadaki tesirden daha fazladır. Sebebi ise dünyada iken kılıç kınında gibi.
Eğer kılıç kabında olursa kesmesi bile zor. Ama kınından sıyrılırsa daha süratli kesecek ve vazifesini yapacaktır. Dünyada da yapmakla birlikte asıl bu bir misal, bir benzetme yapıyorlar. Yoksa dünyada kınında olup da kesmez değil, bir benzetme yapıyorlar. Ahirete göçünce tesirinin daha fazla oluşunu beyan için. Ahirete göçünce rabıta da izinli olan ve tasarrufa sahip müşahede ehli bizzat ilahi taraftan emrolunmuş bir kimsenin ruhaniyetinin tesirini beyan için İmam-ı Rabbani Hazretleri bu misali veriyor. İmam-ı Rabbani Hazretleri müridanından on iki tanesi bir akşam iftara davet etmişler. On iki kimsenin hepsinin sofrasında hazır olmuştur. Nitekim Hadis-i sahihte Sultanul Enbiya sallallahu teala aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri bazı ehli cennete, cennetin her kapısından çağrılacağını buyurdular. Bazı kimseler var.
İşte cennete girerken namaz kapısından, oruç, hac, cihad kapısından girenler var. Dediler ki bunu soran aslında Sıddîk-ı Azam'dır Ya Resulallah, bu kapıların hepsinden de geçecek olan var mı? Evet, buyurdu. Umuyorum ki o da sensin, buyurdular. Cennetin her bir kapısından gireceksin. Sadece bir şahıs ama her kapıdan girecek. Bu ruhaniyetin gücünü haber verme hususunda en güzel misaldir. Evliyaullah'ın ruhaniyetlerinin cismaniyetleri üzerine galebesi sebebiyle değişik şekillerde de zahir olur. Çünkü ruhaniyeti bedene galip, hatta bedeni de ruhlaşmış olabilir zikrullah ile. Çünkü kalbi zikrediyor bütün letaifler, hamse-i alemi emir, beş letaif. Cismi ile alakalı olan cisminin yapısını teşekkül ettiren su, hava, ateş, toprak ve nefis, bunların hepsi zikredince Mevlana'mızın bir sözü hatıra geliyor, demiri ayineleştirmek, demiri ayineleştirmek. Artık demir altın haline geliyor.
Bir misal veriyor aslında. Sonra demir yakut haline geliyor. Zümrüt haline geliyor. Biz bunu gözlerimizle de görüyoruz, haber de veriyorlar. Bazı kimselerin kabirde olmalarına rağmen cisimlerinin çürümedi. Neden? Zikrullah'tan naaşı vücudu çürümüyor. Evliyaullah'ın ruhaniyetlerinin cismaniyetleri üzerine galebesi sebebiyle İşte ruhaniyetinin cisme galebesi ile olur. Işte ruhaniyetinin cisme galebesiyle olur. Ebu'l-Hasan-ı Harakani Kuddise Sirruh, Bayezid-i Bistami Kuddise Sirruh Hazretlerini idrak etmediği halde feyz almıştır. İşte ahirete göçen bir mürşid-i kamil'den nasıl istifade edilir, rabıtası yapılabilir mi denince belki Bayezid'in vefatından sonra dünyaya gelmiştir, Ebu'l-Hasan Harakani Hazretleri ama ondan yillarca ruhaniyetinden istifade etmiştir.
Evliyaullah'ın tasarrufatı manevi gücü, bu tasarrufatatı hususunda Kuran-ı Kerim'de Meryem validemizin, Meryem Suresi'nde geçer, buyuruyor ki Cenab-ı Hak kuru bir ağacı silkeliyor. İşte bu nedir? Manevi cezbedir, manevi cezbedir. O kuru ağacı silkeliyor, üzerine böyle yaş hurmalar dökülüyor. Rabbimiz bunu Kuran-ı Kerim'de bize haber veriyor. Meryem Suresi'nde geçer. Çünkü Meryem validemiz bir peygamber değildir. Saliha, Allah'ımızın seçmiş olduğu bir annemizdir, buyruluyor. Eshable. Bunun üzerine Cebrail ağacın altından ona şöyle seslendi. Üzülme, Rabbin senin alt tarafından bir deli akıttı. Hurma ağacını kendine doğru silkele ki sana taze hurma döksün. Evliyaullah'ın tasarrufat'ı ahirete intikal ettikten sonra da bakidir. Onun için İmamı Tarikat El-Ma'ruf Nakşibend Gattasallahu Sırrı Hazretleri Şeyh Abdülhalıkı Vüjdevani Kudse Siruhun ruhaniyetinden feyiz almıştır.
