Rahmetullahi aleyh hazretlerinden. Şimdi burada surenin da sorusu çok önemli. Çünkü herkes hal ve makamına göre sorar. Sorduğu soru, Allahu Zülcelal'e dostluk nasıl elde edilir diyor. E, demek ki buna ihtiyaç duyuyor artık. Şimdi biz ne deriz? İşte bahar geliyor, bahçeleri nasıl ederiz, bağları nasıl ederiz? İşte işlerimiz de biraz kesat gidiyor. Dünyada da bir sıkıntıdan bahsediliyor. Bunlar daha çok konuşuluyor. Evet, konuşulabilir de bu konuşulanın yanında Mevlamıza yarayayışta olan sözler pek geçmiyor. Bir hocamız anlattı. Diyor, cemaat toplanıyor diyor başıma diyor. Ben diyor devamlı ilimle de meşgul olduğum için diyor, tefsirlerle, hadislerle hep diyor uhrevi hallerden anlatmak istiyorum. İki dakika sürmüyor diyor. Hemen başka hale dönülüyor. Bu artık gönlümüzün durumuna göre bu çoban halamca hocalardan birisine bir söz söyledi. Oturuyoruz.
Dedi ki gözüne kurban olduğum bir dedi ayet okusan hadis okusan bir dinlesem şeylerini bak gönlü nur olunca onları istiyor Herkes hal ve tabiatına göre. Buyuruyor ya. Ve ya la mu ala şakiladin. Herkes durumuna göre, haline göre. Mesela bir aşık dervişin yanına varırsın. Böyle dünyadan neden konuşsan hiç istemez. Bu Kırşehir taraflarından Sami efendimizin de evladı sayılır. O şunu anlattı. İki gündür dedi kendime gelemiyorum. Niye amca? Ama iyiliğim ehliydi. Burada bir müftü vardı. Mustafa Yılmaz diye hatırlıyorum. Onunla beraber okumuşlar. Onun hocasını söyledi. O şöyle bir hoca da okudu. Ben de şöyle bir hoca da okudum. İki gündür dedi kendime gelemiyorum. Nereden dedi birisi gel dedi dünyadan konuştuğunda kendime gelemiyorum dedi. Halbuki bu adam şimdi ne derler bilmem. Urfa taraflarına gider, Adana taraflarına gider. Bu patos diyemem. Döver, hah, döver biçer. Hah, onlar.
Onlardan gider hep çok da çalışır. Hatta irtihal de öyle oldu. Oradan dönerken vefat etti. İşleri, güçleri çok da kalbini vermemiş. Yoksa çalışırdı. Çokça duyardım, çalışır ama gönlünü Mevla'ya vermiş. İki gündür kendime gelemedim, dedi. Bir söz etti, dedi. Dünya söz etti. Demek ki çok hassas da bir durumlar oluyor. Bunları istemiyorlar. Bize işte parti dönemleri şimdi öyle ya, şimdi parti demiyorum. Hiç parti parti demiyorum. Hakla batılın mücadelesi. Bu eskidenmiş. Bak dikkat ederseniz insanlar pek meyildirmiyor. Pek böyle eskisi gibi değil. Mesela bu köprü vardı kasabanın bu tarafında. Oradan sırtına alırlardı. Mitik meydanına kadar adamları getirirlerdi. Hatta halı severlerdi. Şimdi o yok. O şeyler kalmadı. O haller, o durumlar kalmadı. Şunu demek istiyorum. Evimizde de bu münasebetle gelirlerdi, konuşurlardı.
