Din ve Bilim Arasındaki İlişki ve Manevi Terbiye kaydında Bismillahirrahmanirrahim. Bir beden ilmi, bir de din ilmi. Bunun birbirleriyle münasebeti pek çoktur. Şu bedeni rahatsızlıklarda çok doktor değiştirenleri görüyoruz. Mesela, geliyor bir doktora ondan devabiiznillahi teala bulamayınca diyorlar ki aman ha bu işin ehli, uzmanı, bu hususta hakikaten eğitimini almış kimselerden tedavi yolunu…
Din ve Bilim Arasındaki İlişki ve Manevi Terbiye ne anlatıyor?
Din ve Bilim Arasındaki İlişki ve Manevi Terbiye kaydında Bismillahirrahmanirrahim. Bir beden ilmi, bir de din ilmi. Bunun birbirleriyle münasebeti pek çoktur. Şu bedeni rahatsızlıklarda çok doktor değiştirenleri görüyoruz. Mesela, geliyor bir doktora ondan devabiiznillahi teala bulamayınca diyorlar ki aman ha bu işin ehli, uzmanı, bu hususta hakikaten eğitimini almış kimselerden tedavi yolunu…
Bu ses kaydının kaynağı kim?
Genel
Bu ses kaydı nasıl dinlenir?
Kayıt ücretsiz dinlenebilir; 13 konu başlığındaki zaman bağlantıları ilgili bölümü doğrudan başlatır.
Bismillahirrahmanirrahim. Bir beden ilmi, bir de din ilmi. Bunun birbirleriyle münasebeti pek çoktur. Şu bedeni rahatsızlıklarda çok doktor değiştirenleri görüyoruz. Mesela, geliyor bir doktora ondan devabiiznillahi teala bulamayınca diyorlar ki aman ha bu işin ehli, uzmanı, bu hususta hakikaten eğitimini almış kimselerden tedavi yolunu takip edin, diyorlar. Aynen bunun gibi nasıl ki bedeni ilimle dini ilimler arasında münasebet varsa bizim de dinimizin emirlerini, İslam'ın esaslarını bu hususta yetkili kimselerden malumat almamız gerekiyor. Rabbimiz da bunu bize ne kadar mühimse okuduğumuz Fatiha Suresi'nde işaret ediyor. Nebiler, sıddıklar, şehitler ve Salihler. Örnek alacağımız bu. Böyle Arifani ilahinin gerek sohbetleri olsun, gerekse yazmış olduğu eserlerde vurgu yaptıkları bir yer var. Burada Mürşid-i Kamil'imizin sohbetlerinde müşahede ettiğim bir husus var.
Hem Sami Efendi Hazretlerinin hem de Hacı Hasan Efendi Hazretlerinin kalpte sallallahü esra rahumel aliyyye neyi tespit ettin derseniz böyle gerilerde oturuyordum. Bazı kayıtlar yapıyordum. O yaptığım kayıtlar biz layık olmayarak imam hatip okuduk, İslam mevzusunu okuduk. Bunun yanında sahasında hakikaten gelişmiş kimselerden de talim gördük. Belki o hocalarımızı tanıyanlar vardır, aldık. Fakat onlarda gördüğümüz bu güzelliği yerine göre müşahede edemedik. Herkesin kendine göre bir üstünlüğü vardır. Bunu İmam Malik Hazretleri de buyuruyor. Gaddesallahu Sırra, Rahmetullahi aleyh buyuruyor ki, ben Ehlullah'ın Arifani ilahinin sohbetinde duyduğum şu iki hususu kimseden duymadım, diyor. Bu malumdur artık. Çoğu kimselerimiz bilir. Zaman bir kılıçtır, sen onu kullanmazsan o seni keser. Gerçekten çok güzel bir söz. İkinci olarak kendinizi hak ile meşgul etmezseniz batıl sizi istila eder.
