Rabbimiz Zülcelalimizden şerli bir zümre olmaktan ona sığınırız. Hayırlı bir zümre olmayı murad ederiz. Diyelim ki şerli bir zümre ne diyeceğiz? Efendimize geldiler sallallahu aleyhi ve sellem, Sakiş Kabilesinden dediler ki ya Resulallah, şöyle şöyle kavimler var. Hele bu kavim çok İslam'a muhalefet ediyor, çok büyük hakaret ediyor. Siz peygambersiniz, bir mübarek elinizi kaldırın. Allah sizin duanızı reddetmez. Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz, Sakif Kabilesine hidayet lütfet ya Rabbi dedi. Şimdi burada Tufeyl bin Amr Efendimize geliyor sallallahu teala aleyhi ve sellem. Habilesinden İslam'a girmeyi reddettiğini söyleyenler var. Diyor ki ya Rasulallah bir beddua edin. O da buyuruyor ki ya Rabbi onları imana getir. Artık Uhud'u biliyorsunuz. Bunun yanında siz Taif Seferi, onu da biliyorsunuz.
Bir gün Aişe-i Sıddıka validemiz dedi ki Ya Rasulallah peygamberler çok büyük eza görmüşler, on iki tane peygamber anlatılır. Onların çok eza gördüğünü buyurdular ki, Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz ya Aişe, nebiler içerisinde en çok eza çekeni benim. Ne buyurduğu o en çok eza çektiği günde o bize örnektir, o bize misaldir. O bizim uyacağımız en güzel üsve-i hasene'dir. Ya Rabbi onlara hidayet versin, onları bilmiyorlar da onun için yapıyorlar buyurdu. Böyle bir peygamberimiz var bizim. Beddua etmiş midir? Gül yüzüne yapılan hakaretlerde hiç yapmamış ama din yüzüne yapılan hakaretleri bağışlamamış. Öyle bir peygamber var, sende Allahü Teala Aleyhisselam. Şimdi biz buna imreniyoruz, imrenmemek mümkün değil, fakat ulaşamıyoruz. Ne yapacağız? Aynileşeceğiz. Aynileşmek nedir? Şimdi biz rabıta yapıyoruz ya, aslında rabıta aynileşmek demek.
Şöyle burada bir çay veya bir süt diyelim, içine şekeri attık. Şekeri karıştırdığımız zaman sütü ve çayı içinde olduğu gibi kaybolur. Rabıta da biz zaten o rabıta yaptığımız insanın özelliği çok önemli. Fenafillah olacak, Ehababillah olacak, Allah'ımız da yok olmuş. Onda hakim olan rabbımızın iradesi, onun dışında hiçbir şey olmaz zaten, mümkün değil. İkincisi beka haline ele düşmüş, beka da varlığı Allah ile. Şimdi rabıta giderken ne oluyor, artık onun kisvesine bürünülmüş oluyor. Esad er birliği Hazretleri kalpte Sallallahuü sırra Mektubat'ında şunu ifade buyuruyor, mürid Efendimizin Gabbdesallahu Sırra, müriddanından biri diyor ki Efendim ben rabıta halindeydim, sizin şu sadrınızdan yukarısını böyle yemyeşil gördüm deyince, buyuruyorlar ki fenafir rasul hali zuhur ediyor. Ama geçiş o kapıdan, oradan geçiniyor. Bak aynileşiyor.
