İhsan mektebi yolculuğumuza bugün de Hazreti Osman Zinnureyn Efendimiz'in hayatından kesitlerin anlatıldığı eserle devam ediyoruz sevgili dinleyicilerimiz. Kıbrıs'ın fethi konusunda kalmıştık. Buradan itibaren devam ediyoruz bugün de. Dımaşk-ı Şam emiri olan Yezid Bin Ebi Süfyan, fevt oldukta mansıbı kendisinin biraderi ve Ürdün emiri olan Muaviye bin Ebi Süfyan'a memuriyetine ilaveten verilmişti. Sonra Hazreti Osman'ın zamanı hilafetinde Humus ve Künnesrin sancakları emiri olan Umeyr Bin Said el-Ensari istifa edince Hazreti Osman bu iki sancağı da Muaviye'ye tevcih buyurdu. Sonra çok geçmeden Filistin emiri Abdurrahman b. Ebi Alkame fevt olunca Hazreti Osman, Filistin'i de Muaviye'ye ihale etmekle bütün Suriye sancakları Muaviye uhdesinde toplanmış ve dairei memuriyeti haylice genişlemişti.
Muaviye ise öteden beri derya seferi yapmak ve bu tarik ile de servet ve iktidar dairesini genişletmek emelinde olmakla bu kere Hazreti Osman'dan bir deniz kazası için ruhsat istedi. Hazreti Osman da Kur'a ile yahut diğer surette asker seçmeyip gönüllü olarak gidecek olanları bu deniz seferinde kullanmak üzere ruhsat verdi. Muaviye de halkı Kıbrıs Gazası'na teşvik etmekle bu cemaat gönüllü olarak seçildi ki içlerinde Ebu Zer, Ebu'd Derdi, Ubade bin Sabit gibi sahabenin büyüklerinden zatlar da vardı. Muaviye bunların başına Abdullah bin Kays'ı emir tayin edip yirmi sekizinci seneyi hicriyesi sonunda gemilerle onları Kıbrıs'a gönderdi. Mısır emiri olan Abdullah Bin Sa'd Mısır'dan hareket ederek gemilerle Kıbrıs'a vardı. Mısır ve Şam donanmaları bu suretle Kıbrıs'ta birleşip çok muharebe ettiler ve pek çok esir ve emvali ganaim aldılar.
Kıbrıs ahalisi mukabeleden aciz kalarak senelik yedi bin altın cizye vermek üzere musalaha akdetmeye mecbur oldular. Ubade bin Sabit'in zevcesi ve Enes bin Malik'in halası olan Ümm-i Haram'ın bu kere zevci ile beraber Kıbrıs'a gitmesi bir mucizeyi Nebeviye'yi tasdik etmiştir. Şöyle ki, bir gün Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ümmi haram'ın hanesinde uyurken gülerek uyanmış ve ümmi haram niçin güldün ya Resulallah deyince ümmetimden bir cemaatin seriler üzerindeki melikler gibi denize bindiklerini görüp taaccüb ettim buyurmuş. Ummi Haram ya Resulallah dua et de Allah beni de onlardan kılsın demekle sen de onlarla berabersin deyip yine uykuya varmış ve yine gülerek uyanmış ve Ümmi Haram niçin güldünüz ya Resulallah deyince sen evvelindensin, ahirinden değilsin demiş olduğu Ümmi haramdan mervidir. Bu kere Ümmi haram zevci Ubade bin Sabit'le birlikte Kıbrıs'a vardı.
Sonra hayvanından düşüp şehide oldu. Zikrolunduğu vechile Kıbrıs musalaha ile fetholunduktan sonra Abdullah bin Kays deniz seferlerine devam ederek elli defa deniz seferi yapmış ve nihayet bu yolda şehit olmuştur. Kıbrıs'ın fethinden sonra Rodos Adası da fetholunmuştu. Fakat Müslümanların bu sıralarda en parlak deniz muzafferiyetleri Hicret'in otuz birinci senesinde Bizans donanmasına karşı vuku bulan deniz muharebesidir. Rivayete göre düşman donanması beş yüz parçadan müteşekkilde. İmparatorun Suriye sahillerine gönderdiği bu donanma karşısında İslam donanmasını görmüş, iki taraf arasında son derece şiddetli bir muharebe olmuş, düşman donanması adeta imha edilmişti. Bu deniz zaferini müteakip İslam donanması sancağını muzafferane dalgalandırmış, Müslümanlar defalarca Malta Girit adalarına çıkmışlar, Rodos Adası'nı işgal etmişlerdi.