İşte güneş doğmazsa ortalığı karanlık alır gibi güzel bir söz. Bunun gibi böyle takip ettiğimde dinleniyordu, çok güzel. Bizim bazı hocalarımız tavsiyelerde bulundular. Dediler ki cebinizde bir defter olsun. Bir de kalem, duyduğunuz o güzel sözleri kaydedin. Kaydedin. Herhalde bu bizde tesir bırakmış olmalı ki, kaydederdik. Onlardan birisi diyelim size, fıkhi konularda bizim azalarımızı üç defa yıkayışın esrarını üretiyor. Bunu hiçbir kitapta bulmak mümkün değil. Bunun yanında, bunun yanında ahlaki konularda, diyelim bir hasetlik fiili, kötü bir fiil, bundan kurtulmanın yolunu anlatıyor. Buyuruyor ki zıttı ile amel etmek. Diyelim ki bir kimseyi çekemiyor. Bu çok artık neredeyse her tarafı almış vaziyette. Bunun buyuruyorlar istemediğiniz bir kimseye malı hususunda da olur, ilmi hususunda da olur, şöhreti, fazileti, üstünlüğü, kıymeti, değeri diğer yönlerde de olabilir.
Bu diyor, hasetlik ettiğiniz yönünü bizzat içiniz istemese bile gerçekten sizin varlığınızla birçok insanlar istifade ediyor, faydalanıyor, Cenabı Hak helalinden çok mal ihsan buyursun derseniz, bu kötü fiil ortadan kalkar diye. Aynen bunun gibi Sami Efendi Hazretlerinin eserinde mühim cümleler var. Mühim cümleler var. Biz bu ifade biraz hoş olmayacak ama nasıl güzelleştirelim ona bakıyorum. Cevherimizi yine kendi bahçemizde bulalım. Böyle değil. Cevherimizi yine kendi bahçemizde arayalım. Bir tanesi anlattı. Ben dedi Hacı Hasan Efendi ile münasebeti kestim dedi. Anlattı böyle kestim dedim ki daha başka yerler de var üstün. Anlattığı şu ben dedi o yerlerden geliyorum, böyle Adana yolu buraya otuz bir veya otuz iki kilometre belki daha fazla olabilir. Uzaklıkta diyelim işte Kayseri'den Adana'ya doğru Niğde'den başlar gider.
Ben diyor, Yahyalı levhasını görünce gözümden öyle yaşlar boşandı diyor ve ben diyor, letaif konusunda da diyor, biraz ilerlemiştim. Mübarek kapılarına gelip diyor, gireceğim zaman durgun olan letaiflerim tamamen çalıştı, diyor. Yani biz cevherimizi bahçemizde arayacağız. Bunu Abdülkadir Geylani, kalpte Sallallahü Hazretleri çok güzel izah buyuruyor. Diyor ki, bizim hazinelerimiz, o manevi hazineler, nimetlerle dolu, nimetlerle dolu. Artık bunu ne kadar alıcıysanız o kadar vericiyiz, diyor. Çok güzel söylüyor. Bunu biz şimdi elektronik aletlerde de görüyoruz. Vericiler de var, alıcıları var. Vericiler ne kadar kuvvetli olursa olsun alıcılar o dirayette, o güçte, o kuvvette, o yetenekte olmayınca hiçbir şey alamaz. Bu misaller uzadıkça uzar. Hacı Hasen Efendi Hazretleri bir söz söyledi. Bunu elbette anlayanlar anlamıştır. Pazarı mı açtım, dedi. Bunu boşuna söylemedi.
Kulaklarımla defalarca duydum. Pazarı mı açtım, almak isteyenler alsın, dedi. Ne vardı onun pazarında? Onun pazarında olan bütün dünyanın varlığını bir araya getirsek, onun pazarında olan ikramın zerresine de ulaşamaz. O marifetullah'tı. O, Rabbimize kurbiyetti. O mevlamızla kurulacak ünsiyetti. Allah'ımız o nimeti onlara bahşetmiş. Diyelim ki bir yavru gelişecek tabii gıda alması gerekir. Neyle alacak? Anasından göğsünden süt emmek suretiyle. Birçok sütler ürettiler. İşte üç aylıkken kullanacağı sütler, altı aylıkken, bir yıllıkken hiç ana sütüne benzemez. Evet, çocuk ölmez, bir zihna yaşar ama o kadar yaşar. Ana sütünü alırsa bir kere annenin yavrusunu bağrına basması onda şefkat duygusunu uyandırır, Merhamet duygusunu uyandırır. Bir evladın sevgisini, merhametini Allah'ımızdan gelen rahmet duygusunu açılır. Daha vücudun bütün gelişimini sağlayan yürüyecek tabii.
