Sayfa yükleniyor…
Sayfa metni
seniyyesine ittibâ etmek süreliyle evliyâullahın da bu mükâşefelerin sırrına nâil olacaklarını ifâde eden birtakım kaside ve beyitler söylemişlerdir. Hak Teâlâ’yı -nebi ve resûl bilemediği gibi- kâ mil bir velî ya da İlâhî yakınlığa erişmiş (mukarreb) bir melek de bilemez. Cenâb-ı Hak şöyle buyur muştur: “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.”20 Âyet-i kerîmedeki “bana ibâdet etsinler” (li-ya’budûn) ifâdesi “Beni ibâdet yoluyla bilsinler” (li-ya’rifûn) şeklinde yorumlan mıştır. Mârifet, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarıyla bilin mesi anlamına gelir. İlmî ve iyânî olmak üzere ikiye ayrılan mârifetin mûteber olanı ise mükâşefe ehli nin mârifetidir. Şöyle ki bu kimseler paraları ol masa bile, Hak Teâlâ’nın rezzâk olduğunu bildik leri için aç kalırız diye bir düşünceye de kapılmaz lar. Aynı şekilde Cenâb-ı Hakk’ın iki cihânda velînîmet olduğunu, velinimete ise aklen, örfen ve yılında Kâhire’de dünyaya geldi. Eğitimine zâhid bir kişiliğe sâhip olan babası Ali b. Mürşid’in nezâretinde başlayan îbnü’l- Fârız, daha sonra klasik İslâmî ilimleri tedris etti. Genç yaşla rından îtibâren tasavvufa ilgi duymaya başladı. Şeyh Bakkal diye bilinen melâmet ehli bir sûfînin işâretiyle Mekke’ye gitmiş ve orada uzun bir riyâzet dönemi geçirmiştir. Mekke’de 628/1231 yılında Avârifu’l-Maârif müellifi Sühreverdî ile gö rüşmüştür. Kâhire’ye dönüşünden sonra Ezher Câmii’nde vaaz ve sohbetlerde bulunan Îbnü’l-Fârız 632/1235 yılında vefât et miştir. İbnü’l-Fârız’ın tasavvuftaki şöhreti kaleme aldığı Dzvûn’ından ileri gelmektedir. Tasavvuf edebiyâtının şâheseri olarak nitelendirilebilecek şiirleri pek çok şerhe konu olmuş tur. Süleyman Uludağ, “Îbnü’l-Fârız”, DİA, XXI, s. 40-42. 20 Zâriyât, 51/56. 32

