Sayfa yükleniyor…
Müslümanların Kardeşliğini Zedeleyen Dil Yarası
Misafir Yazar
Kısa cevap
Müslümanların Kardeşliğini Zedeleyen Dil Yarası Prof. Dr. Kadir Özköse Ashâb-ı kirâmdan biri Peygamber Efendimiz’e (sav), “Ey Allâh’ın Resûlü! Benim hakkımda en çok neden korkup endişe ediyorsun?” diye sorar. Peygamber Efendimiz mübarek dilini tutarak, “İşt...
- Yazar
- Misafir Yazar
- Kaynak
- Yeni Dünya
- Okuma süresi
- 8 dakika
Müslümanların Kardeşliğini Zedeleyen Dil Yarası
Prof. Dr. Kadir Özköse
Ashâb-ı kirâmdan biri Peygamber Efendimiz’e (sav), “Ey Allâh’ın Resûlü! Benim hakkımda en çok neden korkup endişe ediyorsun?” diye sorar. Peygamber Efendimiz mübarek dilini tutarak, “İşte bundan” diye buyur.[1]
Bu hadis-i şerif bizlere dilimize hâkimiyetin İslâm kardeşliğini temin eden yegâne faktör olduğuna işaret etmektedir. Dilimize hâkimiyet özellikle de fitne zamanlarında riayet edilmesi gereken temel hususiyettir. Allah (cc) fitnenin adam öldürmekten daha büyük bir suç olduğunu beyan kılmaktadır.[2] Âyet-i kerîmenin ifâde boyutuna telmih sadedinde Peygamber Efendimiz (sav), dilin kılıç darbesinden daha tehlikeli olduğu hatırlatmasında bulunur.[3] Fitneler, kavgalar ve çatışmalar belki sona erebilir ancak kimi zaman öldürücü silaha dönüşen, hançerden daha keskin olan ve âdeta insanın ciğerine işleyen dil yaraları her zaman tazeliğini korur ve her zaman yürekleri kanatır. Fitne zamanında kafalar karışık, işler çapraşık ve yürekler paramparçadır. Böylesi zamanlarda herkes kendine hâkim olmalı ve özellikle diline sahip olmalıdır. İki Müslüman birbirine gönül koyduğu zaman, ezelî ve ebedî düşmanımız olan şeytan, “Burada bize ekmek var” diye ellerini ovuşturup sevinir. İki Müslüman birbirini kırıp gücendirdiği zaman, şeytan zil takıp oynar. Müslümanlar, uluorta birbirinin aleyhinde konuştukları zaman İblis, o günü bayram ilân eder ve bu fitneyi başaran şeytanlara madalya takar. Buna göre, diline sahip olan Müslüman şeytana pirim vermemiş, başını belâdan korumuş ve kalbini günahtan himaye etmiş olur.[4] Diline sahip olanın hem dünyada hem âhirette selâmete ereceğini beyan sadedinde Peygamber Efendimiz (sav), “Susan kurtulur”[5] çağrısında bulunmaktadır. Ebedî kurtuluşun yolunu öğrenmek isteyen bir sahabeye ise Peygamber Efendimiz, “Aleyhine olacak sözlerden dilini korumasını” tavsiye etmiş ve diline hâkim olmazsa istikbâlini mahvedeceğini haber vermiştir.[6]
Ashâb-ı kirâm söz ve davranışlarıyla birbirini incitmekten, birbirinin gönlünü kırmaktan ve birbirinin kul hakkına tecavüz etmekten çok sakınırlardı. Küçükler büyükleri sayar ve büyükler küçükleri himâye ederdi. Onlar hesaplarını dünyaya göre değil, âhirete göre yaparlardı.[7] İşte bu gerçeğin en güzel örneklerinden birisi sahabeden Rabîa İbni Kâ’b el-Eslemî (ö. 63/683)’nin incitmekten ve kem sözden sakınma hususundaki hassasiyetidir. Şöyle ki: Bir gün Peygamber Efendimiz ona;
- Artık evlensene, Rabîa, buyurdu.