Muaviye Anadolu sahillerine kadar gemilerini gönderdikten başka İstanbul sularında da sancağını göstermişti. Müslümanlar karada ve her yerde zafer kazandıkları gibi denizleri de teshir etmiş bulunuyordu. Hicretin otuzuncu senesinde Basra Valisi Abdullah bin Amir, Said bin As ile ayrı yollardan Horasan ve Taberistan'a hareket etmişlerdi. Said Bin As Cürcan, Horasan ve Taberistan'ı fethe muvaffak olmuştu. Abdullah Bin Amir ise Kabil, Sicistan, Nişabur, Mesit, Şibd-i Dirah, İsfarain, Ergiyan'ı fethetmiş, Abdullah bin Hazım'ı Serahs'a göndermiş, kendisi Maveraünnehrre hareket etmişti. Hazreti Osman devrinde Kıbrıs, Trablus, Taberistan fetholunduktan başka diğer ülkelerde fetholunmuştu. Hicret'in otuz birinci senesinde Hudeyb Bin Müslim'e El Fihri Ermenistan'ı fethetmiş, Hicret'in otuz ikinci senesinde Muaviye gemilerini İstanbul'a kadar göndermişti.
Abdullah Bin Amir Tilkaz Firyab Cürcan'ı fethetmişti. Hicret'in otuz üçüncü senesinde Muaviye istila etmiş, Horasan'da vuku bulan karışıklık bastırılmış, Trablusgarp'ta vuku bulan bir hareket bertaraf edilmişti. Ehli İslam'ın Afrika'da mazhar oldukları büyük fetihlerden Bizans İmparatoru Konstantin bin Herakle pek ziyade müteessir olduğundan intikam almak için külliyetli bir asker cem ederek Şam ve Mısır sahillerine taarruz etmek üzere beş altı yüz kıta sefin eden mürekkep bir donanma ile Akdeniz'e çıktı. Kayseri'nin böyle büyük donanma ile bizzat Akdeniz'e çıkışı adaları ve kıyıları titretti. Hicri otuz bir senesinde Şam Valisi Muaviye, asakir-i İslamiye ile mukabele eyledi. Mısır Valisi Abdullah Bin Sa'd da Mısır harp gemileriyle hareket etti ve ikisi birleşip tertip ettikleri donanma ile Kayseri'ye karşı çıktılar.
İki tarafın donanmaları birbirine çattı ve iki taraf kılıç ve hançerlerle birbiri üzerine hücum etti. Gayet kanlı bir muharebe başlayıp Tarafeyn'den pek çok telefat vuku buldu. Nihayet ehli İslam muzaffer oldu. Rumların ekserisi kırıldı. Konstantin fedaileriyle kaçıp bin bela canını kurtarabildi. Oradan Sicilya adasına vardı. Sicilya ahalisi ise imparatorun kötü muamelelerinden usanmış oldukları için Konstantin'i idam ettiler. Hazreti Osman'ın Kuran neşrine hizmetlerine gelince. Kuran-ı Kerim ayet ayet nazil oldukça Cebrail Aleyhisselam her ayetin yerini hangi surenin neresine yazılacağını bildirirdi. Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri de o tertip üzerine yazılmasını vahiy katiplerine emrederdi. Ashab-ı Kiram'da hep bu tertip üzere Kuran-ı Kerim'i zapt eylerdi. Fakat ashabın bazısı da Kuran-ı Kerim'in tamamını ezberlerdi.
Vakti saadette Ashab-ı Kiram Kuran'ı deriler üzerine tahta veya kemikler üzerine yazıp cem ederlerdi. Fakat bir yere cem olunmamıştı. Zamanı Saadet'te pek çok kura, sair halka Kuran'ı talim ederlerdi. Fakat içlerinden dördü meşhurdu ki Abdullah Bin Mesud ve Ebu Huzeyfe'nin azatlısı Salim ve Übey Bin Ka'b ve Muaz Bin Cebel radiyallahu anhum hazeratı idiler. Ebubekir Sıddık Radıyallahu Anh Hazretlerinin zamanı hilafetinde vuku bulan Yemame Harbi'nde yetmiş kadar kura şehit oldu ki onlardan biri de Salim Radıyallahu Anh idi. Bunun üzerine Halife Hazretleri vahiy katibi olan Zeyd bin Sabit radıyallahu anh'ı çağırıp Kuran-ı Kerim'in cem'ini ona irade buyurdu. Zeyd bin Sabit radıyallahu anh fevkalade dikkat, ihtiyat ve riayetle Kuran'ın yazılı nüshalarını topladı. Sair kurraya müracaatla tasdik ettirerek Kuran'ı tamamen sahife sahife yazıp cem eyledi.
