Biz bir mescidin veya bir caminin yanından geçsek, deseler ki bu kurşununu camiyi kim yaptı, ne kadar da güzel bir mescit, ne kadar güzel bir cami, hayranlığımızı ifade ederiz. Böyle bir kubbe, böyle bir revatlar vesaireler kapısı, penceresi, yapısıyla, her şeyiyle, bu minarenin kubbeyle olan uygunluğu ile her şeyiyle müstesna görününce deriz ki acaba kim yaptı bu camiyi? Derler ki Mimar Sinan yaptı. Mesela meyve sunulur. Deriz ki çok tatlı. Biz böyle de bir meyve görünmedik. Neredeyse emsali yok. Bu nerede? İşte Ahmet Efendi diye birisi var. İyi bir ziraatçı. Çok güzel bahçeler üzerinde çalışması var. Toprağın kalitesinde de dikeceğin de onun yetişmesi. Şimdi ne gerekiyorsa bunları hep bilen bir insan. Ha, öyle midir? Hakikaten mahir bir kimsenin elinden çıkmış ve o ağaçların da meyvesi çok tatlı diyoruz.
Sonra, nere olursa olsun hayranlık ifade ettiğimiz ne varsa onun biz nesini arıyoruz, onu meydana getiren, onun güzelliğini onu meydana getiren, onun güzelliğini temin eden kişiye hayran kalıyoruz. Ali Haydar Efendi diye mübarek bir zat, Üstad-ı Alimiz ve yanında birkaç kişi ziyaretine giderler. Varırlar, mübarek zatın kulakları hiç duymaz ama gözü yüz on altı yaşında olmasına rağmen gözlüksüz okuyabilecek kudretle bir iz Teala. Duymadığı için hep yazı ile konuşuruz. İşte bu gelenler kimdir? Efendim işte bu gelenler isimleri arz ettiğimiz gibi, kağıttan takip ettiriyorlar. Üstadları da Sami Ramazan oğlu kalpte sallahu sırra görünce üstadımızı da ve etrafındaki kimseleri de maşaallah, Sami efendiye maşaallahtır. Halbuki orada oturanlar üstadımız ve yanındaki birkaç kimse. Onlara demez de üstadlarınadır. Sami efendi maşaallahtır. Der. O zaman nesine bakıyor? Ustasına bakıyor.
Dedem Rahmetullah Ali hazretlerine bir mektup gelir. Aslen siğetli midede kendisi emniyette, emniyet amide de olabilir. Artık o günkü tabirle ne kullanılıyor bilmiyoruz. Yalnız emniyetle alakalı. Deneme bir mektup yazar. O mektubunda birçok hususları ifade eder sonra çok dövgülü bir mektup yazar. Dademi sena eder. Şeyh Mustafa Hulusi, Gatta Sallallahü Sırrı'nın Üstadımız çok sena diyor. Dövgüyle medihle anlatıyor. Dedemin verdiği cevaba bakın. Nakşib'imedi nakkaş'a gider. Vastını kim kabul eder? Vavsül'azam himmet eder, nispediniz sultan mı? Siz de beni vasfediyorsunuz ama asıl bu değil, bizim üstadımızdır der güzellik hep ondan geliyor ifadesini kullanır. Efendim memleketimizde biliyorsunuz meyvecilik memleketi, meyveler ağırlıkta. Aldettiğim gibi elması çok güzel. Yine diyoruz ki bunu yetiştiren kim? Halısı meşhur.
Artık bugünlerde diğer fabrikalardan çıkan halılar olduğu için pek o kadar kıymete haiz olmayabilir ama değerlidir. İşte bu halıyı kim okudu? O halıya insan hayret etmez dokuyana. Bir kere biz üstadımızdan bahis edilince diyoruz ki asıl onu dokuyan var ya, onu insan-ı kamil olma haline getiren, ilk aldığında velayet adayı olarak onu tespit eden kim acaba? Muhammed Zahip korku hazretlerine derler ki efendim bakıyoruz şimdi önüne gelen herkes bir evrak, bir ezkar veriyor ve üstadlarda hiç kimsede bunu esirgemmiyorlar. Herkese veriyorlar. Eskiden ise böyle olmazdı. Neden? Mesela bir mukaddime devratını askerliğini yapmadan vermezlerdi. Bir ders alabilmek için aylarca belki yillarca vakit geçerdi. Siz neden evvelkilerin böyle riayet ettiğini, sonunda da bu kadar kesenin ağzının açıldığını söyleyeceğim şu gidişten sonra. Dereköyük malum Yahyağının bir beldesi.