Onlar ayrıldıktan sonra layık olmayarak, utanarak diyorum, Efendimize derdim. Bunlar konuştu ama böyle bir çat, Kürt, böyle bir tatsız bir hal oldu derdim. Ne dedim öyle o konuş. Halbuki o konuşmaların kısmı da güzeldi, pek kötü de değildi. Mesela Menderes, rahmetullahi aleyh unutulmaz. O zat unutulmaz. Şeye gelmiş, idareye gelmiş. İbrahim Kirazoğlu'na demiş ki, İbrahim, ağabeyinin kayınpederiniyiz de demiş. Sami efendimizi tanırmış. Hele mübarek insan. Üstü azımız dedi ki, tüm bir perde, onun şehadetinde dedi soğuk sular içtim dedi. Soğuk sular içtim dedi. Sami Efendimiz buyurmuş ki zulme uğrayaya uğrayaya Kerbela göçüne kattılar onu demiş. Çünkü irtihal ediyor beni zaten çırpınarak. Onu görmek istemem. Böyle son anını çok zayıflamış.
Hakimin karşısında diyor, diyor ki artık diyor konuşma yeteneğimi kaybettim diyor yani öyle bir hitap şekli var ki aziz vatandaşlarım diye öyle bir güzel bir köpek mamasıyla gitti Aslıyor, asarım. Zulme. Demiş Şam-ı Şerif'i, benim idaremde Şam olamaz geçsin demiş. Öyle demez de, öyle söylüyorum. Zaten yedilerden Ahmet Baba ve Hızır aleyhisselam bir araya gelmişler. Demişler ki Sami Efendi hazretleri Türkiye'de bulunsun. Yani bütün alakalılar. Bundan bahsedildi. Bahseden kimseyi de hatırlıyorum. Şimdi bir uçak kazası geçirdiler. Allah'ımız korudu. Muhafaza ettim. Meğer Eyüp Sultan'da on dört tane bir kurban kesmişler. Allah rızası için onun bir taşıyanı vardı amcamız, konuşurdum. Nasıldı derdi. Öyle bir şefkat vardı derdi, şefkat. Ben şoförüyüm derdi. Ağrı'ya gitmişler, her yer hazırlanmış. Benim etrafımda dönüyorlar, diyor. Beni ender zannettiler, diyor.
Kendi nasıl giyinirse, beni de öyle giydirirdi, diyor. Çok şefkatliydi, diyor. İstanbul'a girip, diyor, İstanbul'a, diyor. Bir kaza hali gördü, diyor. Şu içi bir yandı, diyor. Ali Efendi demiş ama yanmış böyle. Yani memleket sevdalısı. Bunu idam ettiler ya. Görürdük o zaman biz, çocuğdum ama böyle gazete gelirdi gelirdi görürdüm. Zaten ithalinde bütün üzerinde kuşlar da böyle. Yani hayvanat bile razı olmamış o zulme. Zulme. O konuşuldu. İşte, dediler on dört tane Eyüp Sultan'da kurban kesilmiş, kesilmiş. Ondan sonra Allah'ımız on dört kişiyi belki bunda bir fark olabilir de Cenabı hak kurtarır. Bunu anlatmalarına rağmen evde bir şey oldu, bir değişiklik oldu. Hep böyle Allah'ımızdan Celle Celaluhu, Habibi Kibriya'dan sallallahühu, ondan anlatılıyor. Onlar konuşuluyor. Tabii dinliyoruz böyle. Bazen dışarı çıkardım.
İçeri girdiğimde, dışarı çıktığımda içeri girdim mi güzel bir koku hissederdim. Böyle yani düzensiz sözler bize ait oluyor ama onlar hep hayırdan konuşuyorlar. Üstün hallerden konuşuyorlar. Bir amcamız vardı, hep müşahededen. Hani olur efendim bunu bir aç. Şu müşahede halini bir aç. Müşahede hali dediği, şu elim halıda olduğu için diyorum. Şu halı onunla konuşur. Bunun sırrına erişir. Daha sonra mesela namaz kıldık. Bu seccade üzerinde, halınız üzerinde, o namazdaki esrarı görür. Mesela bir tanesi anlatıyor. Ben diyor aleyhissalatu vesselam benliğimizi gördüm, namaz kılıyor diyor. Allah Allah Allah Allah. Geriden gördüm yalnız diyor. Rüya anlattı. Geriden gördüm diyor, aklım başımdan gitti kılarken diyor, şöyle bir istikamet göründü diyor, böyle diyor. Namazda duruş mu dedi? Mekke hal ve durumlarımıza göre bu mübarek bir insan olduğu için ünsten soruyor.