Ayağına da güç, tutacak eli, tutmasına da güç, görecek gözüne duyacak kulağına beynine nedir? Hepsine bir şifadır. Rabbi Zülcelal'imizin bizim için muktedabi, uyulacak kimseler ve bunu Furkan Suresi'nde ayet-i celilesiyle bildiriliyor. Yine İsra Suresi'nde bunun muhalifi herkes kendi önderleriyle huzur-u ilahiye varacak, ona göre seçim yapacağız. Onların talimi bir yönde değildir. Biz zannediyoruz ki işte bize uhrevi hayatımızdaki huzurumuzu haber verecekler, bu değil sadece. Çünkü esamrev vela tense nasibeke minaddünya ayet-i celilesiyle dünyadan da nasibini unutma derken dünyevi bütün yaşantımızda şer'i şerife dinimizin emirlerine uygun bir şekilde yaşamayı tavsiye ederken asıl muhabbetullahı unutma, buyuruyor. Verilecek olan ders bu.
Biz onların Cenabı hak gören gözü kulağı, duyan kulağı, kavralayan eli, yürüyen ayağı olurum diye buyurduğu umbarek kimselerin, Rabbimizin nur vermiş olduğu elle yazmış oldukları eserde öyle önemli noktalar var ki bundan habersiz kalmayacağız. Okuyoruz, okuyoruz ama okurken bir Hacasen Efendi gibi okumak lazım. Bu üniversiteler bitirmedi bu zat. Fakülteler bitirmedi. Asistan, doçent olmadı ama profesörler mübarek dizinin dibine oturdu. Yerine göre Diyanet reisleri oturdu. Diyanetin fetva kurulu önünde oturdu. Biz ilmi ta gerilerde bıraktık, huzuruna geldik diyenler oturdu. Neler almadılar, o pazarımı açtım dedi, pazardan kabiliyetlerine göre pek çok alışveriş yaptılar. İşte mübarek sözlerindeki parıltılar, parıltılar. Diyeceğim şu, kendilerinin elinden kitap düşmezdin. Düşmezdim. Biz diyoruz ki şu kış gününü hedefimiz bu olacak. Herkesin durumuna göre değişir.
Diyelim ki Ömer Nasuhi Bilmen Hocamızın İslam ilmi halini biz genelde okuruz ama El-İhtiyar okuyor. Huduriyi okuyor. Nur'ul izah onu okuyor. Bunun yanında El-Hidaye fıkıh kitaplarını okuyor. Saymakla bitmez. Ehl-i sünnet ve cemaat görüşü üzere bunu olsun takip edeceğiz. Günümüzü boş geçirmeyeceğiz. Çünkü vakit bir kılıçtır. Sen onu kullanmazsan o seni keser buyuruyor. Biz mesela bir müsahabe onun üzerinde dursak neler çıkarırız? Şunun gibi ayran olur, ayran olur. At yağ da onun içinden çıkar. Biz onların mübarek sohbetlerindeki bu yağı çıkaracağız. Mesela şu beynimiz, yüce kudreti anlayabilecek yetenekte olacak ki biz beynin yağını çıkarabilelim, aklın yağını çıkarabilelim. Hani mücerret bir akıl olmamalı. O akıl görevini yerine getirmeli. Mesela kulağımız.
Biz duyuyoruz biiznillahi teala bir ağlayan çocuğun sesini de duyuyoruz bir ezan sesini de duyuyoruz konuşulan kelamları da işitiyoruz ama bunun asıl işitmekteki gayenin kulakları var, duymazlar olmaktan kurtulup eşyanın ezkarında duyabilmek ve bu artık uzar gider. Bu eserlerde öyle kıymetli noktalara işaret edilmiş ki Cenabı hakk'ın kullarını imtihan muamelesi ile murat kullarından amellerinin keyfiyeti, zuhurudur. Okuyup geçiyoruz, belki de anlamıyoruz. Bunu nereden anlayacağız biz? Nereden çıkaracağız? Cenabı hakk'ın kullarını imtihan muamelesi ile öyle bir vurgu yapıyor ki her bir kelimesinde diyelim cümlesinde ayet-i celinelere işaret ediyor. Şu dünyaya geliş gayemizin imtihan olduğu bakışımızda dahi, yerine şefkatle bakarken bir diğerine kaşlarımızı çatarak bakmanın vebal olduğunu bize söylüyor.
