Ona icabet edin. Demek ki burada bir davet var. Bu davete icabet edin. Şimdi bu kelimenin anlamı ancak yaşamakla elde edilen bir husustur. Bu kelime olarak izahı Türkçe'de karşılığı pek bulunmaz ama bir yaklaşımla ifade edilebilir. Rabbinize icabet edin. Ile. Zaten müellif hazretleri de ancak bu kadar diyebilmiş. Bu dönüşün şu şekillerde olduğu beyan ediliyor. Şunu bir kere bilelim. Cenabı hakk'ın ayati ilahiyesine verilecek olan mana, denizin damlalarına kadar mana verilse yine bitmez olur. Bunu anlayabilmek, bizim Cenabı hakk'ın ziyadesini istediği, Ya Rabbi, ilmimi ve anlayışımı artır. Demek ki bu ancak ilmin ve fehmin, anlayışın çoğalmasıyla kavranabilecek iş. Bu kavrayış da bu kavrayış da zihin olarak değildir. Akıl olarak bir kavrayıştır. Çünkü zihin herkeste var ama akıl Allah'tan bir nurdur o. Onun ziyadeleşmesi, onun artması çünkü fetanet sıfatı akıllılıktır.
Peygamberlerde bulunur fetanet sıfatı. O akıllılık şimdi tefekku var bu ince anlayış demek. Teferbüs var, sezinleme demektir. Tefehhüm var, anlamak vardır. Birbirine çok yakın anlamları, teşekkür vardır, tefekkür vardır, teakkül vardır. Bunlar iç içe, bunlar iç içe. Hepsi gönülle alakalı. Biz burada ne konuşsak, ne içsek? Hepsinin geçtiği yol gönül. Bunu biz Necm suresinde de görüyoruz. Göz gördüğünü yalanlamadı buyuruyor. Yani burada kalp ile alakalı Hac suresinde de geçtiği üzere bu gözler kör olmaz ama kalp gözleri kör olur dinmesinde büyük manalar var. Çok çok mühim bu. Kalpten geçilecek bir husustur. Buna çok büyük riayet ister. Dediğimiz gibi ince bir anlayış, ince bir edep ister. Gelişi güzel, daha ne yapacağım, daha ne olacak demekle mümkün değil olmaz bu.
O zaman bizim yanı başımızı saracak olan Allah'ımızın kitabı Celle Celaluhu, Resulünün sünneti Sallallahu Teala aleyhi ve sellem Kuran ve sünnetin izahı mahiyetinde olan Evliyaullahın kelamı. Çünkü en güzel anlayış onlarda. Rabbimiz buyurmuştur bu ilimde derinleşmektir. Efendim bura bir vaiz kürsüsü değil. Bura belli bir ocaktır. Burada evrad ve ezkarın yapıldığı, bu evrad ve ezkar ile aşılacak yollardır. Evrad ve ezkar ile ilimde aynel yakin, hakkel yakin, işte amelde şeriatimiz, tarikat-ı aliye, marifet ve hakikat bunların hepsinin geçtiği yer gönüldür. Gönülün dışında bir şey yok. Gönülle hallolur. Gönülsüz de hiçbir şey yok. İmanın tasdiki kalptedir. Sonra Cenabı hakk'ın hitabi ilahiyesini duymak gönüldedir. Bak çokça okudukları Ayet-i Celile, Arifani ilahinin Eshabü'nehuen nefsul mutmainne, bu biraz ağır olacak ama hakikat de budur.
Ey huzura eren nefis, bu huzura eren nefis biz tefsirlere baktığımız zaman şunu görüyoruz. Diyorlar ki arada vasıta olmadan Cenabı hak ile dilleşmektir. Bu ve Allah'ımızın hitabi ilahiyesini duymadan yapılan tatile diyemem ağırımıza gider. Makbuliyeti de budur. Buna göre ayağımızı denk alacağız. Mutmainne sıfatına varmadan, tamamen içimizden kötülükler yok olup atılmadan, hiçbir kalıntısı kalmadan, zulmetten perdelerin hiç olmaması, onun yanında da nurdan perdelerin aşılacağı devrelerde bu münip sıfatı hasıl olur. Başka türlü mümkün değil. Bunun izahı yok. Nefis diye onların hiçbir problemi yok. Kalbinden bile geçmez. Beyninden bile hiç geçmez. Tamamen o bitmiştir. Artık Onlar nur üstüne nurdur. Devamlı mertebe ve makam kaideler, devamlı. Zaten bunu elde ettiği zaman onun bir nefesli taat ameline denk gelecek şekildedir.