Bu Mushaf-ı Mutahhara Hazreti Sıddıyık'ın yanında idi. Onun irtihalinden sonra Hazreti Ömer'in yanında durdu. Sonra kerimesi Hafsa'nın yanında kalmıştı. Sonra da Osman Zinnureyn Hazretleri'nin zamanı hilafetinde sureler de sırasıyla yazıldı ve Mushaf denildi. Evvelce bu Mushaf-ı Şerif'te sureler sırasıyla tertip olunmayıp her sure yalnız başına bir kitap idi. Sonradan son tertip üzere Osman radiyallahu anh zamanında tamamlandı. Hicretin otuzuncu senesinde Hazreti Osman her semte birer Mushaf gönderdi ve bir asıl nüshada Medine'de Hazreti Hafsa'ya iade olundu. Suhufi Mezkuure ile Mushaf-ı Osmanî'den başka halkın ellerinde ne kadar suhuf ve Mushaf var ise imha edildi. Mushaf-ı Osmanî ise her yerde ve her asırda muteber ve meşhur olup o zamandan beri halkın ellerinde kullanılan Mushaf-ı Şerif hep ondan istinsah olana gelmiştir.
İşte bu suretle ilk vakitlerde kura arasında vuku bulan ihtilaflar bertaraf olunmuştur. Ebubekir ve Ömer radiyallahu anhuma hazretlerinin devri hilafetleri ve Osman Zinnureyn radiyallahu anh hazretlerinin hilafetinin ilk zamanları aynıyla zamanı saadet gibi geçti. Ondan sonra nefis taamlar yemek ve türlü libaslar giymek ve güzel eyerli bineklere binmek ve bahçelerde gezinip eğlenmek gibi servetü sağmana müteahallik adetler çıktı. Çok kimseler mal biriktirmek sevdasına düşüp birçok envali, iddihar ile biriktirmekle servet ve zenginliğini çoğaltmaktaydı. Fakih-i Şam olan Ebu Zer Gıfarî Hazretleri ise altın ve gümüş biriktirenleri tan eder ve bir günlük nafakasının fazlasını biriktirmek caiz değildir diye şu ayeti kerimeyi okurdu.
Ey iman eden kimseler muhakkak surette yahut ve Nasara'nın alim ve zahitlerinden çoğu elbette nasıl emvalini bigayr-ı hakkın yerler ve onları Allah yolundan saptırırlar. Ve o kimseler ki altın ve gümüşü kenz yani cem ve iftihar ederler, yani biriktirirler ve bunları Allah yolunda sarf etmezler. Onlara azabı elimi müjde et. O günde bu biriktirilmiş mallar cehennem ateşinde kızdırılıp da bunlarla onların alınları, yanları ve arkaları dağlanır. İşte nefisleriniz için sakladığınız budur. Biriktirdiğiniz azabı tadınız denilir. Bu ayeti kerimede kenz ve iktidarı yasak olan emvalden murat zekatı verilmeyen maldır ama zekatı verilmiş olan emvalin miktarı kafi iddiarı biriktirilmesi caiz görülmüştür. Kibar-ı Ashab-ı Kiram'dan Talha ve Abdurrahman bin Avf gibi nice zengin zatlar vardı. Tariki zühdü veera'yı ihtiyar edenler onlara ta'an etmezlerdi.
Abdullah bin Ömer Radıyallahu Anhüm'a zekatı verilen mal yer altında medfun olsa bile kenz ve iddihar edilmiş değildir. Zekatı verilmeyen mal ise yeryüzünde olsa dahi kenstir derdi. Hazreti Ali dört yüz dirheme kadar mal nafakadır, ondan fazlası kenzdir demiş ise de onun bu sözü mesleki zühdü takvadır. Ebu Zer el Gıfarî Hazretleri ise o ayeti kerimenin zahiriyle amel eder ve bir günlük nafakadan ziyade mal iddiharını tecviz etmeyip fazlasının Allah yolunda sarf olunmasını vazı nasihat eylerdi. Velhasıl Ebu Zer el Gıfarî Hazretleri fevkalade zühdü vera ve takva yoluna gider ve nas'ı da şiddetli lisanla böyle şiddetli umura sevk ederdi. Halbuki Hazreti Ömer zamanında zuhur eden aralıksız fütuhat ve ticaret yollarının açılmasıyla milleti İslamiye birdenbire servet ve zenginliğe nail oldu.