Ondan sonra Efendimiz sallallahu teala aleyhi ve sellem ve Cenab-ı Hak'ta eriyor, ne diyeyim artık buna. Allah'ımızın ahlakıyla ahlaklanıyor, Resulü Ekrem Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem ahlakıyla ahlaklanıyor. Burada şerli zümre olmaktan Cenabı Hakk'a sığınırız. Onlar Rabbi Zülcelal'imizin emrini tanımayan, Resulünü kabul etmeyen zümredir. Onlar için yaratıkların artık buradaki Türkçe anlamını demeye gerek yok, en şerlileridir. Şimdi hayırlı olan kimse nedir, özelliğini de bildiriyor Cenab-ı Hak. Onlar iman eden ve salih amel işleyen. Asıl bizi çokça düşündüren bu. Bizim de arifanı ilahi, arifanı ilahi dediğim büyüklerimiz arasında fark şu, şimdi biz burada namaz kıldık ya, yerine göre evradımızı da okuduk, ezkarımızı yaptık, diğer neyse Kuran-ı Kerim. Biz ne deriz? Elhamdülillah, taatlerimizi yaptık. Onlar bunu demez işte. Onlar der ki yaptık ama kabule şayan bulduk.
Hadis-i Şerif Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz kişi namaza durur. Eğer gönlümüz karışık olursa, öyle sağa sola saparsa, değişik düşünceleri, ya kibi, kendimizi beğenmek gibi hallere bürünürse yüzlerimize çarpılıyoruz. Aynen Hadis-i Şerif onlar bu derdin içine düşürür. Acaba amelimiz salih midir, değil midir? Şimdi biz de, biz de tefekkür ediyoruz amelimizin salih olması ne demek? Diyelim ki biz memleketimizde meşhur, her yöreye göre meyveyi Cenab-ı Hak lüt etmiş. Bizim memleketimizde de elma veya armut yiyoruz. Armudu yediğimizde, isterse adamın gözü görmesin, önüne getirsek meyveleri biz demiyoruz. İşte buyurun yiyin, o elini atıyor, eline bir meyve geliyor veya doğranmış da olabilir, dilimlenmiş bir şekilde. Ha bu armut diyor. Ondan sonra elini bir atıyor, ağzına götürdüğünde o meyve bu da şeftalidir diyor. Ondan sonra bir diğerine elini atıyor, bu da elma diyor, gözü görmüyor.
Tadını alıyor. Şimdi biz namaza durduğumuz zaman gözümüz görse ne olur? Gözümüz görürse Allah'ımızı görür gibi ibadet etmiş oluruz. Görmeyince onu görür gibi taat yapmak, işte namazdaki haşyet zaten bu ifade ediliyor, haşyet hususu, onun tadını alırız. Ondan sonra elmanın tadını aldığımız gibi armudun da, ne yaptık diyelim, Allah için bir araya geldik. O Allah için bir araya gelmenin de lezzetini alacağız. Mesela ne diyoruz Allah için biz kardeş olduk, o kardeşliğin tadını alacağız. Diyelim ki diyelim ki bir mümine acıyoruz, onun sıkıntıya düşmesini, o kardeşliğin tadını alacağız, lezzetini alacağız. Ona yardımcı olmanın, ona hizmet etmenin verdiği tat ve lezzet bizim gönlümüzde hissedilecek. İşte salih amel denildiği zaman yaptığımız taatlerin zevkine ayırmak. Secdeye vardığımızda da, kıyamında da, rükuunda da, bütün diğer taatlerde. İşte bizi düşündüremem. Kabul olup olmama noktası bu.
Bir de salih amel ancak mutmainne sıfatında meydana gelir. Şimdi gel de düşün, mutmainne sıfatı, nefsinin mertebelerini kişi geçmiş. Burada akşam gelenler bu değişik yerlerden geldiler. Düşündük Allah'ımızın kulları dedim, hallerini anlatamam, temiz kimse der. Oturduk, bu nefis mevzuuna geldi, hatırıma da tren istasyonu. Şimdi bilmiyorum istasyonlarda durur mu, durmaz mı, daha durur. Diren diyelim Kars'tan çıktı, Sivas'a geliyor. Sivas'a gelene kadar birkaç yerde ne yapar, istasyon olur. Ondan sonra Ankara, İstanbul'a gidecek, böyle belli yerler var istasyonlar, oradan geçerek gider. Şimdi biz Kars'tan başladık yolculuğa. Ana rahminden geldik pazara. Biri kefen aldık gittik mezara, ne kadar yüksek olsa da şanım, iki taş olur misal. Şimdi biz İstanbul'a varacağız, gelin Medine'ye varalım, Medine'ye varacağız, istasyonlardan geçiyoruz.