Fakat o, evlenecek ve bir evi geçindirecek maddî imkânı bulunmadığını, daha da önemlisi, kendini Peygamber Efendimizden ayıracak hiçbir şeyi arzu etmediğini söyledi.
Bir müddet sonra Peygamber Efendimiz Rabîa'ya yine evlilik konusunu tekrar açtı. O da aynı cevabı verdi. Ardından da kendi kendine düşünmeye başladı: “Peygamber Efendimizin teklifini reddetmekle acaba doğru mu yaptım? Benim için hayırlı olanı o daha iyi bilir. Şayet yine bu konuyu açarsa, emrini yapmaya hazır olduğumu söyleyeyim”, dedi ve öyle yaptı.
Peygamber Efendimiz de onu, halkı Medine'ye seyrek gelen bir kabileye göndererek, "Rabîa'yı falan kadınla evlendirin" diye haber saldı. Kabile halkı Rabîa'yı çok iyi karşıladılar; “Hz. Peygamber’in (sav) emri başımız üstüne." dediler.
Döndükten sonra olup biteni Peygamber Efendimiz’e anlatan Rabîa'nın bir sıkıntısı olduğunu anlayan Hz. Peygamber ona;
- Hayrola, bir derdin mi var? diye sorunca, Rabîa üzüntüsünün sebebini açıkladı:
- Yâ Resûlallah! Galiba bu iş olacak ama benim düğün yemeği verecek param yok, dedi. Resûlullah'ın emri üzerine Rabîa'ya bir koç alması için para toplandı. Peygamber Efendimiz de, ailesinin ertesi günkü rızkı olan bir miktar arpayı getirtti. Artık Rabîa rahatlamıştı. Onun düğün yemeğine Resûl-i Ekrem ve Hz. Ebû Bekir de katıldı. Efendimiz Rabîa'ya düğün hediyesi olarak bir tarla, Hz. Ebû Bekir de hurma bahçesinden bir kısmını verdi.
Aradan günler geçti. Bir gün Hz. Ebû Bekir'le Rabîa arasında hurmalık yüzünden küçük bir ihtilâf çıktı. Bu sırada Hz. Ebû Bekir, her nasılsa ona hoş olmayan bir söz söyledi; ardından da söylediğine söyleyeceğine pişman oldu. Rabîa'ya, "Ne olur, sen de aynı sözü bana söyle, böylece aramızda kısas yapmış olalım" diye rica etti. Fakat Rabîa buna yanaşmadı. Üzerinde bir kul hakkı bulunmasından son derece rahatsız olan Hz. Ebû Bekir hurmalığın tamamını Rabîa'ya bıraktıktan sonra "Haydi o sözü bana iade et" diye ısrar etti. Rabîa, Hz. Ebû Bekir gibi birine öyle bir şeyi nasıl söylerdi! "Hayır, bunu yapamam, dedi. Doğrusu Hz. Ebû Bekir çok zor durumda kalmıştı. "Öyleyse gel Resûlullah'a gidip meseleyi arzedelim; belki o kısas yapmamıza izin verir." dedi.
Kendi kabilesinden bazılarının Rabîa'yı haklı, Hz. Ebû Bekir'i haksız bulmaları bu fakir, ama gönlü zengin insanı çok üzdü. "Siz Ebû Bekir'in kim olduğunu bilmiyor musunuz? Onu gücendirmek Resûlullah'ı gücendirmektir; Resûlullah'ı gücendirmek ise Allâh’ı gücendirmektir. İşte o zaman Rabîa mahvolur!" diyerek onları susturdu. Rabîa, işte bu düşünceyle Hz. Ebû Bekir'e kötü bir söz söylemek istemiyordu.
Resûl-i Ekrem'in huzuruna vardıklarında Hz. Ebû Bekir olup bitenleri anlattı. Allâh’ın Resûlü bir de Rabîa'yı dinledikten sonra ona, o sözü Ebû Bekir'e iade etmemekle iyi yaptığını, onun yerine "Allah seni bağışlasın Ebû Bekir" demesini tavsiye etti. Rabîa öyle deyince, Hz. Ebû Bekir çok duygulandı, ağlayarak evinin yolunu tuttu.[8]

