Değerli dinleyicilerimiz İhsan Mektebi programımızın yeni bir bölümünde sizlerle birlikteyiz. Mahmut Sami Ramazanoğlu Gaddesallahu Sırrahul Aziz'in Hazreti Ebu Bekir Sıddık isimli eserini inşallah sizlerle paylaşmaya devam ediyordum. Bundan önceki bölümümüzde Hazreti Ebubekir efendimizin hilafet makamına seçilmesi, akabinde başta Hazreti Ali efendimiz olmak üzere bazı Sahabe-i Güzin efendilerimizin beyadde gecikmesi üzerine İslam ümmetinde fitne ateşinin körüklenmesi endişesini taşıyan halife Ebubekir efendimizin Hazreti Ali'ye Ebu Ubeyde'yi elçi olarak göndermesi ve ondan bazı isteklerini sizlerle paylaşmıştık ve inşallah kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Ebu Ubeyde radiyallahu anh, Hazreti Ebu Bekir radiyallahu anh'dan bu vechile talimat alıp kalkarken Hazreti Ömer'ül Faruk ona kapıda biraz bekle, eğlen, sana daha sözüm var demekle Ebu Ubeyde kapıda biraz eğlendikten sonra Hazreti Ömer meşaşet ile çıkıp demiş ki, ya Eba Ubeyde, Ali'ye de ki uyku aslı yok hayaleti gösteren bir halettir. Husumet harbe müeddi bir keyfiyettir. Heva ve heves işin sonunu saymamaktan ibarettir. Her birimizin bir makam-ı malumu ve hakk-ı müşar veya maksum'u, haberi zahir veya mektubu vardır. Ezkiyanın en zekisi, kaçanı telif ve uzak kalanı taltif eden ve herkesi izanla tartan ve haberi ayağına karıştırmayandır. Yani her işittiğine inanmayan ve karışının yerine süresini komayan Adem'dir. Müphem ile karışık marifette vechile maruf olan ilimde hayır yoktur. Biz yarasından gocunan develer gibi değiliz. Her kızgın şeyin narı ve her selin bir kararı vardır.
Bu cemaatin sükutu aczlerinden naşi değildir. Bugün kelamları da korkularından değildir. Allahü Teala Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemle her mütekebbirin burnunu ve her cebbarın belini kırdı ve her yalancının dilini kesti. Hak'tan sonra dalaletten başka ne var? Resul-i Ekrem Darı Bekaya azim oldu. Senin hakkında sarahaten bir şey buyurmadı. Bizlerse İran, Rum gibi bir devleti Cabir'ye tabi değiliz. Belki Hak ve sıdk ile hidayete uyan metin kalbi, kavi bileği, nusratlı eli ve görücü gözü olan bir ümmet arasında Nuri Nübüvvet, Ziya-ı Risalet, Semere-i Hikmet, Hürriyet, Unvanı Nimet ve zıllı ismetteyiz. Zanneder misin ki Ebu Bekir bu ümmete cebir ve mekrederek sıçrayıp emaneti kaptı. Ebu Bekir bu ümmetin şuurunu selbetti, gözlerini bağladı, düğümlerini çözdü, akillarını bozdu, sularını batırdı. Onları yoldan çıkardı, dalalete düşürdü, tarik-ı helake götürdü.
Gündüzlerini gece vezinlerini kile, yakazalarını uyku etti, salahlarını fesada kaybetti. Eğer öyle olsa onun sihri mübin ve mekri metin imiş demek olur. Böyle bir şey yok. Allah hakkı için öyle değil. Öyle olsa hangi atlı ve piyade, hangi kargı ve kılıç nasıl kuvvetle, hangi mühimmat el ve şiddetle, hangi kabile ve nasıl vesile ile yaptı? Doğrusu Ebubekir malum olduğu üzere Aziz ve Ali cenab bir zattır. O hilafete kuvvet ve diğer suret ile nail olmadı. Vallahi o nazlandı, hilafet ona meftun oldu. O çekindi, hilafet ona sarıldı. Bu bir atıiyye ve inayettir ki Cenabı Hak ona ihsan buyurdu. Ve bir nimettir ki Allah şükrünü ona vacip kıldı. Onun emanetiyle bu ümmet dahi Allah'ın lütfuna mazhar oldu. Resulullah'ın Eyyam-ı Saadetinde saadet günlerinde dahi bu Hümayı saadet onun başında dolaştı. Lakin o buna iltifat etmez ve vaktini göstermezdi.