Bir tanesi ahırından hayvanları çıkartırken otlatmak için mi veya havalandırmak için mi neyse, mübarek hayvanlardır. İşte dilsiz ağızsız mahluklar, sizin hürmetinize yiyoruz, içiyoruz gibi güzel sözler söylüyor. Halbuki bir gün evvel çok uygunsuz kelamlar söyleyen kişi hep tatlı kelamlar ediyor. Öfkelense, La havle vela kuvvete illa billah, bir nesneye indirecek olsa, maşaallah. Tamamen yüzde yüz bir değişme var. Muntazam bir şekilde mescide giriş gelişleri var. Yolda karşılaştığına selam var. Kim olursa olsun eğer münasipse durum, öğüdü var, nasihati var, güzel sözleri var. Bir cenaze ise iştiraki var, bir hasta ise onu iade ediyor. Eğer bozulmuş ailelerse onların ıslahı için çalışıyor. Böyle bir farklılık, tamamen farklı durum var. Diyor ki Mehmet amca dün böyle değildin, bugün hareketlerin tamamen değişti, bunun sebebi nedir? Şu dağı aşarsan görürsün.
O dağ üstadımızın mahallesiyle kendi bulundukları yer arasında mürşid-i kamilimizi kastediyor. Ben de diyor bir evrak ezkar alayım. Öyle kolay değil. Burada Abdurrahman Efendi var. İlk ona bir müracaat edeceksin. Abdurrahman Efendi'ye gönlü bir türlü yazışmıyor. Fakat duyuluyor, araştırılıyor, bakılıyor. Acaba nasıl olur, bundan fayda gelir mi gelmez mi, kendi aralarında müşavereler ediyorlar. Üç sürüyor, üç ay. Adam yanıyor gidecek, evlat eskarı alacak ama müsaadeim. En sonunda üstadımıza duyurulunca bir bayram vesilesiyle gelsin buyuruyor. Anca üç ay uğraşa uğraşa zorla devlet ve ezker alabiliyor. Şimdi nasıl oluyor bu? Bu derler ki demir tavuğunda dövülür. Eğer eğer bir fidana aşı yapılacaksa onda üzüm, buna biz su diyelim, bir hayatitir o, onun bulunması gerekir. Eğer bulunmazsa aşı yapamazsınız. Onda aşı yapabilmek için bir habiliyet olacak, bir canlılık olacak. Ona öz derler.
O bulunacak ki kalemler takıldığı zaman çok güzel bir meyve hasıl olsun. Onun üç ay beklemesi, yerine göre altı ay beklemesi çok sırlı. O aşk, o muhabbet, illa ben nasıl alabilirim duygusu ve rabıta kalemleri çok güçlü bir şekilde gelişiyor. Misaller tükenmez. Bursa'da biliyorsunuz kadı olan zatı evrak ve ezkar alabilmesi için ağzına ciğeri alıyor. Sokakta kadıdır bu. Ciğerci diye bağırıyor. Herkes hayret ediyor. Nefsini başta mürşid-i kamil darbeliyor. Belli bir noktaya getirdiğinden sonra eravih eskar veriyor. Belli bir noktaya geldi. Mesela Agahiddin-i Aktar hazretleri, çok zengin bir ailenin evladı. Buyuruyor ki kendisi sarraf, altın işleriyle çok kıymetli eşyanın alımı satımı bunlarla meşgul. Mürşid-i kamili elma satacaksın.
Bütün kardeşleri biz diyorlar bu elma sepetini senin tepene indiririz, bizim bir haysiyetimiz var, biz zenginiz, varlık sahibiyiz, biz aktar olarak tanrıyız kıymetli eşyalar pazarlayan biz sarrafız aramızda. Nasıl bizim değerimizi düşürüyor da kalkmışsın şimdi bu elmas atıyorsun. Üstadın bana emretti yapacağını. Bir kere nefsini darp ediyor. Belli bir noktaya getiriyorum. Siz şimdi tohumu alacaksınız, tarlaya atacaksınız. Her tarlaya atılmaz. Çünkü çorak olabilir. Çorak olursa o zayi olur. Atılacak tohum nedir? İmamı Gazali rahmetullahi bali hazretleri mişkati münrve buyuruyor. Peygamberlik nurudur o. 0 alınan evraklı ezkar var ya Muhammedi nurdur. Muhammedi bir nurun tohumudur. Onu geliştireceğiz. Nasıl olacak? Allah'ın izniyle toprağı güzel olacak olursa onun meyvesi de güzel olacak.