Halbuki bu iki zat Abdülhalıkı Uydevani ile Şahı Nakşibend arasında beş adet kutbu cihan vardır. Hakiki şey mürid ile Rabbisinin arasında bir vasıtadır. Aslında Şeyh-i Kamil hakikatte Rabb'ımızla kendi arasında vasıtadır. Ondan ihraç etmek, ayrılmak Cenab-ı Hak'tan i'raz gibidir. Cenab-ı Hak'tan ayrılmak gibidir. Kaynağı Sami Efendi Hazretleri'nin tavsiye buyurmuş olduğu Behçetü's-Seniyye'den okuyorum. Aynen Cümle olarak aynen, kelime olarak aynen. Rabıtadan istifade hali başlarsa baktı ki rabıtasında gönlüne bir nur iniyor, Tarifi mümkün olmayan bir genişlik hasıl oluyor. Bunun tarifi olmaz. Yani dünyadaki ekmeğe, böreğe, tatlıya vesaireye benzemez. Rabıtadan istifade hali başlarsa cemi ahvalde rabıtaya devam etmelidir. Ama adam işçi çalışıyor ama üstazı ile beraber gibi.
Oturup seccade üzerinde kalbinin altına kalbini koyup Cenab-ı Hakk'ın feyzini istirham ettiği gibi diğer hallerde de beraber olduğunu hatırlar, işinde ve gücünde. Ve bu hali muhafazaya dikkat etmeli ve asla rabıtadan ayrılmamalıdır. Her kim insan-ı kamilin ruhaniyetine basiret gözüyle bakarsa ruhaniyetinde Cenab-ı Hakk'ın tecellisini görür, sıfatının zuhurunu görür. Bir mürid. Eğer Cenabı Hak'tan istifadeye kadir olursa o müridin rabıtayı terk etmesi vacip olur. Şimdi belli aşamalara gelmiş bu letaifleriyle. İşte zikri kül, zikri sultani, nefi ispat. Bunları yaparken gönlünde tarifi mümkün olmayan bir genişlik ve rabıtanı da zorlanmaya başlarsa böyle bir halde müridin rabıtayı terk etmesi vacip olur. Bu takdirde rabıta ile iştigal, eğer yine de rabıta yapacağım derse, bu terakkiden artık ileri seviyelere gitmekten tenezzüldür, iniştir.
Üniversitede okuyan bir öğrencinin ilkokulda okumayı istemesi gibidir. Hicap mertebesini tercih demek olur. Bir üst seviyeyi değil de altını, diyelim fenafirrasul haline doğru giriyorsa daha bir aşağıya değil, daha bir ileriye. Tabii bu muhabbetler yine aynen devam eder. Şunun gibi, biz gündüz yıldızları göremiyoruz. Ortalık karardığı zaman semada yıldızlar birer birer görünmeye başlıyor. Bir bu tarafta, bir diğer tarafta böyle doğmaya başlıyor yıldızlar. Eğer ay çok nurlu bir şekilde doğacak olursa, Ay on dördü diyoruz ya, mehtap. O zaman yıldızlar görülmeyebiliyor. Sebebi detayın ışığının güçlü olmasından dolayı. Bakıyorsunuz güneş doğduğu zaman detay görünmüyor. Delhi beniz. Demek ki yıldız da var, Ay da var ama güneş gönülde Cenab-ı Hakk'a muhabbetin güneşi daha bir ziyalı şekilde zuhur edince, diğerlerine bu muhabbet-i ilahi yok demek değil ama o ziya çoğalıyor.
Sabahki güneşin doğuşuyla öğle vakti aynı olmuyor. Öğleyin daha ziyade her tarafı ışık kaplıyor. Allah'ımızın Muhabbet şulesi, ışığı onunla dostluğun artık tahrif edilmez, ilhamat-ı ilahiye ve varidat-ı ilahiye cezebahat dinen o güzellikler zuhur edince diğerleri görünmez bir hal alıyor. Allah korusun böyle bir kalbinde ilahi güzellikler zuhur etmiş rabıta da zorlanırsa illa yapacağım demek Cenab-ı Hak'tan uzaklaşmak gibidir. İmam-ı Rabbani Kudse sirruh buyurmuştur ki yolumuz Sahabe-i Kiram Rıdvanullahi Teala Aleyhi Mecmain hazeratının yoludur. Zikrullah'a devam halinde Cenabı Hak'tan gayrı kalbinde mevcut olan şeylerin cümlesini nefyetmeli, yok etmeli. Fakat biz yok edemiyoruz, zikir de yapıyoruz, gece de kalkıyoruz ama o nefsin arzu ve istekleri diktirip duruyor. Biz temizlik yapıyoruz, elbisemizde de yapıyoruz. Diyelim ki bir yemeğin bulaşığı bunu gidermekte zorlanmıyoruz.