Allahu Teala mahlukatını alem en iyi bilen ve kurallarına erhamdır. Haklarında hayırlısını ihtiyar eyler. Senin de beydi nübüvvet ve risalette keyfi hikmetle makamın meçhul değildir. Ya Ali, Allah'ın sana verdiği ilimde hakkın inkar olunmaz. Lakin senin omuzundan büyük omuzla ve senin karabetinden daha ziyade kur bile ve senin sinninden alisin ile ve zaman cahiliyette İslam ve şeriatta nasibin olmayan ve adın yağ dolulmayan vakalarda sadet ve riyasetle sana müzahim olan var. Etrafındakilerin yani Zübeyr ve Rüfekasının gümbür denmelerini dinlemekte kendini mazur görürsen Ebu Bekir'den mektup tutmayacağımız mülayim sözlerimi işittiğinde bizi mazur tut. Ve eğer onların sözlerine bakıp duracak olursan alet tahkik sana o sözleri unutturacak ve bu sözleri mütalaaya meydan vermeyecek haller zuhura gelir.
Ebu Bekir Sıddık daima Resul-i Ekrem'in Süveyda-i Kalbi, Mahrem-i Esrarı, Şerik-i Ahsan ve Ekdarı, Makbul ve Manzuru idi. Bu da bilcümle muhacirin ve Ensar'ın huzurunda olup şöhreti delaletten müstağnidir. Allah için doğrusunu söyleyeyim. Sen karabetçe Rasulullah'a daha yakınsın. Lakin Ebubekir mertebece daha yakındır. Karabet yakınlık etle kandır. Mertebece kurt yakınlık ise ruh ile nefistir. Bu ise büyük bir farktır. Müminler onu bilerek bu babda müttefik olmuşlardır. Onda şüphe edersen bunda şüphe etme ki Allah'ın eli cemaatle, rızası taat iledir. İmdi. Sana bugün hayırlı ve yarın faydalı olan hale duhul et. Boğazından işleyen şeyi çıkar, at. Eğer ömür uzun ve ecel müsait olursa onu ister istemez yiyeceksin ve hoş nahoş içeceksin.
Ama öyle bir vakitte yiyip içeceksin ki sana hususiyeti olanlardan başka sözünü reddeden olmayacak ve senin kanatlarının ucunu keserek ve senin meslekini takip ederek sana tamah edenlerden başka tabi olan bulunmayacak. O halde heba ettiğin kase ile sak yolunmayı yani su varılmayı ve içinden çıkmak istediğin hale iade kılınmayı temenni edeceksin. Bizim hakkımızda ve senin hakkında Cenabı Hakk'ın bir sırrı ve hikmeti vardır ki ferahlı ve kederli vakitlerde avn ve inayet ancak Ondan ümit edilir. Allah dur. Ebu Ubeyde Hazreti Ömer'in bu tebligatını da hamil olarak Saadet Hane-i Sıddık'tan çıkıp işin güçlük ve nezaketini düşünerek ve derin mütalaalara dalarak Hazreti Ali'ye gitti. Sıddık ve Faruk'tan aldığı sözleri ayine ila ve tamamıyla tebliğ etti. Hazreti Ali dikkatle dinledi. O sözlerin tesiratı ta iliğine işledi ve evet Ebu Ubeyde. Bu sözler hep kavmin zamirlerinde müstetir mi?
Yani kavmin içinde hep bunlar gizli mi dedikte Ebu Ubeyde? Benden cevap yoktur. Ben ancak dince olan borcu ödeyici ve İslam'ın söküğünü dikici ümmetin gediğini kapatacağım. Burasını Allah bilir. Alacan-ı kalbim ve dağı-ı derunun ona delalet eder diye cevap verdi. Hazreti Ali de bunun üzerine dedi ki, bu evin bucağında oturuşum hilafeti talep veya emri marufu inkar veya bir Müslime ithaf için değildir. Belki Resulullah'ın firakı ayrılığı beni çarptı ve öyle bir Hud etti ki ondan sonra hangi cemiyette bulundumsa derdimi tazeledi, hüzn-ü kederimi kat kat eyledi. Ona kavuşmak iştiyakı bana kafi veya başka temadan müstağnidir. Allah bilir ki Abdullah yani Kitabullah ile meşgul idim. Müteferrik olanlarını cem ediyordum ve amelini Allah'a ihlas ve işini onun ilim ve iradesine teslim edenlere hazırlanmış olan sevaba nail olmak ümidiyle Kitabullah'a bakıyorum.