Hiç şüphesiz bu hale tövbe eden kimseler bu Allah'ımıza dönüş nedametledir diyor. İçten ta canı gönülden birinedamet. Neden böyle böyle böyle yaptım? Neden böyle işledim deyip gözyaşlarının kırmak olması gerekir. Nasıl tarif edelim? Öteye gitmek mümkün değil. Artık küfür, şirk, nifak, büyük günah, küçük günah, bunların hiçbirisi yok. Bunlardan tamamen uzaklaşmış. Ondan sonra masiva da yok. Bu Şeyh Mustafa efendimizin rahmetullah Ali ben Sivas'ı sevmesem diyor ya, işte bu makama geldiği için söylüyor. Ben Sivas'ı sevmesem. Allah'tan gayrıyı ben katiyen kabul etmem diyor. Bu noktaya gelmiş artık o. Mesela bu münip dediğimiz zaman çok yüksek bir sınıf bu. Ele alınan nokta çok yüksek. Onun için biz hutb-u azam olan Es'adi Erbili Hazretleri'nin ancak müni bulmayı, Rabbimize yönelmeyi onun şiirinde görüyoruz. Başka yok.
Gördükçe hali zarını mahbub eder ihsan sana, terk et heva-i ayişini lütuf eylesin, canan sana. Şurayı tespit etmekte fayda var. Allah'ımızın azametine sınır olmadığına göre onun vereceği lütuf ve keremin de sınırı yoktur. Onun vereceği nimetler manevi nimetlerin sonucu yoktur. Onu hesap edemezsiniz. İşte şöyle bir velayet lütfetti bilmem filan ilhamatı ilahi oldu. Bu katiyen sınırlanamaz. Katiyen. Katiyen. İşte şu kadar bu kadar dinlemez. Nasıl ki Rabbimizin azameti yüce ise, yüce ise tarif edilemezse vereceği nimetin de sonu yoktur. Evet, sonu Cemalullah'tır. Şimdi konu ne yapalım şimdi bir türlü? Aşağı inilmez. Buna girince senin buyuruyor, senin buyuruyor, hali zarını, böyle inleyişini Allah deyip yalvarışını görünce ancak ihsana mazhar olursun. Sen bir kere hevai yaşantını terk et. Esas Efendimiz buyuruyor. Terk et. Hevai ışını.
İstediğin gibi yemeler, içmeler, gezmeler, tozmalar, bunlar terk et. Olmaz diyor. Zaten bununla mümkün değil. Lütfeylesin, cana sana. O zaman Rabbimiz sana lütfeder. İşte Bayezid Bistami hazretlerinin dediği gibi ya Rabbi sana nasıl vasıl oluruz deyince, daha nefsek ve teal, nefsani bütün halleri terk et ve gel buyurmuştur. O biter zaten onu da. Tam bir tedavi olamadığımız için böyle yarım yamalak gelir yoksa tam tedavi olanlar için bir sıkıntı yoktur. Onunla devamlı makam ve mertebe geçerler arz ettiğimiz gibi. Sarf etme zayi vaktini, vermez şifa seyran sana. Ey derde derman isteyen, yetmez mi dert derman sana? Derman olacaksan sana dertler var. Neden ben daha mutmainne sıfatında değilim? Mutmainne sıfatında olmayınca Allah korusun amelimiz esfel-i safiliğinde de olabilir, sicciğinde de olabilir, ta ki onların alayı illiyiğinde olması ancak mutmainne sıfatını yakalamakla mümkündür.
İşte diyor bunu kendine dert etki devası bundadır. Bunları kendine dert etmedikçe mümkün değildir diyor Esad-ı erbili Hazretleri. Ey rahatı can isteyen, kurban olan candır sana. Bezmi maariften seni yok eylemiş bu varlığın. Senin kendini beğenmen var ya bir başkasını küçük görmen işte budur seni marifet makamlarından aşağı düşüren. Bazı misaller verilmeyince zor olacak. Mesela Adem Aleyhisselam cennettedir cennette. Şimdi bizim bir çekirdeğimiz var, bir nüve var. Nüve hepimizde var bu. Biz bu nüveyi geliştireceğiz. Nasıl ki bir kayısı ağacının çekirdeği var, ondan ne oluyor? Gövdesi oluyor, dalları oluyor, yaprağı oluyor, meyvesi oluyor. Bunun gibi. Adem Aleyhisselam cennette dedi ki ben tevhid mertebelerine nasıl ulaşırım? Şimdi bu tevhid mertebesi dediğimiz zaman tefrit var, tecrit var, tevhit var. Bu anlatılamaz daha. Tecrit var, tefrit var, tevhit var.
