Sayfa metni
43 huzûr iner. Çorba da baklava da yenmez hâle gelir İlâhî lütuftan. Üstâdımız “kaldırın sofrayı” buyurur. Huzurlu bir meclisti. Kur’ân okumasını işâret ettiği kim- seler “eûzü” diyor, gözyaşından hıçkırıklara boğulmaktan ileri gitmiyordu. Sâmî Efendi (ks) Adana’daki hânelerinde, “taâmı huzurla yiyelim” deyince, gönüller zikre geçer. O anda Rabbimizden kalbe inen tadı târif edemiyor âşıklar. Bu maddî nîmetlerde gelen kısmet. Sâmî Efendi’nin kıldırdığı bir akşam namazın- daki tekbirlerin kırâetin, rükû’ secde ve tahiyyâtın zevkini anlatırken Üstâdımız “Ömrüme kâfî” diyordu. Beyne tefekkür olarak, kalbe ma’rifet olarak, azalara, yaratılış amacına uygun davranış olarak yaşanan güzel- likler bize Cennet’in İlâhî nîmetlerini hatırlatıyor. Yûnus Emre giriyor devreye ve diyor ki: “Cennet Cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç hûrî İsteyene ver sen anı, bana Seni gerek Seni” Âşıklar serdârından biri olan Râbiatül Adeviye (rh.aley- ha) “Canlarının çektiği kuş etleri” âyetinde cezbeye gelir. Bir anda feryatla şunu söyler: “Yâ Rabb! Beni kuş etleriyle oyalama.” İbrâhîm b. Edhem (ks) “İnsanlar bu dünyâdan hiç bir şey yemeden çıkıp gidiyorlar” derken, “ma’rifetüllâhı” kas- dediyordu. Nîmetleri tadarken mün’im-i İlâhî’yi, nîmet ve- reni hatırlıyorlardı. “Nîmet olarak size ulaşan ne varsa, Allah’tandır.”10 “Allâh’ın nîmetini saymaya kalksanız başa çıkamazsınız. Allah gerçekten bağışlayıcıdır, mer- hametlidir.”11 10 Nahl, 16/53. 11 Nahl, 16/18.

