Sayfa yükleniyor…
Sayfa metni
Kur'an ve Muttakîler / 63 şüpheden ârî değildir. Halbuki feyz-i İlâhî eseri olarak kalbe gelen ilim ise hem en sahîh, hem en fâideli ve kesindir. Şeyh Zeynü’d-Dîn el-Hafî -rahimehullah- der ki: Hakikate vâsıl olmak için bu tarîka girip de Allah’ın, kitâ- bından ve Rasûlü’nün hadîslerinden az çok bir mânâ çıkarabilecek kadar ilim tahsil etdikden sonra, ledünnî ilimleri öğrenmek için kalbini mâsivâdan tecrîd etmeden ve zikrullah ile, murakabelerle meşgul olmadan mak suduna vâsıl olabileceğini zannedene teaccüb olunur. Bu kimse ilim tedris ve tasnifine bin sene hasr-ı nazar etse hakikatin kokusundan bir zerre duyamaz, eserle rini müşâhede edemez, envârından bir lem’a göremez, amelsiz ilim akimdir, yani semeresi yokdur, ilimsiz amel de sakîmdir, yani hastalıklıdır, öğrenileceği en güzel şe kilde öğrenib o şekilde amel etmek sırât-ı müstakimdir. İşte münâfıkların ehl-i îmana sefîh demeleri, ehl-i îmanın o zamana nisbetle ekserisinin fakîr olmaların dan neş’et etmişdir. Çünkü onlar bütün şerefi dünyaya hasredip dünyâ şerefi de servete muhtaç olduğundan fakîr olanları şerefden, mahrûm kabul ederek sefîh ad dederlerdi. Cenâb-ı Hak sefâhetin ancak münâfıklara münhasır olduğunu beyân buyurmuşdur. Zirâ münâfıklar âhlreti dünyâya değişip Allah’ın Rasûlü’ne adâvet etdikleri gibi usûl-i itikadiyyede delîliterk ederek taklide istinad etdi-ler. Bundan ziyâde sefâhet olamayacağından Cenâb-ı Hak sefâheti onlara hasr ile ehl-i îmanı sefâhetden teb-rie buyurmuşdur.