İnancı güzel, itikat sahih, ameli salih, Kuran-ı Razi müşana muafı, ahlakı ahlakı kamile olmadıkça mümkün değil. Emaneti de öyle gelişigüzel insanlara vermezler. Biz ne kadar zahiren araştırsak da, bir fetva bulmaya dahi kalksak dahi o geçerli değildir ve yeryüzünde bunlar tespit edilmez. Bizim üstadımız mürşid-i kamilimiz bir sabah kalktı, Sami Ramazanoğlu, kalpte sallallahu aleyhi ve sırra mürşid-i kamilimizden sonra cennetül müşahade de bir toplantı oldu buyurdu. O yerin toplantısı yerin tespiti değil, ne kadar ulema toplarsak toplayalım olmaz. Bu fahri kainatın seçimidir. Salihlı aleyhi ve sellem biz üstadımızda yaşadık biiznillahi bir misal vereceğim. Bu kolayına değil. Muhammed Bahaüddin hazretleri bir kimseyi halife olarak bir yere tayin olacak. İşte başlarında oranın vazifelisi, halifesi, namaza buyur derler, geri çekilir. Bir başkasını işaretliler.
Derler ki üst-i azımız ne kadar da mütevazi, bir imamlığa dahi geçmiyor. Efendim şöyle bir konuşsanız dinlesek bakayım ah toplandı. Sükürt buyuruyor. Herhalde sükuti olarak irşad ediyor diyorlar ama dil okuyacak ne hadis var, ne ayet var, malum var. Yok. Her şeyde sükut. Bir gün elini kaldırıyor ya Rabbi, bunlar bana hüsnü zanda bulunuyorlar deyince, halifeden gezer olduğu gibi gönle indiriyor. Bir an iş. Yeryüzünün yapacağı bir iş deyin. Arşın meleklerinin işleri o. Meleklerden dahi üstün ifade edilen kimselerin işi. Biz ne yapacak? Biz teslimiyetimize, bağlılıkımıza riayet edeceğiz. Bakın Şeyh Sana şeyhi diye Abdulazizzap isminde birisi var. Abdulkadir Geylani, Abdulkadir Geylani Hazretleri. Efendimiz Miraç hadisesinde artık ifade bu. Büyüklerimizden duyduğumuz kaynağın zamanın kutupları. Siz başta ne kaynak bulursunuz bilmem.
Tam Burak'a inecek Nebi Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem. Binmesi için bir destek icap ediyor. Bir genç omuzunu uzatıveriyor. İki cihan güneşi Serveri alem sallallahu aleyhi ve sellem. Şimdi birini sallallahu aleyhi ve sellem ile okuyalım içimizden neden bu hava içeri girdiğimde dedim ki kardeşlerimizden şey dedi, biz zerre bize bulaşmaz mı Allah'ım dedim. Maşaallah, farekallah tahammül edecek gibi değil ya, bir sallallahu aleyhi ve sellem okuyalım. Güç, Demek ki iktidarımız olmadı. Bu elde değildir. Dediler, dinleyenden gelir. Bize Mürşid-i Kamilimiz derdi ki hocalar getirin karşımıza demiş. Allah'ımız vermiş. Abdul Geylani efendimiz ne kadar alıcıysanız o kadar vericiyiz buyuruyor. Omuzunu uzatmış bir genç, Efendimiz basmışlar ve işaretle kimsiniz? Nesli partinizden gelecek olan Abdülkadir Bey, senin de omuzuna basmadığın veli olmasın.