O hiçbir şeye ne ısınır ne de beraber bulunur. Evet bizim irşadımız için olurlar. Islahımız için olurlar. Aman insanlık kurtulsun, dediler. Fakat hazazamaz. Derhal kendi savma dediler bu eski dilde. Savma ibadethanesine girer. Bir gün evimizde, ya evin içi, çünkü baktım, üstadımız ayrı bir yerdi. Şimdi salon var da bir odaya geçmiş, sandalyede oturuyor. Ben de vardım. Vardım oturdum. Yalnız biraz durgun duruyor. Dedi ki, biraz dedi başka yerden söz edildi dedi. Bir başka kimselerin sözleri edildi. Herhalde uygun da olmamış. Ondan bir tarafa çekilmiş. Evinin içinde bu kadar. Bir kimseydi. Dedi ki adamın etini yediniz, dedi. Kemiği kaldı. Hücurat suresinde geçer ya. Hani kardeşinizin ölü eti etini yer misiniz? Ya bak, bundan ikrar ettiniz, buyuruyor Cenabı Hak. Üstadımız Adana'da levha yazıyor.
Leva yazıyor, levhayla meşgul fakat beş, altı, dört, beş kişi de gelmişler, onlar da aralarında sohbet ediyor ama üstadım meşgul. Gece oldu diyor, anlattı bize, gece oldu. Onlar diyor gıybet mi etmişler, ne yaptılarsa? Zaten gıybetlerini de dinleyen müşterektir, bulunur. Onların önüne diyor, kimi gıybet ettilerse ölmüş eti geldi. Fakat diyor, ikrah ettim böyle diyor. Bana da diyor, bir tavuk eti geldi diyor. Katışmadığı halde, onlara katılmadan de levha yazıyor. Bir arkadaşımız vardı, böyle gıybet oldu mu, kokuyor derdi bize. Sonra da bir kadını misal verirler, bir yere bir gelin gelmiş. Kayınpederine demiş ki, ev kokuyor demiş. Kızım ya, kokacak ne var demiş. Ev kokuyor. Bir hayli bu devam etmiş. Kokuyor, kokuyor, demiş. Sonra da hiç şikayet etmiyormuş. Kızım demiş, senin burnundan da alıştı da gayri hissetmiyorsun, demiş.
Yani günahın kokularını gayrı demiş, sen de hissetmiyorsun, alıştın demiş. Allah'ım alıştırmasın. İnsanın böyle rabıtalı, zikirli oldu mu vücudu alışmıyor. Fazla durulmuyor. Sıkılıyorsun zaten. Böyle bir çırpınıyor. İnsanın ruhu çırpınıyor. Öyle bir şeyden. Sen boynunu büküyorsun veya çıkıp gidiyorsun. Olmuyor, dinlenmiyor. Ve la bissotun tayyibin. Evet. Böyle kalbine neşe veriyor. Uygunsuz böyle şey de olabilir, uygunsuz sözler de olabilir. Şark Allah korusun demek istemediğim için duruyorum. Şarkılar, bilmem planlar şu da olabilir. Ve la bir sautin tayyibin. Şimdi zinanın belli bir şekli var. Bir de el zinası var, bir de dil var. Yani konuştukça onun konuşmasından içine lezzet geliyor. Mesela bir kadın konuşması. Konuştukça bir haz geliyor. Onlar bundan neden uzak? Bu olmaz. Onlardan mesela kuş. Şimdi bahar münasebetiyle daha pek olmaz da kuşlar cıvıl cıvıl cıvıl cıvıl cıvıl.