Birine çok yumuşak konuşurken bir diğerine sert muamelenin yanlışlığını bize gösteriyor. Öyle ifade ediyor ki Cenabı Hak'ın kullarının imtihan muamelesiyle murat kullarından amellerinin keyfiyeti zuhurudur. Yoksa amellerinin esası değildir. İşte şu kadar namaz kıldık, şu kadar oruç tuttuk, şu kadar cihad yaptık, şu kadar infakta bulunduk, bu değil. Cenabı hakk'ın ibadete ihtiyacı yok. Hep bunlar bizim için. Mutlak yerine getireceğiz, vazifemizdir bu. Rabbimiz bildiriyor çünkü yapacağız ama yapmakta gayemiz ne olacak? Çünkü bir amel bazı zamanda ibadet olduğu gibi aynı amel diğer zamanda musibet olur. Mesela bir kimsenin yetim bir çocuğu tevbih etmesi onu izah edecek. Eğer o çocuğu, ta'dip ve terbiye kastı ile olursa ibadettir. Çocuğa ihanet ve eza kastı ile olursa musibet olur, üzerine bombaları indirecek olursa. Şu halde amelin esasının zuhuruna itibar yoktur.
Zuhurun keyfiyeti, vechine ve ameli izhar eden kimsenin niyetine itibar vardır. Burada şu, ibadet ve taatte şimdi ibadeti Kuran-ı Kerim'de ve Hadis-i Şeriflerde bitkilerden misal verilir, meyvelerden misal verilir. Bir fidan diyelim, fidandan gaye meyvesidir. İbadet ve taatimizde Cenabı hakk'ın nazar buyurduğu iki husustur. Birisi niyetimiz yapıyoruz ama ne niyetle yapıyoruz? Çünkü kalbin amellerindendir niyet bir niyetimiz. İkincisi ihlasımızdır. Diyorlar ki Hacı Bayram Veli Hazretleri'ne, Gaddesallahu Sırra Akşemsettin Veli için şüke diyorlar. Ne tiz yüksek makamları elde etti. Biz ta o zamana geçmeyelim. Yakın tarihimizden misal verelim. Esad-i Erbili Hazretleri nasıl oldu da ders aldığı gün hilafete, beş sene sonra da hutb-u Azam Hazretlerinin makamına geçme şerefine naildu.
Nasıl oldu da Sami Efendi Hazretleri çok genç yaşta, çok genç yaşta kendisi Darülkü'nün hukuk fakültesini bitirmişler, ellerinde bavulu Haydarpaşa İstasyonu'nda babasına çekmiş olduğu Müştebe Efendi'ye telgrafla memleketine gidecek. Esad Erbili Hazretleri yedilerden Ali dede ile Rahmetullah Ali haber gönderir. Haydar Paşa İstasyonu'nda şu eşkalde Mahmut Sami adında bir evladımız var, onu getirin. Daha ilk tanışmadır, o kadar insanların içerisinde onu seçkin görür. Çünkü kendisini ispatlamış, bak bu çok önemli bir tabir, kendimizi ispatlamamız lazım. Rabbimiz katında kendimizi ispatlayacağız emri ilahiyi tutarak.
Habibullah'ın katında sünneti Muhammediyye ile, sadat-ı kiramın yanında da edep ve erkanımızla kendimizi ispatlayacağız, ispatlamış kendisini ve geldiği tarihten itibaren çok fazla bir zaman geçmeden çünkü öyle bir kabiliyet var ki çok kısa bir zamanda hem seyri sülukünü hem de İlmi Esasları öğrenir ve icazeti verilir. Nasıl oldu bu? Bu kendisinin ne için yaratıldığını, kendisinden ne istendiğini ve Rabbimizin da lütfuyla, ona son derece rivayeti sebebiyle erişti. Çünkü Mektubat'ta böyle ifade ediliyor. Onun diyor, şetaratını gördüm. Esaade Erbili Hazretleri. Onun diyor, bu yoldaki gayretini gördüm, çabasını gördüm ve bunun yanında bütün Evrad ve Ezkarıyla ne noktalara geldiğini ifade ediyor ve Cenab-ı Hak ashabına, Cenab-ı Hak emaneti ehline vermeyi emrediyor, ehil gördüm, diyor. Ehil gördüm. Allah'ın verdiği nur ile görmüştür ve verir.