Meazalik, bununla birlikte aleyhimde bir ittifak vaki ve benim için sevk olunan Hakk'a mani olduğunu bilemem. Mademki benim sebebimle vadi dolmuş ve nadi müçtemi olmuş, yani meclis ve divan kurulmuş artık Müsliminden bir ferde fenalık edene merhaba yok. Gönülde belam var lakin Rabbime mülaki oluncaya kadar ağzım açmam. Davayı huzur-i baride görürüm. Yarın sabah sizin cemaatinize giderim ve sahibinize bey'at eylerim. Ta ki hüküm ve kader yerini bula. Allah her şeye şahittir. Ebu Ubeyde Hazretleri bunun üzerine avdetle Ebu Bekir ve Ömer'in yanına geldi ve acı tatlı ne işittiysem cümlesini onlara söyledim ve yarın Ali de gelecektir diye haber verdi. Ertesi gün Ali Mescid-i Şerife geldi. Cemaati yarıp geçerek Ebu Bekir'in yanına vardı, beyat eyledi. Güzel söyledi, vakarla oturdu. O zaman Ebu Bekir Sıddık Hazretleri, Hazreti Ali'ye hitaben, sen bizce aziz ve keremsin.
Hali gazapta Allah'tan korkarsın. Hali rızada dahi rica edersin. Ne mutlu o kimseye ki Allah'ın ihsan eylediği farz ile iktifailer. Ben emanete, halifeliğe, başkanlığa ragıp değildim. Sirran ve alenen Allah'tan onu istemedim. Lakin fitne zuhur eder diye kavf ve dehşet gelip de naçar kabul ettim. Emanette rahatım yok. Meğer Allah kuvvet vere. Benim sırtıma yükletilen ağır yükü Allah senin arkandan indirdi. Biz sana muhtacız. Senin fazlını biliriz. Herhalde Allah'a rahibız demişti. Hazreti Ali ve Zübeyr radiyallahu anhüma'da hilafete Hazreti Ebu Bekir'in cümleden ehak olduğunu ikrar ile beraber meşveretten hariç bırakıldıkları cihetle müteessir olarak bey'adde taahhur eylediklerini beyan ile, itiraz edip özür dileyip tarafı halifeden itirazları kabul buyrulmuş ve aradaki burudet soğukluk külleyen bertaraf olmuştur.
Yine Ebu Ubeyde der ki, daha sonra Ali istizan ile kalktı, izin isteyerek kalktı. Ömer ikramen onu teşyi ederken, ona ikram için uğurlarken Ali dedi ki, şimdiye kadar gelmeyişim sahibinizi kabul etmediğimden ve şimdi gelişim korktuğumdan değildir. Ben sözümü ciddi söylerim. Gözümün gördüğü ve ayağımın bastığı yayımın çekildiği ve okumun düştüğü yeri bilirim. Lakin bela üzerine gelen bela hakkında Allah'a itimaden atımın gemini tuttum. Bela üzerine bela İrtihali Nebevi'den sonra cemaatimizin hali malum. Biz bir kavmiz ki çakmağı çakarsak ateş çıkarırız. Kuyuya inersek kovayı kandıracak kadar su doldururuz ve vurursak kanatırız. Dikersek ıslah ederiz. Senin darbım meselelerini işittim. İstesem ben senin sözlerin üzerine birtakım sözler söylerdim ki işittiğine de söylediğine de pişman olurdun. Demişsin ki: Rasulullah'ın firakı beni çarptı. Onun için bu evin bucağında oturdum.
Rasulullah'ın firakı yalnız seni mi çarptı? Onunla Musab olanın hali bundan ağır ve azamdır. Zira rabdı olmayan sözlerle cemaate tefrika vermemek ve neticesinde şeytanın mekrinden havf olunan ahvalde ihtiyat eylemek dahi musibete düçar olan zatın vasaifindendir. Resulullah'a kavuşmak iştiyakı başka şeye tamahdan müstağnidir demişsin. Onun şeriatine nusrat ve bu babda Allah'ın evamirini, emirlerini tutanlara muavenet dahi ona iştiyakın icabatındandır. Demişsin ki, Abdullah ile meşgul oldum. İbadullah'a nasihat ve halka merhamet de Abdullah iktizasındandır, gereğindendir. Bir de aleyhinde bir ittifak vaki ve senin için sevk olunan hakka mani olduğundan bahsetmişsin. Hangi ittifak senin aleyhinde vaki olmuş Ve hangi hakkın ketmolunmuş? Dün Ensar'ın ne dedikleri ve ne yaptıkları malumun olmuştur? Seni yad eylediler mi? Yahut sana dair bir işaret ettiler mi?