Ama bir tamirci arabanın altına yapmış, orada tamirle meşgulken üzerine yağlar damlıyor. Ondan sonra kivi, paslı vesaire. Bu diğerleri gibi değil. Daha bir temizlik aletlerinin güçlü olması gerekiyor. İstiğfar okuyoruz, temizlemez mi? Temizler ama okuduğumuz halde bir türlü şehirli, hayvani, nefsani duygular geçmiyor. Bir tamah, dünya hırsı geçmiyor. Bir hasetlik geçmiyor. Bir gıybet geçmiyor. Bir dedikodu geçmiyor. Bir gözümüzün eğriliği geçmiyor. Kulağımızın düzensiz sözleri duymaları vesaireler, bundan bir türlü kurtulamıyoruz. O zaman yapacağımız iş, gözyaşları ile okuyabilmek. Gözümüzden yaş da gelmiyor. Zorluğu atacak da değiliz. Ama ısrar edeceğiz. Israr edeceğiz, Rabbimizin yüceliğini, Azamet-i İlahiyyesini düşüneceğiz.
Onun karşısında yaptığımız hatanın, aynen Hacı Hasan Efendi Hazretleri'nin buyurduğu gibi karınca kadar yapmış olduğum, karınca kadar yapmış olduğum hata şimdi gözüme Erciyes Dağı gibi görünüyor düşüncesine erişecek olursa temizlenir Allah'ın izniyle. Çünkü Evrak ve Ezkar'ımızı okurken nasıl ki güneşin böyle ziyalı bir şekilde vurup da karın ve buzun eridiği gibi günahlarımızı eritmeye çalışacağız. On iki tane adap Risalesinde Evrad ve Ezkar okumanın şartları var. O şartlara dikkat edeceğiz. Dikkat edersek o zaman bizim kalbimizdeki hasetliktir, kindir, kibirdir, boğazdur, gayzdır, nefsani arzu ve isteklerdir, kibirdir, bir varlık gösterme gibi. Bunların yok olması için gayret edeceğiz. Bu şartlara dikkat edeceğiz. Allah'ın izniyle geçer. Çünkü bir tehlike var, o da şu, mümin, mümin günahını düşünürken sanki bir tepenin altında bulunuyor. O tepe de kendi üzerine uçacak gibi. Ne olur?
Bir kaya parçası isabet etse yine yok olur. O tepe sanki başına inecek gibi günahlarının Cenabı Hakk'a karşı ne türlü yanlış olduğunu tefekkür edecek buyuruyor. Mümin böyle olur. Sanki tepesine bir dağın düşeceği gibi. Münafık ise burnunun üzerine bir sinek konmuş, şöyle elini az bir hareket ettirse sinek uçuyor. Münafık günahını bu şekilde düşünür. Biz ise ne yapacağız? Büyüklerimizin bir hatasından dolayı yillarca gözyaşı dökmüşler. Bu şekilde olursa temizlenmeye başlar Allah'ın izniyle gönlümüz. Zikrullah'a devam halinde Cenabı haktan gayrı, kalbinde mevcut olan şeylerin cümlesini nefyetmeli, yok etmeli. Zira Cenabı hak kayıyordur. Kalbi kendi zatı için yaratmıştır, kendi muhabbeti için yaratmıştır. Bir başka muhabbetlerin oraya girmesine razı değildir. Ulunun kalbinde kendisinden başkasını görmesini Rabbimiz sevmez.
Şu kadar ki rabıta edilecek şeyhin fenafillah ve bekabillah ile mütehakkık olması şarttır. İşte burası Mezarik-i Akdem'dir, ayakların kaydığı yerdir. Resulullah'ın müsaadesi olmadıkça nasıl olur Sallallahu Aleyhi ve Sellem? Kendisini rabıta ettirmeye mezun olmadığı halde bir kere Hızır Aleyhisselam haberi fahri kainattan getiriyor Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in size. Hepsi hazırdır. Yani onları yok kabul edemeyiz, onların vereceği kararla olur bu. İşte burası ayağın kayma yeridir. Kendisini rabıta ittirmeye mezun olmadığı halde kemale erdim diye, kendisini rabıta