Esad-i Erbili Hazretleri hakkında bile bunu dil olarak söylemiyorlar ama gönül olarak nereden böyle bir gence kutsi bir görev veriliyor? Çünkü büyüklerimiz katındaki ifade budur, o kutsi görev. Hacı Hasan Efendi Hazretlerine bu vazife verilirken bu kudsi görev buyruluyor. Siz bazı kimseleri söylüyorsunuz, evet, kıymeti haizdir kendince ama asıl görev ve vazife sizindir diye gelen haberden elhamdülillah bunun şahidi için. Bu kutsi görev verelim, çok kısa bir zamandı. Yalnız Akşemseddin Veli dedik, diğerlerinde de kabiliyetine göre, asıl teslimiyetine göre, bağlılığına göre Cenab-ı Hak lütfetmiştir. Bu Akşemseddin Veli'ye söylediği söz hepsi için geçerlidir. O da şu, bu diyor sakalları yokmuş. Yüzü böyle mübarek yüzleri çöpür çöpür ama hep o yüzlerden nur akan bir kimse, diyor, size bir şey dediğim zaman yorumluyorsunuz. Fakat bu, ne desem kabul ediyor.
İşte bu, İslam da teslimiyettir işte. Geçelim, bir hakikati söyleyelim. Sonra dediler ki, tefhem anla, dediler geçer gider. Demek ki bir fidandan gaye, meyvedir. İbadet ve taatten, gayeden nedir? İhlastır. Niyetimizin düzgünlüğü ve samimi olmaktır. Bu Hadis-i Şeriflerde de geçer, şöyle geçer. Rabbi-i Zülcelal'imizi, Rabbi-i Zülcelal'imizi tanıyarak yapılan taat binlerce, dağlarca taatten üstündür diye geçer. Biz bunu bu maddi alemde görüyoruz. Böyle taşlar var, taş deyince madeni taşlar da var. Mesela maden grubundan kömür de var. Kömürün yanında bakır da var, kurşun da var, gümüşü var, altunu var, yakutu var, zümrütü var, osmiyum diye bir maden grubu var. Bir gramı bir trilyon dolara eşdeğerdi. De bir kere gönülleri öyle nurlanmış ki almış olduğu evrad ve ezkar ile istiğfarını okumuş, kalbini tamamen isyandan yıkılmış. Daha ona varmadan abdest alırken yapmış bunu zaten.
Sonra yüzünü yıkadığında da azalarını böyle emri Muhammedi, başta emri ilahi ile yerine getirerek namazında da mesai taatlerinde de, tevhidinde de, salatü selamında da bilhassa ölüm tefekkürü ve rabıtasıyla çok iyi tutturmuş ama ve bırakmamış. Zaten sıkıntı burada. Müminun Suresi'nde namaz iki defa tekrar edilir, en baştaki ayet cellelerde. Onlar namazlarını kılarlar. Bu Maaric suresinde de geçer. Ayet-i cellenin alt kısımlarında, onlar namazlarında daimdirler, buyurulur. Selam verdikten sonra biter ama onların selam verdikten sonra bitmez. Cenabı Hak ile alakaları daimdir. Bu şekilde devam etmek suretiyle Rabb'ımız da barışına göre gelişim, bulgur aşına yar maaş dedikleri gibi. Biz bunu Hadis-i Kudsi ile ifade edelim. Bir karış gelene bir zira, bir zira gelene bir kulaç, yürüyerek gelene rahmetin koşarak gelir. Allah'ımız bizden dönüş istiyor. Çok Ayet celaller var.