Hazreti Osman zamanında devlet gelirleri çoğaldı, deniz ticareti yolu da açıldı ve pek çok emvali kanaim alındı. İnsanlar da nimet ve refaha meylettiler. Bu vechile hasıl olan servet ve medeniyetin ahvali tabiiyesinden olduğu üzere günden güne ehli servet çoğalmakta ve Ebu Zer'in aradığı erbab-ı takva ve kanaat azalmakta idi. Ebu Zer ise vakti saadette olmayan bidatlerden ve yeni çıkan adetlerden nefret ederek daima fukarayı gözetiniz diye ahniya'ya, zenginlere nasihat eylerdi. Fukara güruhu, Ebu Zerr'in sözlerini senet ittihaz ederek, Agniya'yı zenginleri izaç eder olduklarından, Agniya da onların izacatından şikayet eder oldular. İşte o esnada İbn-üs Sevda diye maruf olan Abdullah bin Sebe namında bir münafık zuhur ile taraf taraf dolaşır ve milleti İslamiye arasında tefrika ihdasına çalışırdı.
Aslen Yahudi iken Müslüman olarak Basra'da zuhur ile İsa aleyhisselam dünyaya tekrar gelecek, Muhammed aleyhisselam niçin gelmesin diyerek Resul-i Ekrem'in dünyaya tekrar geleceğine kail olmuş ve Ali onun varisidir. Osman bir gayri hakkın hilafeti aldı diyerek bir mezhebi batıl icat etmişti. Ona tabi olan Taifeye Sebeiyye denildi. İbni Sebe'nin sui akidesi anlaşılmakla Basra'dan tardolunmuş, oradan Küfe'ye gelip, Efkarı nas'ı ifsada sa'y etmekle, Küfe'den de tardolunmakla Şam'a gelmişti. Şam'da Ebu Zer'le Muaviye arasında Rey ve içtihatca zuhura gelen ayrılığı fırsat bilerek bir gün İbn-i Sebe Ebu Zer hazretlerinin yanına gelip Muaviye'ye taaccüb etmez misin? Malullah diyor, filvaki her şey Allah'ındır.
Lakin mali Müslimin tabiri maruf iken onu tağyir etmesi Müslümanların evvela isimlerini, sonra da kendilerini aradan çıkarıp da Müslümanların Beytülmalini benimsemek manalarını itham ediyor demiş. Onun üzerine Ebu Zer nezd-i Muaviye'ye gidip Emval-i Müslimine emvalullah tesmiye etmene sebep nedir deyince Muaviye ya Eba Zer mal Allah'ın malı, biz de Allah'ın kulları değil miyiz demiş ise de Ebu Zer bu tevili kabul etmeyerek ona itab etmekle Muaviye bundan sonra mali Müslimin derim diyerek yakasını kurtarmıştır. İbni Sebe ondan sonra ümmetin hakimi olan Dımaşk'ın fukahasından bulunan Ebu'd Derdi ve keza fukahadan olan Ubade Bin Sabit el Ensari hazretlerine gidip onlara da Ebu Zerre söylediğini söylemişse de Ebu'd Derdi hiç yüz vermemiş, Ubade Bin Sabit ise onu tutup Muaviye'ye getirerek Ebu Zerri sana musallat eden işte budur demişti.
Ondan sonra İbn-i Sebe Şam'dan dahi tard olunmakla azimet eylemiş ve ümmi dünya tesmiye olunan Mısır Kahire'den bir fitne çıkarmak üzere Basra'da ve Kuffe'de edindiği yaranı ile muharebeye başlamıştı. Değerli dinleyicilerimiz, İhsan Mektebi programımızın bugün de sonuna geldik. Hazreti Osman Zinnureyn efendimizin hayatından kesitlerin anlatıldığı eserle bir sonraki bölümde tekrar buluşuncaya dek Allah'a emanet olunuz.