Bu istasyonları Rabbi Zülcelal'imiz bize nasıl haber veriyor Sure-i Yusuf'ta emmare, nefis ne derse oyalıyor. Canım benim şöyle yiyecek canımı istiyor. Bunun pek tadı yok, yapamamışlar. İşte şu yemek, işte istasyonları nasıl geçeriz böyle emmare bu ne yiyeceği, ne giyeceği, böyle bu deftere düşmüşüz. Nerde ne yiyeceğiz, ne içeceğiz, nasıl zevkli bir hayat yaşayacağız, nefes bunu ister. Artık sure-i Kıyamet'de levvame sıfatınız var. Ondan sonra Şems suresinde Mülheme, Fecr suresinde mutmainler, Razı'ye, Merziye, O zaman amel salih oluyor. Hatta öyle bir kıymeti haiz ki, şu dağdan vesaire yerden biz yapı için taşlar getiriyoruz. Bütün umum, ne kadar çeşidi olursa olsun taşların genel adı budur. Çünkü zümrüt de bir taştır, Yakut da bir taştır. Onlar gönüllerini zümrüt gibi, yakut gibi rabıtasıyla da zikriyle de mevlamıza dönüp münib oluşuyla da bu hale getirmiş. Şimdi onlarla biz farklıyız.
Aynı taş ama o taş, zümrüt. Ne olmuş, biz bu yola girmişiz. Böyle dediler ya yontulmamış dediler. Allah korusun bu tabir de hoş olmadan, gelişigüzel bir taş gibi geldik. Ama bu taş Allah'ın izniyle istiğfarımızı okurken, tevhidimizi okurken, salavü selam getirirken, perhizlerine de dikkat ederken haramlara düşmez, sonra rabıtamızla da bilhassa, murakabelerle, çünkü bunun da aşamaları var, bununla beraber ahlakın gelişmesi de var. O zaman tabi ki değeri ölçünemiyor. Bunu Cenab-ı Hak bize haber veriyor. Bakın o zümrüt gibi olan, yakut gibi olan, değeri ölçünemeyen, ecir ve mükafatına sevap verilirken, bigayri hesap olan, hesapsız olanlar bunlar işte. Türkçesine döndüğümüz zaman deli, deli demişim ben küçük bir rap demiyorum ama mana oturmuyor. İnanıp yararlı iş işleyenler, işte onlar da yaratıkların en iyileridir. Hayır.
Dendiği zaman, öyle bir iman ki, öyle bir iman ki, aynen Ammar Bin Yasir'in Aleyhissalatü Vesselam efendimiz onun kemiklerine de işlemiştir diyor. Kemiklerine işlemiş. Öyle bir iman ki şöyle bakıyoruz biz dağ görünüyor. Dağa bakarken dağdaki o ilahi güzellikler, yaratılışındaki hikmetler görünüyorsa, iman bu işte. Kulağımız, sabah vakitlerinde kuşların ütüsünü çok duyarız. O kuşları üterken, Eslamule veim min şeyin illa yüsebbihu bihamdi. Allah'ı zikretmeyen hiçbir varlık yok. Öyle cik cik cik ötüyor gibi değil. Allah'ımızı zikrini duymak iman bu işte. Biz bunlarda yoğunlaşacağız. Yüzünden geçersek ne olur? Yüzünden geçersek, biz nohutla, fasulye ile, buğdayyla, arpayla uğraşırız dağın yüzüne ektiğimiz, altındaki o kıymetli madenleri göremeyiz. Bor madenleri bir tanesinde. Eğer tam çalıştırılabilse ülkemizde, dört yüz sene hiç çalışmaya gerek yok bunlar. Sırtüstü memleket kazanır.
