Değerli dinleyicilerimiz, İhsan Mektebi programımızın yeni bir bölümünde sizlerle birlikteyiz. Mahmut Sami Ramazanoğlu, GADDESALLAHU Sirrahü Sirrahü'l azizin anlatımıyla inşallah bugün Selman-ı Farisi radiyallahu anh'ı tanımaya devam ediyoruz. Ebu Hüreyre radiyallahu anh'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir. Biz bir kere Nebiyy-i Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizin yanında otururken Cuma Suresi nazil olmuştu. Resul-i Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu surenin ashab-ı billah ve ahirine minhum lemma yelhagubihiim. Ashaba erişemeyen ümmetlere de peygamber gönderdi ayetini okuyunca Ya Rasulallah, biz ashabına erişemeyen kimseler kimlerdir? Diye soruldu. Rasulullah cevap vermeden soran üç kere tekrarladı. Aramızda Selman-ı Farisi de vardı. Rasulullah mübarek elini Selman'ın üzerine koydu.
Sonra şunlardan öyle erler veya er vardır ki, iman Süreyya yıldızının yanında olsa muhakkak ona yetişir, bulur buyurdu. Selman-ı Farisi gençliğinde Mecusi iken, dini hak aşkı ile abavu ecdadının dinini terk edip, iktida nasraniyeti kabul etmiş ve ehl-i kitabın intizar edip durdukları Nebiyy-i ahir zamanın Şems-i Hidayetinin Arabistan ufkundan neredeyse tulu edeceğine dair ruhbanın tahminatına itimat ile o nuru hidayete tabi olmak için belki bana nasip olur ümidi halisiyle oralara gitmeye davranırken, refakatlerine dahil olduğu tacirlerin hıyanetleriyle köle olarak Medine Yahudilerinden birine satılmıştı. Lakin Taharri ihak ve hakikat babındaki Hulusi niyeti, endAllah mükafatsız kalmadı ve Cenabı Hakk'ın takdiri hidayet bahşağısı, Medine'de kayd-ı esarete giriftar olmak felaketini bahasız bir nimete kalp eyledi.
Zira tam kölelik angaryaları altında vücut yıprattığı sırada Hicret-i Seniyye vukua geldi. Ve Hatemün Nebiyyin ve Rahmetellil alemin Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimiz'e ait olarak rahiplerden öğrendiği alamatı müşahede edince hemen iman edip o kendisi rahmet-i ilahi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizin lütfu muaveniti sayesinde hürriyetini istirdat ile Havas-ı Ashabı Kiram zümresine iltihak eylemiştir. Süleyman Çelebi merhumun kimdeki aşkın nişanı var durur, elbette anı maşuka bir görür. Beyti mazmu olunca Hatemün Nebiyyin Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizin cemal-i bağ kemaliyle ve şerefi dini İslam ile müşerref olarak Hatem-i Nübüvvete ağlayarak yüz sürmüştü ve matlubuna kavuşmuştu. RADİHALLAHU-Nİ-Sa'd'ın rivayetine göre Hadis-i Şerif'te Selman'a doyasıya ilim verilmiştir, buyrulmuştur.
Keza Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Cennet üç kişiye Ali, Ammar ve Selman'a müştaktır, buyurmuştur. Ali Radıyallahu Anh onun hakkında ulum-ü evvelini ve ahirini tahsil etmiş bitmez ve tükenmez bir bahirden bizden, yani ehli beyti nübüvvettendir, diye buyurmuştur. Geceleri Rasulullah ile tenhaca pek çok musahabet eylerdi. İran'ın fethinden sonra Hazreti Ömer tarafından Hisra'nın payitahtı olan Medayin'e vali tayin edilmiş ve hicri otuz beş senesinde Medayin'de vali iken rahmeti rahmana kavuşmuştur. Medayin harabelerine Elyevm Bağdatlarca Selman-ı Pak namının verilmesi orada medfun olduğundandır.
Hulasa'da Hasan Basri'den naklolunduğuna göre, Selman-ı Farisi Radıyallahu Anh, bu makarr-ı saltanatta binlerce halk üzerinde hükümran iken de mefluf bulunduğu zühdi hayatını bırakmamış, Malik bulunduğu tek bir aba içinde hem halka hutbe iran etmiş hem de abasının yarısını altına yayarak, yarısını da üstüne örterek imrarı hayat etmiş ve müktesebat-ı zatiyesi ile geçinmiştir. Hasan Basri demiş ki: Selman, demin ihtizara geldiği zaman Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem dünya nimetlerinden kanaat edeceğimiz miktarın ancak bir yolcu azığı kadar olması için bizimle ahdetti de Biz bu ahde sadık kalmadık diye ahladı. Halbuki vefatından sonra metrukatına baktık, bıraktığı malın kıymeti çıka çıka yirmi veya otuz dirhem çıktı. Selman-ı Farisi Muammerîndendir. Hafız İbni Hacer-i Askalani'nin nakline göre Müşarun ileyhin yaşı iki yüz elliyi geçtiğinde ittifak edilmiştir.