Fefirru ilallah'a o kaçış değil, dönüş demek. Dönüş Allah'adır. Fakr-i Razi Hazin ve Nişaburinin beyanları vechile, Yunus suresinin on ikinci ayeti celilesi insana lazım olan ubudiyet vazifelerinden bazılarını şu şekilde ifade buyurmuştur. Insanın kaza-i ilahiye razı olarak, lisan ve kalbiyle musibete itiraz etmemek. İkinci vazife, musibet zamanında Allah'ın zikri ile meşgul olup, duaya devam etmek. Üçüncü vazife bela üzerinden kalktığı zaman şükretmektir. Rivayet olunduğuna nazaran ehli cennet bir şey arzu ettikleri vakit, sübhanallahümme derler. Arzu ettikleri yiyecek ve içecekler derhal gelir. Yiyip içtikleri vakit de Elhamdülillahi rabbil alemin derler. Arifin hamdi, diğer insanların hamdinden muhakkak ki farklıdır. O bütün aza ve cevarihi ile bütün vücut eliyle, ayağıyla vesair, azasıyla hamdilerler.
Asıl mesele de diliyle söylediği bir şeye kalbiyle ve bütün azasının da iştirak etmesiyledir. Mücerret davanın bir faydası yoktur. Hadis-i şerifte buyurulmuştur ki üç kimseye taadçı bilirim. Bir- Cehennem azabına inanıp onun pek yakın olduğunu bildiği halde gülene, iki- Bir gün muhakkak ayrılacağını bildiği halde nefsi dünya ile mutmain olana. Mahsulün'an, gafil olmadığı halde, mahvulün'an dediği Cenabı Hak, bizim gaflet ettiğimiz, Cenabı Hak gafil olmadığı halde ondan gaflet edip lehviyat ile meşgul olma, boş işlerle uğraşma. Bizim bu kışta olsun yapacağımız ilmihal kitabı bitirirsek çok faydalı olur, ondan sonra takip ederiz, tabii. Bu hususta İmam Ebu Hanife Rahimehullahü teala şöyle buyuruyor hüve marifetün nefs bu aynı zamanda tasavvufun da tarifidir fakat tarif ederken çünkü okuyacağız, öğreneceğiz, talim edeceğiz inşallah.
Ve marifetün nefsim ala ha ve mealeyha insanın faydasına ve zararına olan ne varsa onları talim etmesidir. Zaten fıkıh ile tasavvuf suretani ikisi de bir tarif edilmiştir, bir fıkıh batın diye geçer. Yalnız bizim okuduklarımız, bir bedeni taatlerimiz var, mali taatlerimiz var, bir de hem mali hem bedeni taatlerimiz var. Bedeni olan Allah diyoruz Celle Celalühühu. Bu, bedenidir, dilin bir hareketidir. Mali olan işte sadaka veriyoruz. Şimdi arkadaşlarımız ta Lübnan'a kadar gittiler. Orada ihtiyaç sahiplerinin sıkıntılarını gidermek için mali hac taati bir de kalbi taatler vardır namaz emrolunurken haşyet yanında geçiyor ilim anlatılırken asıl ilim sahiplerinin Cenabı hakk'ın azamet-i ilahiyesine karşı duyduğu saygı anlatılıyor bu yönüyle fıkhı batındır, kenel faki huel abid zaten dini ilimlerde yetenekli olan kimse ibadetkardır.
Ve bir leyleke kenel fakih ve sufi şeyeni şeyen vahiyden ve kene tasavvuf ve el fıkh, ismani aynı olarak hem tasavvufta hem de fıkhi ilimler de isim de müşterektir, ayrı değildir. Ilmin fıkhın gıdası nedir? Ibadet ve taatte daim olmaktır, ibadetten ayrılmamaktır. Vel inkıtau illallahu teala bütün beden olarak da kalp olarak, ruh, sır olarak, bütün her halimize Cenabı Hakk'a dönmektir. Meliyraduan zahrefüdünya dünyanın, dünyanın süsünden püsünden ayrılmaktır, ve ziynetinden geçmektir ve zühtü min lezzetin ve malin ve cehin baş olma, mal sevdası yeme içme arzusu bunlardan geçmektir. Vellezî yen bau imanuh min kalbi hi lam min akli bir kere bütün akli deyip de kalbi yönü unutarak, çünkü imanın menbaı kalptir, bundan gafil olmamaktır. Çok basit. Aklı yaratan kim diyeceğiz. Aklıma uyarsa kabul ederim yoksa Aklı yaratan kim dediğiniz zaman orada durulur. Vahyin ilahi akıldan ünlü gelir.