İşte Muhacir'in burada senin intihabını lisanı alan veyahut zihninde tasavvur eyleyen kimdir? İnsanlar senin için tarik-ı Hak'tan saptılar mı? Ve senin hakkında tecavül ile Allah'ı ve Resulünü sattılar mı sanıyorsun? Vallahi öyle değil. Lakin sen uzlet ettin. Vahiy ve melekle müşavereye mi muntazır oluyorsun? Vahiy mi bekliyorsun? Bu ise bir emir der ki Allahu Teala onu seyyidimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemden sonra tay etti. Kaldırdı. Emre hilafeti ilmeklenmiş yahut kamış yapraklarıyla seddedilmiş, hal ve küşadı kolay bir işimi sanıyorsun? Öyle değil vallahi. Orman kaplamış. Ağaçlar yapraklanmış. Hep acemiler fasih, zayıflar semiz ve ahmaklar fatin ve dikenler hoş bu olmuştur. Bir de ağzımı artık açmam demişsin. Allah'tan havf ile rızasını ihtiyar eden lisanını tutar. Ağzını kapar, hayra saheyler.
Hazreti Ömer'in bu ifadatı üzerine Hazreti Ali dedi ki, vallahi yaptığımı bozmak üzere yapmadım ve dönmek niyetiyle ikrar etmedim. İnşallah mübayyada en ziyade ziyan gören nifak-ı ihtiyar ve şikak-ı iltizam edendir. Her beliyyede ancak Allah ile teselli bulunur. Her hadisede ancak Allah'a tevekkül olunur. Ya Eba Hafs. Artık münbasit ve müsterih olarak dön. Meclise git. İşittiğinin haricinde avn ve hüsn-ü tevfike ilahi ile arkaya kuvvet verecek, suçu affettirecek, ülfeti cem edecek, külfeti defedecek halattan başka bir şey yoktur. Hazreti Ali'nin bu ifadesi üzerine Hazreti Ömer dönüp meclise gitti. İhtilaf ortadan kalktı. Hazreti Sıddık hilafeti hakkında icmaı ümmet vaki oldu. Hazreti Ebu Ubeyde der ki Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin firakından sonra gelen hallerin en gücü budur. Doğrusu bu hadisede Hazreti Sıddık ve gerek Hazreti Ali pek ziyade basiret üzere davranmışlardır.
Ehl-i İslam aralarında tefrika çıkmasından sakınırlar ve def-i fesada kemali ihlas ile çalışırlardı. Onların bu misilli hal ve hareketleri aynı hikmet ve ahlaka bir ders-i ibrettir. Onların ahvalini muhakeme sonraki gelenlerin haddi değildir. İslami nesillerin en hayırlısı sahabe neslidir. Onlar hep hidayet yıldızlarıdırlar. Kuran-ı Kerim'in tefsiri onlardan öğrenildi. Binlerce ehadîsi Şerife onlardan işitildi. Ahkamı diniye onlardan aksedildi, alındı. Onlardan öğrendiğimiz kavaidi diniyeyi ele alıp da dini kuralları ele alıp da onların hareketlerine muhakeme eylemek bizim haddimiz mi? Gerçi hata insanın şanındandır. Müçtehidler de hata eder. Lakin müçtehidler isabet eylerse on, hata eylerse bir sevaba nail olurlar. Onlar hep erkan-ı şeriattırlar.
Aralarında vuku bulan ihtilaf ve münazaralar hep mübahase ve münazara-i içtihatça ihtilaf etseler de hak ve sevabı anladıkları gibi teslim ile ittihat ediyorlardı. Esna-yı mübahhasede birbirine sertçe söyleseler bile birbirinin kadrini bilirlerdi. Kıymetli Nezirimiz İhsan Mektebi programımızın bugün de sonuna geldik. İnşallah bir sonraki bölümümüzde Mahmut Sami Ramazanoğlu Hazreti Ebu Bekir Sıddık isimli eserine kaldığımız yerden devam edeceğiz.