Sayfa metni
48 organlarımın dışarı çıkacak gibi olduğunu hiç unutmam. Ne kadar temizlensek de, nefsimize aldanarak çok kirlen- dik. Evliyâullâh, memâtından sonra kınından sıyrılan kılıç gibi olur. Yatıralım nefsi önüne, kesilsin nefsânî hevâ ve arzularımız Biiznillâhi Teâlâ. Daha ilk tanıyanların, ellerini şakaklarına koyup derin bir düşünceye daldıklarını görürdüm. Sanki, “bu güneşten ışık, bu nilden su neden içmedik?” deyip hayıflanırlardı. Evlerine çevrelerine anlatıp dururlardı bu Veliyy-i Kâmil’i. “Neden geldin buraya?” dediklerinde, “burada bir şelâle, burada bir eşsiz manzara varmış” dedikleri gibi. “Anlattıkları hep bizim konuştuklarımız ama bunda bir lezzet var” derken “azbün fürât”ı, hayat veren tatlı suyu ifâde ederlerdi. Cemâlinin güzelliğinde Nûr-i Muhammedî’yi haber verirlerdi. Kendileri doyumsuz söz ve bitimsiz kelâmın sırrını şöyle beyân eder- lerdi: “Biz fişimizi Resûlüllâh (sav)’in prizine takıyoruz.” Şahs-ı fakîrânemde hissettiklerim şunlardı: Enerji de- polayan merkezlerden elde edilen elektrikle sayılamayacak faydalar hâsıl olur. Arşullâh, Beytullâh, Kenzullâh, Allah Teâlâ’nın hazînesi olan gönüllerinden istifâde eden pek çok kimseler vardı. Bir hademe, kamuda görevli hizmetli, işçi, çiftçi “tahareti, abdest ve ğuslü, dînî meseleleri ondan öğ- rendik” der. Âmir, memur, mesleğine göre iş yapan herkes “şahsî, âilevî ve cemiyete karşı takınılacak tavrı bize o öğretti” der. İbrâhîm b. Edhem’in selâmını almayan bir işçinin sözü bize kâide ve esas oldu der. İşçi: “Selâmınızı alacak kadar bir süre işten kalmam, hukûku ihlâl olur” der. İdârî noktalarda bulunan kimseler şu örneği hiç unutmazlar: ‘Hz. Ömer (ra) kabirde, ganîmet mallarına âid yedi yerinden bağlı bir deve yularının hesâbında zorlanır.’ Ara ara topladığı ulemânın, mütâlaa ile kitaplarının tozlarını silkelemelerini söylerdi. Yediden yetmişe herkes bu ilim ve irfan barajından kafasını, gönlünü ve etrâfını aydınlatırdı.