Pencerenin önlerine kadar geldiler, üterler. Onların sesinden bile ama Allah'ımızı zikrettiğini bilerek yaparlar, zevk duyarlar. Yani onlar güzel bir ses diyelim ona da ısınmazlar. Hep Rabbimize ısınırdılar. Mesela bir Kuran-ı Kerim sesi duysalar burada da olmuştu. Çaptillamcağımızın bir mevlidiydi. O gelen Bursa'dan zata şunu diyorlardı, kubbe çatlatan diye. Hiç mikrofon ne koymazlarmış önüne peki? Bizim askerde de vardı. Askerde bir komutan vardı. Her gün ta'dad olurdu. Binlerce kişi yürüyüş yapardı. İşte salla kolları, çeyizleri, bağrışıyorlar. Oradan geçiyoruz. Bir sesi varını, onu dinlerdi. Her tarafa neredeyse duyururdu. Ashabı Güzin'den de var. Cücane Hazretleri, radiyallahu anh, Ebu Cücane. Ordusu bir ordunun sesi gibiymiş. Böyle seslerden neden nefsani olarak bile zevk duymuyor? Nefsani olarak. Yani öyle bir kalp ki bu çok hassas. Ben bir şey diyemiyorum. Hassasiyet müstesna.
Yani duyduğu sözden lezzet duyması Mevla'mız vermiş diye. O anlatacağım şeydi. Belki anlayan oldu, anlamayan oldu. Orada üstadımız bir söz söyledi. Dedi ki Allah'ım ne güzel ses lütfetmiş, dedi. Yani ne ses canı. Yattı, yandırdı buraları. Öyle demedi. Allah'ımız ne güzel ses vermiş dedi. Böyle gençleri görürdüm, onları ısındırmak için kucaklardı. Allah'ım derdi, ne güzel bir göz, ne güzel bir kaş lütfetmiş. Hep budu. Hep Mevla'ya veriyor. Öyle yapsa nasıl olur? İnanın arş-ı Azamdan düşmüş gibi olur onlar. Öyle bir durumu zaten gönülden hemen sinyal verir. Böyle sinyali veriverir. Yapma der hemen. Şey de oldun ya, Yusuf aleyhisselam da o kadının, Zeliha validemizin, annemizin Böyle içeri girmesi, o anda nefsi meyletmedi. Çünkü bir peygamber o. Ve hemmet ve hemme bihha der de bunu Sami Efendimiz Hazretleri çok güzel. İşte meyleder düşüncesiyle, meyletme yok.
Meyl eder diye Yakup Aleyhisselam'ın ve la takrabu zina, parmağını ısırarak göründü. Duvarlara da aman ha zinaya yakın olma diye. Çok hassastır tabii. Ece yedin demiş zaten. Böyle konuşması neyi müstesna hep Rabbimize veriyor Allah'ım ne güzel diyor bir tarikat ne güzel bir konuşma şekli vermiş Mevla'ya irca edecek ona bütün döndürecek. Bu şeydeydi, İskenderun'daydı, Rauf amca. Bu Rauf amca hayırlı bir kimseydi. Bu seksen yaşın neye geçkindi? Şuradan yarım gol bir süveter mi diyeyim artık neyse, haline gibi bir şey giyer. Ondan sonra bıyık bir santim mümkün değil. Milimle ancak hesap edebiliriz. Tıraş, kravat da akıyor. Ama çok müstesna bir insandı. Çok müstesna. Bir kimseydi. Şimdi buna, tabii biz alışmışız. Birisi dedi ki, hocam dedi, bir dua edin. Arkadan geldi. Ellerini omuzlarımıza koydu. Dedi ki, bak ne isterseniz Allah'tan isteyin.
Aleyhisselatu vesselam Efendimizin biliyorsunuz feselillah, istediğin zaman aman ha Allah'tan iste. Dayandığın zaman ona dayan. Bunlar bu hali kesbetmişler. Yani o Allah'ımıza dönüş neticesi hasıl olmuş. Cenabı Hak, şefaatlerine mazhar kılsın. Elhamdülillahi rabbil alemin, El Fatiha.