Sayfa metni
Hatıralarla Sami Efendi (k.s.) dili, herkes anlayamaz." Dedi ki, "Olsun. Bir de ben kuş diline çalışayım." Bunun üzerine peki, dedim ve "Zübdet’ül-Hakâik" İsimli kitabı verdim. Bir hafta sonra geldi, baktım ağlıyordu. Dedi ki, "Mahmud Efendi! Verdiğiniz kitabı okudum. Kuş dilinizi anladım, kurtuluş için mutlaka kâmil bir mürşide ihtiyaç varmış. Allah aşkına, siz böyle bir mürşid-i kâmil biliyor musunuz?" "Hayır, bilmiyorum Sami Efendi kardeşim." dedim. Şöyle devam etti: "Eğer sen bulur da bana demezsen huzur- ı İlâhîde elim yakanda olsun; ben bulur da sana demezsem, senin elin de benim yakamda olsun." BÖylece ayrıldık. *** Üstadımız’la ilgili bundan sonra ki hatıralan babam mer hum Mustafa Hulusi Efendi Hazretleri (k.s.)’nden dinlemiştim, Sami Efendimiz Hazretleri (k.s.), Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra yine İstanbul’da yedek subay olarak askerlik lerini tamamlarlar. Akabinde iki sene Gümüşhanevî Dergâhı’nda kalırlar. Erbain çıkarırlar. Günde yirmi bir üzüm tanesi yiyerek kırk gün çile çıkarırlar. Bir gün köprünün başında dururken koltuğundan İki kişi tut muş olduğu halde trenden yaşlı bir zat iner. Tam Üstadımız’ın yanına gelince o zât dönüp: "es-Selâmü Aleyküm, Sami evladımız." der. Meğerse o nurânî zât, Kelâmî Dergahı postnişîni Es’ad Erbilî Hazretleri (k.s.) imiş. O ân vâki olan teveccühle Sâmi Efendimiz (k.s.)’in iç dünyasında manevî bir hal olur. Hemen peşleri sıra takibe başlar. Es’ad Efendi (k.s.) yanında kilere, "Bakın geliyor mu?" diye sorar. Böylece peşlerinden aynı trene binerek giden Üstadımız, Kelâmî Dergahı’nda onlarla beraber inerler. Es’ad-ı Erbilî (k.s.), onu halvethânesine alır, huzuruna oturtur, teveccüh ederler. Sonraları Sami Efendimiz (k.s.), teveccühün vâki olduğu o 41