İlmi ameline ameli, ilmine uygun düşmek suretiyle insan alim olur. Daha innem el fakihuz zahit fitdunye el basirubidinihi bir kere dini emirleri, dini emirleri görür, bilir, okur, yaşar. Aynı zamanda ibadet ve saatte de daim olur. İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri aynı zamanda bir böyle dini meselelerde tabi. Bazen çıkılamayan konular olduğunda Ebu Hamza diye düşük bir veli var, ona gönderilmiş. İşte, Efendi Hazretleri bu konuyu nasıldır, siz ne düşünüyorsunuz diye. Hatta ona diyor ki beni diyor, beni diyor, eğit diyor. Sonra şunu da söylemiş İmam Şafii Hazretleri, deminki dediğimiz gibi İstefettü mines sufiyye, ben sufilerden diyor şunu gördüm, el vaktü seyfun inlem taktahu atak, vakti kullanmazsanız o bir kılıçtır, sizi keser, şavalteke pişşer. Eğer hak ile meşgul olmazsanız şer sizi meşgul eder.
Ve kene Ahmed bin Hanbel, kendisi bir sufidir ve yevmuru ibnehu bülazemet I sufiyye, evlatların da hep bu aşıkların, sadıkların kapılarına gönderir, mürşid-i kamillerin. Devlermiş ki siz eğitemiyor musunuz? Ellevine yayinşunebidinhim. Biz öğrendiklerimizi onlarda yaşıyor olarak görüyoruz, cevabını verirmiş. Burada tarifleri üzerinde durulmuş Abdülkadir Geylani Efendimiz izah buyururken fıkhul kalp, şimdi ibadet ve taatlerin kalp yönü var. Bunu izah buyururken kalbim fıkhu diyor, yukari buke ilelhak azze ve celle Aziz ve celil olan Allah'ımıza yakınlığı temin etmek. Zaten o bize bizden yakın. O yakınlığı hissedebilmek. Ve fıkkul lisen yukari buke ilel halk. Dilin fıkhı ise insanlara yakın olmak. Kalbin fıkhı öyle bir halk ediyor. Sizi Cenabı Hakk'a yakınlıkta müstesna bir hale getirir.
Aynı zamanda ruhen yükselmenizi temin eder, Rabbi Zülcelal'inize, celalimize erişmeye vasıtadır, vesiledir diye buyurmuş. Şeriatü'l Fıkhı dinimizde öğreneceğimiz konular Yemmarifetü'l-la ibade ibadet ve taatlerimizin farzını, vacibini, sünnetini, müstahabını öğrenmektir El faki gerçek ilim ehli kimdir? Gerçek ilim ehli konuşacak, sözü dinlenecek ve sözüne, sözüne kulak verilecek olan kimse kimdir? Huvvel vera, değil helal, haram şöyle dursun, şüpheli işler şöyle dursun, helalde bile dikkatli olan kimsedir. Harama düşeriz korkusuyla helalde bile dikkatli olan kimselerdir, gerçek alimler. Dünyaya gönlünü kaptırmayanlardır. El fakih, gerçekte ilim ehilleri kimdir? Allah'ımızın koymuş olduğu sınırın dışına katiyen çıkmayanlardır. Fakih nedir, gerçek alimler Allah'ımızın dininden anlayanlar Rabbi zülcelal'mizin dışında ne varsa ondan da kurtulandır.
Eşyaya nur-i ilahiye ile bakandır, terk eden deyince ayrılıp giden değil. Evi de var, bar da var, işi gücü insanlar vesaire konular. Gafletindeki perdeleri, perdeleri kaldırandır. Nefsinin oyununa gelmeyen kimselerdir. İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri gerçek ilim ehillerini Ehlullah olarak haber veriyor. Allah'ın seçtiği kimselerdir. Gerçek ilim ehilleri öyle ki kalpleri dünyanın muhabbetinden kurtulan ve ahirete yönelen kimselerdir. Gerçek alimlerde yapmış olduğu tatil bir başkasına duyurma gibi mezmum sıfat bulunmaz. Riya gösteriş olmaz, kin olmaz, kibir olmaz, müminlere düşmanlık olmaz, kendisini bir başkasından üstünü görmek ve hasetlik sıfatı katiyen bulunmaz.
Kaynak: Genel
Din ve Bilim Arasındaki İlişki ve Manevi… | Mihmandar