Bugün sabah mütalaam da cennet konusuydu. Alfabetik sırıya göre tasavvufi terimler işlenen çok güzel bir eser. O cennet konusunda cenneti tarif buyuruyor. Malum cennet ağaçların birbirine girift olması manasına, o ağaçların birbirlerine girmesindeki yaprakların sesindeki ahenk cennet ehline bambaşka neşeye verecek. Bunlar ayrı. Biz cennete girersek çıkılması kolay değil. Yalnız burada cenneti tarif ederken, avamın cenneti yeme ve içme, menkuhat ve menkulat olarak haber verilir. İkinci bir cennetten bahsederken onun da cennetü'l maarif olduğu, ayrıyeten cenneti şu şekilde de sınıflandırmışlar. Birincisi Esma-i ilahiyenin tecellisine mazhar olanların cenneti, ikincisi Sıfatı Subutiye'nin tecellisi içerisinde olanların, bir üçüncüsü de zatı tecelliye erenlerin. Burada Ehlullah'tan bir zatın çok güzel bir ifadesi var. Bize diyor eğer Cemali ilahi olmasa cennetin tadı bile olmaz.
Yalnız burada bir cennette Allah'ın cemalini göreceğiz tabiri uygun değildir. İtikadımızda bu yanlış. Neden denirse Cenabı hak için bir mekan tahsisi olamaz. Cennetten Allah'ın cemali, buna Cennetul müşahade derler. Halıkımız Celle Celalühü kullarına öyle bir ikramda bulunuyor ki, bu ikramını cennetül müşahadede yapıyor. Mesela cennet ehlinin koltukları oluyor. Yalnız koltuklara otururken bir teşrifatçı gelip de işte sizin koltuğunuzun numarası şudur, gelin şuraya oturun şeklinde değil. Öyle bir oturuş ki o ilahi bir radar, ilahi bir ses, ilahi bir çekiçle herkes kendi koltuğuna ister istemez oturuyor. Bunun için işte senin yerin şuradır, burasıdır diye bir şey yok. O zaman Cenabı hak Davud Aleyhisselam'a ya Davud, Zebur'u oku buyuruyor. Malumunuz, Davut Aleyhisselam Zebur'u okurken dağlar yürümeye başlıyor. Hatta yakınlarından birisi Hazreti Davut'un eteğine sarılıyor.
Ya Davud, daha da ileri gitme, hiç kimse kalmayacak, hepsi ahirete göçecek diyor. Ya Davud Zebur'u oku. Cennet ehlindeki neşeyi burada tahrik mümkün değildir. Sonra Muhammed'im Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Sure-i Muhammed'i oku. O zamanki neş'e tarif edilemez. Sonunda da Cenabı hak ashable Errahmanu allemel Kuran, halakal insana allemahul beyan, cennet ehli o zaman ayağa kalkıyor, Ayağa kalkıyor ve dönmeye başlıyor. Bunu fasılasız olarak gören de olacak. Bunu okuduğumda mescide geldim, çok dertiydim. Hemen misafirlerimiz de bugün bir hayli varlardı. Yakın bulduğum kimselere bunu anlattım. Dedim ki çok dertliyim, çok dertliyim. Biz bunu dünyada elde etmezsek yarın ukrada elde edemeyiz. Mesela siz burada bir kısım Allah'ın sevgililerinin cemali ilahi gördüğü, itikadi bir hususta cemali ilahi gören ruhtur.
