Sayfa yükleniyor…
Sayfa metni
138 / Musahabe 1 Ashabdan gayrı açlık çekenlerin hâlis sünnet ve âdabı îfâya âciz kalmağa daha yakındır. Belki ferâiz va zifelerini de edâda tekellüf vâkî olurdu. Hazret-i Sıddîk -radıyallahu anh- savm-ı visal ile ol Server-i Enâm -sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem-’i taklîd eylemesiyle za’f-ı kuvvette yere düşer oldukta buyuru lur ki: “Sizden benim gibi kim vardır ki, ben Perverdigârım indinde mâ’nen beytûtet ederim. Yedirilir, içirilirim...” işte kudretsiz olanın taklîd eylemesi müstahsen ol madı. Kesret-i cû' elbette safâ-bahştır. Bir cemâata safâ- yı kalb verir. Ve diğerine de safâ-yı nefs verir. Safâ-yı kalb, hidayet-efzâ ve nûr-bahşâdır. Fakat safâ-yı nefs ise dalâlet-nümâ ve zulmet-ezâdır. Bil-cümle Yunan felâsifesi ve brahma ve cukye-i Hind’in riyâzetleri safâ-yı nefs bahş edip dalâlet ve ha- sârete dûçâr olmuşlardır. İttibâ-yı Sünnet-i Mustafaviyye olmaksızın ma'rifeti ilâhiyyeye nail olmak müyesser ve mutasavver değildir. Eflâtun-i mecnûn, riyâzât ve mücâhedâtından nâşî kendi nefsinde bulduğu safâ sebebiyle kendisini bi'set-i enbiyâdan müstağni bilip dedi ki; “Biz, hidâyete ermiş bir kavmiz ki Allah’ın nebilerin den bir nebiye ihtiyacımız yoktur.” Hâşa!.. Ol Hakîm-i Mutlak Celle Şânühû enbiyânın bi’setini