İhtilafları iki yüz elliden sonrası hakkındadır. Hafız Zehebi iki yüz seksen yaşını aşmadığına kani olduğunu söylemiştir. Ebu Cuhayfe Radıyallahü Anha muttasıl senetle şöyle haber verdiği rivayet edilmiştir. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Selman-ı Farisi ile Ebud Derdi arasında kardeşlik tesis buyurmuştu. Selman, Ebud Derdi'yı bir defa ziyaret etti, bulamadı ve zevcesi Ümmü Derdi'yı eski bir elbise içinde perişan gördü de, bu ne haldir? Diye sordu. Ümmü Derdi, Kardeşin Ebud Derda'nın dünyada bir işi ve ilişiği yok ki, gündüz oruç tutar, gece namaz kılar diye yakındı. Bu sırada Ebud Derda da geldi, Selman'ı selamladı ve onun için yemek yaptı önüne getirdi. Selman Ebu'd Derdi'ya, hadi sen de ye, dedi. Ebu'd Derdi, ben oruçluyum demesi üzerine Selman, vallahi ya bu orucu bozacaksın ve sen yiyinceye kadar ben de yemeyeceğim dedi.
Ebu Cuhayife diyor ki Ebu'd Derdi orucunu bozup misafirleriyle yemeği yedi. Gece olunca Ebud Derdi gecenin evvelinde namaza kalkmak istedi. Uyuy!diye men etti. Ebud Derdi da uyudu. Sonra bir daha kalkmak istedi. Yine Selman uyu!dedi, men etti. Gecenin ahir vakti olunca Artık şimdi kalk! Dedi. Kalktılar, abdest aldılar, namaz kıldılar. Namazı müteakip Selman Ebud-Derda'ya. Kardeşim, üzerinde muhakkak ki Rabbinin hakkı vardır. Kendinin de böylece hakkı vardır. Ailenin de bir hakkı vardır. Hatta misafirin bile hakkı vardır. Binaenaleyh her hak sahibine hakkını vermelisin. Evet, ye, iç, oruç tut, namaz kıl, uyu. Hayat yoldaşınla seviş. Sonra Ebü'd-Derda, Nebi sallallahu aleyhi ve sellemin huzuruna gelip bu vakayı arz edince, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Selman doğru söylemiştir, buyurdu. Bu hadis-i şerifi Sahih-i Buhari'den başka bir kısım Ashabı Sünen'de tahriş etmişlerdir.
Selman ile Ebud Derdi arasında kurulan bu kardeşlik, İslam tarihinde muahat namıyla anılan mühim bir tesanüd-i içtimainin mebrur neticelerinden birisidir. Bu kardeşlik Muhacirîn ile Ensar arasında tesis edilmiş ve pek yüksek, mühim ve muvaffakıyetli neticeler alınmıştır. Bu Hadis-i Şerif'te dört haktan bahsedilmiştir. İlahi hak, zati hak, aile hakkı, konu komşu hakkı. Komşuluk uzak ve yakın olabileceğinden, buna ahlakçılar vatandaşlık hakkı derler ki milli hudut dahilinde yaşayan kardeşlerinin müdafaa ve muhafazası için yekdiğerinin mütekabil hakları demektir. Her hak bir vazife mukabili bulunduğundan, Hadis-i Şerif'te, her hak sahibine hakkı verilmelidir, emriyle de bu vazifelere işaret buyrulmuştur. Bu hak ve vazifelerin en mühimmi de Halık Teala ve Tekaddes Hazretleri'ne olan kulluk vazifesidir.
Ufak bir zerreden en heybetli kürrelere kadar bütün kainatın gaye-i hilkatlerine göre bir vazifenin, bir seyr ü hareketin esiri oldukları göz önünde dururken, insanın da bu umumi hareket kanunundan kendisini müstesna tutması asla doğru değildir. Kitabı Mübinimiz bu umumi hareketi Halık'a karşı ibadet mahiyetinde bildirmiştir. Vakıa, insanın vazifesini kendi ihtiyarıyla yapması Cenabı Hak tarafından kendisine verilmiş bir imtiyazdır. Fakat beşerin bu imtiyazı, bu ihtiyarı kendisinde ilahi bir fıtrat olan vazife temayülünü söndürmüş müdür? Hayır. Belki vazifeye büyük kıymet veren irademiz vazife aşkını da alevlendirmiştir. Bu cihetle insanın mukaddes hislerinin en şereflisi Halık Teala'ya karşı duyduğu vazife hissidir. En mesut zamanı da bu mübarek vazifesini yaptığı aziz günlerdir.
Müstehab olan ibadetlerin ifası bedeni ve ruhi kuvvetlerimizin zeyanı ve inkisarını mucip olmamalı ve vacip olan asıl vazifelerimizin ifasına mani olacak bir dereceye varmamalıdır. Buhari'ye göre nafile olarak oruçlu bulunan birisine, bir din kardeşi orucunu bozdurmaya yemin etse de, bunun üzerine o kimseye orucunu bozmak hayırlı görülse ve bozsa kaza lazım gelmez. Buhari'ye göre bu yemin o kimse için bir özür oluyor. Selman, Ebü'd-Derda, Mücahit, Şafii, Ahmet ve İshak'a göre kaza lazım gelmez. Diğer tarafta Ebubekir, Ömer, Ali, İbni Abbas, Cabir, Aişe ve Ümmü Seleme radıyallahu anhum'dan kaza vacib olduğu rivayet edilmiştir. Hasan Basri, Ebu Hanife, İmam Malik Hazeratının mezhepleri de böyledir. Bunlara göre şuru ile iltizam edilen bir ibadet, iftar halinde kaza ile ikmal ve telafi edilmelidir.