Çünkü Musa Aleyhisselam görmeyi arzu edince, kelamı ilahiyi dinlediğinde bambaşka bir aşka nail oldu. Bambaşka bir aşka nail oldu. O kelam-ı ilahiyi dinleyince Rabbimize, Rabbimize olan muhabbetiyle halıkımızı görmeyi murat etti, görmeyi murat etti. Malumunuz bildiğimiz üzere Mevla-yı Zülcelal'imiz buyuruyor. Mevla-yı Zülcelal'imiz buyuruyor. Musa Aleyhisselam belirlediğimiz yere tuğr'a gelip Rabbi de ona konuşunca Rabbim bana kendini göster, sana bakayım dedi. O zaman Cenabı hak O zaman Rabbi Zülcelal'imiz beni dünyada katiyen göremezsin fakat şu da bak, eğer o yerinde durursa beni dünyada göremezsin demek bir güneş var, bir de güneşin şevkı var. Allah'ın tecellilerine ererler. Burası Allahu alem bi Muradihi demek mecburiyetindeyiz. Yani göremezsin derken bu cismin ruhlaşmasıdır. Onun görülmesi ruhun görmesidir. Bunun izahı oldukça uzun. Burada çok dikkat ve hassas olmamız gerekir.
Rabbi dağa tecelli edince Celle Celalühu, onu darmadağın ediverdi. İnsanın beşeri, sıfatı darmadağın oluyor. Yoksa ruhu eğer cismi ruhlaşmışsa bunun mütalaası bir ayrı şekilde ifade edilir. Musa'da Aleyhisselam baygın düştü ayılınca seni eksikliklerden uzak tutarım Allah'ım, sana tövbe ettim, ben inananların iyikiyim demiştir. Burada İmam-ı Azam Rahmetullah Ali Hazretleri'nin bir ifadesi var. Yakim kelimesi geçmişti de, İmam-ı Azam Rahmetullah Ali ben müminim buyuruyor. İmam Şafii Rahmetullah Ali Hazretleri de ben Müslüman'ım, Ben müminim diyen İmam-ı Azam, Rahmetullah Ali Hazretleri biliyorsunuz Cenabı hakk'ın cemalini mükerreren görmüştür. Öyle doksan dokuz diye ifade etmek nasıl olur bilmiyorum. Allah'ın cemalini müşahede edenler vardır ve bu mevcuttur, ruhun görmesidir. Zaten onlarda beşeriyet diye bir şey yok.
Mesela İbrahim Aleyhisselam Mescid-i Aksa'da bir hasır parçasına sarılıp da hatta onun kayyum, o mescidin görevlilerine müsaade edin, ben burada kalayım diye birkaç kavil var. Kaldığında kapılar ve pencereler örtülü olmasına rağmen içeriye kırkların piri girer. Arkasında kırk kişi pir, sırtını mihraba verir, kırk kişi etrafını alır. Kardeşlerimizden istirhamın pazartesi ve cuma gecelerine çok dikkat edin. Bazı günler olabilir ama bilhassa pazartesi ve cuma geceleri önemlidir. Önemi divan heyetini bileceklerdir Allah'ın izniyle. Onlardan da bize bir neş'e, bir tat, bir lezzet, bir huzur hasıl olsun diye diyorum. Bizim mürşid-i kamilimiz Develi'nin yakın bir mahalli Tombakta Ahmet Efendi denen bir kimse vardı. Bunu ümmi derlerdi ama ümmi olmak da ayrı bir nimettir, o ayrı. Ümmi olmak bir ayrı bir konudur. Ona girdiğimiz zaman mevzu hiç bitmez. Bu zatın talim de gördüğü ifade edilir.
Şuna şahit oldum, bu kimse ne zaman mürşidimizin huzuruna geçse Efendimiz Hazretleri Allah'ımızın cemalini anlatırdı. Ömer Nasuhi Bilmen Hocamızın Nesai Kuraniye diye bir eseri var. Bu Osmanlı Hoca olanı söylüyorum. Burada cennet nimetlerini anlatırken bir de cennetin manevi nimetlerinden bahsedilir. Bir defa da onu anlattı. Yalnız onu biz bir mescide vardık, bir camiye vardık. Diyelim büyük camiler, cami kebirler, ulu cami denir, ne denir? Vardık, oradaki bir vaizin anlattığı gibi anlatmıyor. Çünkü biz onlardan da dinledik fakat üstadımızda dinlediğimde bizde beliren duygu ve düşünce şu. Bizzat görüyor, bizzat bakıyor ve öyle anlatıyor. Sami Efendi Hazretleri, Sami Efendi Hazretleri, Katdesallahu Sırra torunlarının düğününde, düğününde Belkıs Validemiz anlattı. Konuştular, bahçede konuşuyorlar. O konuşma esnasında öyle bir yere geldi ki bir kul huzur-u ilahiye geliyor.
