Sayfa yükleniyor…
Sayfa metni
Hakk’ı Görme ve Bilme Hakkında Hakîkî îmânı arzulayanlar (tâlib), sûfîlerin yo lunda (tarîk) çalışıp, Cenâb-ı Hakk’ı zikredilen va sıflar ile bilmelidirler. Zîrâ O ne hâriçten bilgi (zahir ilim), ne bir algı (fehm) ve ne de gerçekte var olma yan ancak var gibi tasarlanan bir düşünce ve zanla (vehm) bilinebilir. Ayrıca duyularla bilinmediği gibi, ne baş gözüyle ve ne de gönül gözüyle görülebilir. Kısacası, O, başka bir sûrede idrâk olunmaz. Onu yalnız O görür. O’nu yalnız O idrâk eder. O’nu O’ndan başkası asla bilemez. Kendisiyle kendisini görür ve kendisiyle kendisini bilir (mârifet). O’nu, O’ndan başka hiçbir kimse göremez. Vahdâniyyeti, kendisine perdedir (hicâb).16 O’nu O’ndan başka hiçbir şey perdeleyemez. O’nun perdesi, kendi varlığıdır. Kendi varlığını vahdâniyyetiyle keyfiyyeti bilinmeyen bir tarzda örter. Yâni “Beni aslâ göremez- sin!”17 âyet-i kerîmesinde belirtildiği üzere Cenâb-ı 16 Sûfîler bir hadîsten yola çıkarak Allah ile kulu arasında engel teşkil eden nûrânî ve zulmânî birtakım perdelerin varlığından söz ederler. Kalbe yerleşen ve hakikatlerin kalbde tecellî etme sine mânî olan bu perdelerden kurtulmak seyr ü sülûkün nihâî amaçlarından biridir. Terimin ontolojik karşılığı -bu risâlede de sürekli vurgulanan- mâsivâdır, yâni Allah’ın dışındaki (gayr) her şey bir perdedir. Bkz. Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s. 168. 17 Âyetin tamâmı şöyledir: “Mûsâ tâyin edilen yer ve zamanda (mîkât) geldiği vakit Rabb’i kendisiyle konuşunca, ‘Rabbim 30