Bundan başka hadiste muahatın meşruiyeti, ihvan ile aşinaları, ziyaretin bir edebi dini olduğu bir lüzum üzerine ecnebiye ile görüşmenin cevazı, hayırdan ve vazifeden gaflet eden bir Müslim'in irşad edilmesi hükümleri de istifade edilmiştir. Sultanul kevneyn Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretleri Selman-ı Farisi radiyallahu anh'ı Ebu'd Derdi radiyallahu anh ile kardeş eylediklerinde Ebu'd Derdi'ya hitaben Selman senden efkahtır buyurmuştur. Yani senden daha fakihtir buyurmuşlardır. Bilahere Ebu'd Derdi Radıyallahu Anh Şam'da ve Selman-ı Farisi Irak'ta sakin olmalarıyla Ebu'd Derdi, Selman Radiyallahu Anh'a şu mektubu göndermişti. Cenabı Hakk'a hamdten sonra arzolunur ki, Hak Celle ve Ala sizden sonra beni mal ve evlat ile merzuk kıldı ve ben arz-ı mukaddeste bulunuyorum. Sema-ı Farisi ona cevap yazdılar.
Aleyhissalatü Vesselam şu vech ile arz-ı meram olunur ki, mal ve evlatça merzuk olduğunuzu yazmışsınız. Malumunuz olsun ki hayru fazilet, kesreti mal ve velet ile değildir. Asıl fazilet senin hilmin kesir olup ilmin dahi sana nafi olmaktır. Arz-ı mukaddeste bulunduğunuzu yazmışsınız. Muhakkak ki arzın hiçbir kimseye bir hüküm ve tesiri olamaz. Sen hemen Cenabı Hakk'ı görür gibi amil olarak nefsini Mevla'dan addeyle. Kendine vücut verme. Bu cevapta Selman-ı Farisi İhsan sanki Allah'ı görüyormuşsun gibi ibadet etmendir ve. Sen bu dünyada sanki bir garip gibi ol, hadis-i şeriflerine telmih etmişlerdir. Selman-ı Farisi, Medayinin amiri olduğu halde haşmet-i zahiriyeleri olmadığından tanınmayıp yük taşıttırıldığı olurmuş ve tanındıktan sonra yükü bırakmayıp sahibinin hanesine kadar götürürlermiş. Hane ittihaz etmemişler. Nerede gölge bulmuşlarsa orada oturmuşlardır. Kıymettar sözlerinden.
Taaccüp olunur dünya emelinde olana ki mevt ona taliptir ve yine hayret o gafile ki mahfulün an gafil değildir ve o gülene hayret ki Rabbinin kendinden hoşnut olup olmadığına agah değildir. Müminin dünyada hal uçağını, tabibi yanında bulunan bir hastanın hali gibidir ki o tabip onun derdini ve devasını bildiği için muzır bir şey iştiha ettiğinde mani olup eğer onu yersen helak olursun der. Mümin de birçok şeyleri arzu eder ki, Hak Teala Hazretleri onu onlardan men eder, ta ki öldüğünde cennete ithal eylesin. Selman-ı Fariziye misafir gelip de itham edecek bir şey bulunmadığında sahrada gezen geyikleri ve uçan kuşları çağırıp Kerameten minallah yemek yaparlar ve taaccüben bu hali sual edenlere: Hiçbir kul Hak Teala'ya itaat etsin de Hak Celle ve Ala ona matlubunda muhalefet eylesin, bu olur mu diye cevap verilmiş. Nitekim Hadis-i Kudsi'de de demek.
Cenabı Allah dünyaya bana hizmet edenlere hizmet et, sana hizmet edenleri de hizmetinde kullan diye ferman buyurmuştur. Cuma günü gust ederek camiye gidip kelam etmeyerek cuma namazını kılanlara Keffareti zünub olacağı hakkındaki hadis-i şerifi de Selman rivayet etmiştir. Keza merakü'l felahta, ey Selman, herhangi bir yiyeceğe veya içeceğe kanı olmayan tahta kurusu gibi bir hayvan düşüp de içinde ölecek olursa onun yenmesi, içilmesi ve o su ile abdest alınması helaldir, buyrulmuştur. Değerli dinleyicilerimiz, bu sözlerle Selman-ı Farisi Radıyallahu Anh'ın hayatını burada tamamlamış oluyoruz. Hayatını sizlere arz etmeyi hitama erdirmiş bulunuyoruz. İnşallah bir sonraki bölümümüzde bir başka sahabe efendimizle birlikte olmak umut ve arzusuyla Allah'a emanet olunuz.