Bir amele ihtiyacı var. Cenabı hak o ameli bulmasını ifade buyuruyor. Annesine, babasına, kardeşlerine geliyor. Onlar her birileri diyorlar ki herkesin kendisine yeter bir derdi var. Hatta Aişe-i Sıddıka validemiz radiyallahu anh'a soruyor, ya Resulallah, herkes huzur-u ilahide uğrayan bir şekilde bulacak, çekinmezler mi? Ya Aişe öyle bir derdin içerisinde olacaklar ki birbirlerine bakamayacaklar. O dert onlara yetecek. Anne ve baba ve yakınları bizim de kendimize yeter, derdimiz var diyor. Mahcup bir şekilde huzur-u ilahiye gelince Halık'ımız burada Sami Efendi Hazretleri'nin sesi değişti. Senin Allah için bir dostun da mı yok deyince sadık bir dostunu hatırlıyor dedi ama o anda Hacı Hasan efendimiz hemen yanındaydı. Onun yanında Bandırmalı Ali Efendi vardı. Onun yanında diğer çok sevgili insanlar, hatta İstanbul'da ulemadan kimseler bile mevcuttu. Cemaat nasıl oldu?
O anda ayağa kalktı, o anda ayağa kalktı. Mürşid-i Kamilimizi gördüm, bahçenin duvarısına dayandı, önde bir feryat ediyor Allah diye. Daha öğrencim içim dışıma çıkıyor, ağlayacağım diye. O zevke daha doyamıyorum. Allah'ım diyorum bunu lütfet, ihsan et ziyadesiyle ikram et diyorum. Burada anlattıktan sonrasının diyeceğim şu, dedi ki oğlum nasıl gördüm Sami Efendi Hazretlerini? Tabii edeben insan şöyle gördüm, böyle gördüm der mi? Diyemem. Yalnız şunu hissettim, ahireti anlattığı zaman sanki ahiret gözünün önüne gel. Cenneti anlatsa cennet gözünün önüne geliyor. Sonra kendileri ifade buyurdular. Oğlum bir kürsinin üzerinde, fahri Kainat'ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem hil'atı üzerinde. Letaiflerindeki nurlar, nurlar etrafı bütün sarıyor diye anlattı. Orada şunu da dediler. Efendimiz Hazretleri bir şeyi anlatırken o hadiseyi de yaşatır.
Sanki Mürşid-i Kamil'imiz o Ahmed Efendi'ye anlatırken, anlatırken cenneti bizzat görüyormuş gibi, yani hayran kalmamak mümkün değil. Mesela cennetteki perdenin açılışını, yetmiş iki bin perde var. O perdenin açılışını anlatırken cır diye açılıyor diyor ama kendisinde zaten Allah'ımızın cemalini çok görenlerden biridir. Böyle açılıyor dedim. Birinde öyle sohbetti, ikinci defa geldi yine, üçüncü defa yine geldi. Demek ki insanlara akilları ölçüşünce konuşun buyuruyor ya, onların hallerine göre, durumlarına göre anlattılar. Bu hali unutmak mümkün değil. Allah'ımızın cemalini anlatırken bambaşka bir neşesi vardı. Hatta Vech-i Saadetleri de o zaman değişiyordu böyle bir nur, nur üstüne nur oluyordu. İmam-ı Azam, Rahmetullahi Ali Hazretleri öyle buyuruyor. Hatta bir defasında İmam-ı Azam, Rahmetullahi Ali Hazretleri diyor ki Ya Rab, ben sana doyamıyorum.
O zaman Halıkımız ya imam, Kuran-ı Azimüşşan ile amel et buyuruyor. İmam-ı Ali Radıyallahu Anh Efendimize diyorlar ki Cenabı Hak'a göster. Siz olmadığı yeri bana göster. Velhamdülillahi Rabbil Alemin El Fatiha.