Üniversitelerde hocalarımızdan birisi bize şunu anlattı, dedi ki insanlara bakarsanız şöyle gözlemlediğinizde ilim ehilleri evet müstesna ama dedi daha ziyade aşıkların peşinde dolaşıyorlar dedi. Bize böyle anlattı, gerçekten doğru. Neden? Mesela medresesi yok, ondan sonra bir üniversiteden mezun olmamış, doktora tezi yok vesaire ama onlara büyük bir ilgi var. Bu ilginin sebebi nedir? Hatta okuyan kimseler diyorlar ki biz daha çok malumat sahibiyiz, bize neden gelinmiyor? Bu vaizlerin kursunda gördüm, isim verirsem iyi olmaz. Tabii Diyanet'in güzel hocaları malumatları var. Onlar hadis kitaplarını çıkarın. Yani hadislere ait eser hazırlayan, meallerde, tefsirlerde bayağı ileri noktada olan kimselerdi. Fakat oradaki arkadaşlar bir Nakşi halifesi o zatın huzuruna gidiyorlardı. Malumatı yok değil var ama bütün gönüller onun huzurunda rahatlıyor. Bunun sebebi nedir?
Dinecek olursa buyruluyor ki Ümmühetü'l ahlak ve asuliha erbaa, Ahlakın temel esasları şu dört husustur. Gerçekten öyle. Huylarımız hususunda ülkemiz hakkında vesair diyelim ülkemizi onun dışına çıktığımızda da birçok yanlışlıklar müşahede ediyoruz. Bu evimizde olduğu gibi komşumuzda da oluyor, mahallemizde de oluyor, bir ilçede de oluyor, ilde de oluyor, ülkelerde de oluyor. Neden bu? Çünkü genel ifade buyruluyor. Dinimizin esasları öyle dar çerçeveli değil. Efendimiz sallallahu teala ve sellem alemlere rahmet olduğu için onun getirmiş olduğu esaslar da cihan şümul esaslardır. Diğer peygamberlerde görürüz, belli kabilelere, milletlere gelmiş ama aleyhisselatu vesselam Efendimiz Kafbetellinnas, bütün insanlığa gönderilmiştir. Bize bu ayet-i celiledir Kuran-ı Kerim'de, Hadis-i Şeriflerde ifade buyrulmuştur, demezler.
Ama bizden daha iyi, mesela lügatları, Arabi lügatları, bunun yanında hadislerde, tefsirlerde, fıkıhla, fıkıhta, kelamda, felsefede, mantıkta, bunlarda çok ileri noktalarda. Neden? Niyet çok önemli, malumatları çok. Bizim bir Almanya seferimizde arabalara giderken böyle ilmi mütalaalar oluyor. Elimizde bir eser, onu takip ediyoruz. Yolculuğumuz böyle havai boşa geçmesin. Çünkü huzur-u ilahiye varacağız. Bu hayat bize lütfedilen en büyük bir nimettir. Orada hatırladığın ibare kelimesi. Çıkarılamadı. Bir Alman kendisi Arapça üzerinde, Arabi dilde, Arap dili diyelim biz, bunda ihtisas yapmış birisi. Bakın bu bir gayrimüslim. Sorulunca hemen cevabını verdi, köprü manasına gelirdi, Hiç duraksamadan. Biz ise dinimize iyi sarılacağız, esaslarını çok iyi öğreneceğiz. Genel olarak diyoruz ki daha ziyade Ömer Nasuhi bilmem hocamızın ilmihal kitabı, çok güzel hazırlanmış. Unutmadığım bir husus var.
Bir kimse geldi evimize, üstadımıza hocam dedi bir oyundu, bu dedi ölmek üzereydi, biz bunu kestik, bunun eti yenir mi yenmez mi? Öyle anlattı ki halbuki bir gün mektebim yoktu. Hayvan buyurdu, kesilirken ayağını şöyle bir attı mı, şöyle kendisine gelip böyle ayakları olduğu yerde mi kaldı yoksa ileriye, geriye götürdüm ayağımı. Sonra tüyleri böyle dik dik oldu mu? Gözünün renginde değişiklik var mıydı? Sonra nimeti İslam. O kitabı açtı. Bu Osmanlı'da ecdadımızda çok önemli bir eserdir. Hatta onu kalınca bir kitap kısımlarına ayırdı. İşte taharet bölümü, abdest bölümü, namaz bölümü, zekat bölümü, oruç bölümü böyle ayırdı. Nikah bölümü, ticari hususlar ve mütalaa ettiğini görüyordum. Çokça mütalaa ettiğim ve güzelce anlattı. Bir cenaze oldu, burada bir münakaşa başladı. İşte bu vakitte kılınır mıydı, kılınmaz mıydı, böyle müdelrislerden bir tanesi de huzurlarımda bulunuyordu.
Ona deliller çıktı. O delillerden bir tanesi zaruret olarak. Ed-Dara tubihu'l maksurat. Ama bunun mübah olabilmesi için şartlar nedir? Bu da çok önemli. Her hususta işte zaruret halinde bu helaldir denmez. Acaba bunun ölçüsü ne olacak? Yine şer'i esaslardır, dinimiz çok muazzam. Burada deliller ortaya koyunca dedi ki Efendim siz başka ne diyeceksiniz dedi. Biz okuduklarımıza gördüklerimize göre olduğu gibi şartları ortaya koydunuz dedi. Bir nasihatlerinde olabilir, Dedikodu başlar, dediler ki fıkhi konulara hiç temas etmiyor. Bunun üzerine bir guslün sadece üç değil, on bir tane şartının olduğunu anlatmaya başlar. O camide bulunan imam, bu sohbetin akabinde diyor ki Hocam, yatsıdan sonra işte Ramazan-ı Şerif akşam ile yatsı arası teravih namazına kadar tabii yatsı namazı kılınacak. Ben bu konuları ele alıyorum. Siz yine aynı mevzularınıza devam etsenizdir.
Bakıyoruz tariflerine Cüneydi Bağdadi Hazretleri'nin sözleri var. Bir sufi, sufi kelimesi çok önemli. Sufi dendiği zaman Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz demektir o. Öyle bir ifade ki insanlarımızın gözünde canlandırdığı şöyle perişan biçimde elbisesi de saçı da sakalı da böyle kendi kendine ani cezbe diyemiyorum, cezbe çok önemli. Vecid, teveccüh de diyemiyorum, o manevi bir coşkunluktur. Kendinden geçer gibi haller. İnsanların şöyle harikulade olarak tanımladığı bir hal, bu değildir. Sufi, size söyleyeyim layık olmayarak, sufi ebabet-i nıssıddıyk'dır. Sufi, ashab-ı kiramdır. Sufi, dört mezhep imamımızdır. Sufi, mezhepte müçtehid olanlarımızdır. Ne demek o sufi? Dilimde sufi. İlmin hikmet yönüne dalmış, bu yönüyle sufi. Bunun yanında bakıyorsunuz ibadette ihsan cihetini takip ediyor, bu yönüyle sufi. Cihatında Allah'ımızın dininin yüceltilmesini gaye edinmiş, bu yönde sufi.
Böyle basit ifadelerle geçiştiremeyiz. Her şeyi kendi yerinde ifade edip kullanabilmektir.