Tevhid biz deriz ki La ilahe illallah Muhammedun Resulullah. İşte kardeşimizin okuyacağı hutbedeki hadis-i şerifte bakın bir sır var. Hadis-i şerif gönülden tasdik ederek şimdi taklidi imandan tahkike geçiş bu olmazsa zor işte. Hep kolay kolay kolay cihetlerinin gösterildiğine bakmayın. Bunu Hasan-ı Basri Hazretleri'ne de sordular. Dediler ki efendim, bazen konuşmalar oluyor. Şöyle bir geçerken camiye şefkatle baksan cennete girersin diyorlar. Bir kısım görüşmeler var ki sen sanki senin canını alır gibi konuşuyorlar. Ne yapalım? Siz buyurdu ta canı gönülden, sizi böyle canınızı alacak gibi görüşmeler var ya onlar şefkat ve merhametinden öyle konuşuyorlar, onlara devam edin diye buyuruyor. Bakın gönülden tasdik bu tahkik halidir imanın. Tat ve lezzetini almaktır.
Allah'tan başka ilah olmadığına, Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam'ın onun resulü olduğuna inemen kimseye Allah cehennemi haram kılar. Bak burada ne geçti? En önemli olan sıdgam min galbihi. Şimdi hepsi kalpten geçiyor. İman hal bile tasdiktir. Ondan sonra ibadet ve taat kalpten geçiyor. Hepsini umum genel ibadet edersek ihlasın ve takvanın ihsanın yeri hiç şüphesiz gönüldür. Üç defa Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam mübarek göğüslerini, kalplerini göstererek buyurmuştuk. Yoksa çok zor. Efendim nasıl kolaylaştıracağız? Nüve dedik onu ifade edeyim Adem Aleyhisselam'a. Verilen o nüve muhabbettir. O muhabbet nüvesinden anlaşılıyor, anlayalım. O çekirdekten ne hasıl oluyor? Marifeti ilahi hasıl oluyor. Tarikatımızda bir uygulama var ki anlatamam. Çünkü siz değil de bizim gibi insanlar daha ona ulaşmış ve kokusunu da almış değiliz. Siz değil. Maide suresinde elli dördüncü ayeti celile.
Bir hülasa ettirseniz şu kadarını diyebilirim. Mesela Allah'ımız tevbe edenleri hakikaten, kerametle ve temizlenenleri seviyor. Kuran-ı Kerim'de kimi seviyor? Cenabı hak sabredenleri seviyor. Takva sahibi olanlar seviyor. Kendisine tevekkül içinde olanları seviyor. Yani burada ancak böyle özetleyebiliriz. Sevdiği kullar olmak Cenabı hakk'ın gaye bu. O zaman bu kısmını okuyayım, bir kaide geçti. Bu rıza makamıyla alakalı. Ancak buyruluyor zahitler tevekkül, bu biz bu kelimeyi kullanmayalım, tevekkül ehli olmak suretiyle ve rıza rıza makamı ile yürürler. Ve Cenabı hakk'ın korkusunu taşıyan kimseler de Mevla-yı Zülcelal'in korkusunu taşıyanlar ve bu heybet Allah'ımızın azameti ilahiyesi demek. Bu vefa kademiyle Cenab-ı Hakk'a vermiş oldukları söze sadakatle ulaşırlar. Rabbi Zülcelalimize sevgi duyan kimseler de şevk kanatlarıyla ve safa haliyle huzur haliyle ulaşırlar.
Dediğim gibi bu Ahmed el Rufai hazretlerinin eseri. Tabii Ahmed el Rufai hazretleri bu sıddıkıyyet makamındadır. Peygamberliğe bir makam kalmıştır. O tabi olması mümkün değil. Böyle yüce bir seviyede olan kimsenin sözleri de bundan başka bir şey olmayacaktır tabi. Onlar müşahede ayakları ile ve fena Rabbi Zülcelal'imizde tamamen yok olmuşlardır. Onunla yürürler. Daha başka birçok yürüyüş şekilleri var, ruhani manevi yürüyüş şekilleri var. Rabbi Zülcelal'imize karşı acziyetini ifade ederek yürüyorlar. Bir kısmı da ibret nazarıyla aleme bakmak ve gönül mahsunluğu ile Rabbi Zülcelal'imize vasıl oluyorlar. Kimisi de ruhani zevklere erişerek ama katiyen bir fakr, kibir hali yoktur. Onunla Mevla'ya yürüyorlar. Cenabı hak şefaatlerine mazhar kılsın.