Bir gün ey şark ve kalp velileri uzatın omuzların diyor, herkes uzatıyor. Muhammed Bahaittin hazretleri biz de gönlümüzü uzatıyoruz da. Avusu yukarı yatıyor. O kadar bir teslim olmuş ki, sana şeyhi Abdülaziz, o şeyh ise biz de şeyhiz diyor. Böyle dedi mi? Maneviyat ediyor. Bir kafir kızına aşık oluyor. O da şartlar koşuyor. Her gün bir hınzır keseceksin. O hınzığı sırtına alacaksın. Şu kırk ayaklık merdivenden çıkacaksın. Aklımda ayet, hadis her şey bitiyor. İki mürid bunu terk etmiyor. Hiç terk etmiyorlar. Bir gün diyor ki ne oldu bana, ne olacak efendim, ne olacak Abdülkadir Geylani hazretlerine bir omuz verseydi, bir itaat etseydi, olur diyor itaat edeyim Rabbi zülcelal'imiz samimi çalışmasının neticesi haliyle aynen lütfediyor. Yani biz açıkça şer'an ama açıkça tebeyyün etmedikçe bir şey had'iyen kabul edemeyiz. Ve son derece uygunsuz olan her hali bertaraf ederiz. Ne deriz?
Teslim oldum. Çok güzel bir ifadesi var onun, bağlandı bendim gidemem gayrıye, tamam. Bağlandı bendim gidemem gayrıye. Böyle bir teslimiyetle böyle bir bağımlılıkla riayet edeceğiz, dikkat edeceğiz, Allah'ın izni ile nail olunacağız. Neden efendim o zaman da Evrad ve Ezkar tarifi çok zordu da şimdi kolay. O zaman diyor Muhammed Zahid hazretleri velayete aday arıyorlardı. Veliliğe aday. Şimdi şahi olmasın diye diyor. Ama memleketimizin ayrı bir güzelliği var. Ayriyeten bir güzelliği var. Ondan dolayı kardeşlerimizin, hepimizin azami gayret göstererek evrak ve ezkarımıza, edevimize, etkarımıza riayet edeceğiz. Biz bunları kardeşlerimize bildiriyoruz, söylüyoruz. Ne diyoruz? Diyoruz ki aman ha bidatlerden kaçalım. Bid'at dinde asrı olmayan hareket ver. Çünkü her bir bidat sünneti sevgiyi yok eder. Sonra batılların hayatını yaşamayalım. O bizi mahn eder. Dünyevileşmeyelim demek bu aslında.
Dünyevileşmeyelim. Bak evimizde oturuyor. Diyoruz ki akıllı evler de yapılıyor, buraya geçse. Eğer yetiyorsa efendimiz aleyhissalatu vesselam Muhammed'in de ehli beytinin de yiyeceğini kifayet miktarı sığ ya Rab diye dua ediyorlar. Yetecek kadar. Sonra arabamız yetecek kadar. Her şeyimize yetecek kadar üstadımızdan bahsediliyor madem. En çok okumuş olduğu hadis-i şerifler şu idi dinlerdik. Zikrin hayırlısı hayırlısı hafi, rızkın hayırlısı kifayet miktarı olan. Evet dünyalar da bizim olsa bir Süleyman Aleyhisselam gibi şükrünü eda ederek Allah yolunda celle celalühu sarf etmek suretiyle biz kendimize yetecek kadar. İşte Hazreti Ömer radiyallahu anh vesaireden hayatlarına baktığımız zaman bir gün yemek yiyordu da yanı başımdan geçen birisini davet etti. Dedi ki ya Ömer bunu nasıl yiyorsun sen? Kendimi ben alıştırdım buna derim. Mesela bir deve eti buna getirildi.
Bir kıtlık vardı fakir ve yoksullara dağılsın diye. Hizmetçisi onun böyle etli ve yağlı olan tarafından getirdi. Buyurdu ki halkımda bunu yiyebiliyor mu? Bak siz onlara kemikli olanı bana verdiniz diye kabul buyurmadı. Öyle bir hassas yaşantılar var ki Hazreti Hafsa radiyallahu anha annemiz ganimet mallarından bir talepte bulundu. Dedi ki kızım bilemem. Halbuki haklı. Belki dedi babalık şefkati ile fazla veririm endişesinden dolayı çekiniyorum. Bunun için bizim camilerimize de evlerimize de Hz. Ömer diye yazıyoruz. Cennet ehlinin kandilidirler onlar. Efendimizin gülleridirler onlar. Sallallahu aleyhi ve sellem sallallahu aleyhi