Biz hep yüzünde kaldığımız için, bu kadar da yeter, ister bu kadar yapabiliyoruz diye diye diye diye bu hale geliyoruz. Onlar ne diyor, efendim bizi bırakma diyor. Sohbetlerde bulunduğum için duyardım. Ne olur efendim, biz pek bir inşallahız. Bırakma. Şöyle sizin burada ifade ettiğiniz güzel vasıfları haiz kişilerden olalım. Şu dünya fırsatı bize bir defa elimize geçer, ikinci zevada yok, ne olur şuna bir gireceğim deyip yalvaranlar olurdu. Bırakmazdı. Sorarlardı Efendim ne yapalım, nasıl edelim. Bir bir tarif buyururdu zaten. Asılıyorum. Zaten Cenab-ı Hak da öyle olduğu zaman lütfediyor. Mesela Allah'ımız isteyin buyuruyor. Kul istediği zaman Allah'ımız veriyor. Biz canı gönülden Ya Rabbi, sana kul olmak istiyoruz. Gerçek bir kul olmak istiyoruz. Böyle yüzeysel değil, candan, abdiyeti elde edebilmek.
Buna neden ulaşamıyoruz biz, akşamki o gelenler bize çok büyük bir açılır oldu bizde onları görmek, onların himmeti oldu bize. Biz kendimizden değil, onların herhalde güzel niyetleri bize bunları hatırlattı. Dedim ki biz bağ, bahçeye, tarlaya bir tohum atıyoruz. Ne tohumu diyelim, bu haber hürmetle bitmez ki. Nohut da olur, fasulyeyle olur vesair de olur. Ama bunun yanında otlarda büyür. Eğer ot ilacı onu kullanmasın, sonra mücadele edip de onları biz yolu yok etmezsek ne olur, o diktiğimiz güzel nohudunda, fasulyesinde kıymetli nimetleri üstündür der onu. Üstündür der, büyütmez onu. Halbuki çok kıymetli nimetlerdir. Şimdi bizim ruhumuzda olan bu güzellikleri, nefsimiz bitdul diyemediğimizden, o nefsimizin heva otları neleri onu olduğu gibi salep. O zaman esamle: Allah'ımız ilk ilham buyur mü? Başta, kötülükleri bir kere yolun taşlarını atın ki yola devam edebilesiniz.
Yoksa olmuyor, bak tevhid okuyoruz, tevhidde rabbımız bize bana nail mi olmak istiyorsunuz, o zaman nefsinizin engellerini kaldırın buyuruyor. Eshabüla La İlahe La İlahe demek şirk, nifak Ondan sonra büyük günah, küçük günah, masiva, her şeyi kaldırıp illallah demek. Yoksa olmuyor mu? Temizlenmedikçe mümkün değil, mürüdür. Bunlardan bir kurtulacağız biz, bundan sonra hasıl olacak. Hepiniz biliyorum, hepimiz çiftçiyiz diyelim. Adem peygamberimizin mesleği. Evinin önünde az bir yer de olsa ne yapar, eğer bir taş ne varsa ekeceği dikeceği yer. Onu bir kaldırır. Çalısı çırpısı bilmem filan varsa onu da kaldırır, sonra toprağı birimli bir hale getirir. Aynen bunun kalbimizdeki nefsin de, şeytanın da, dünyanın da, şeytan sıfatlarında, sıfat insanların da, biz de açmış olduğu kötülükleri kaldırmadıkça yürünmeyin. Ancak o zaman açın.
Vaiziydi Bistami Efendimiz dedi ki Ya Rabbi ben sana nasıl ulaşırım? Nefsin arzularını bırak vererek. Bunu uzun böyle anlatmaya gerek hadis-i kusi'ler var. Demek ki salih amel işlenirse onlar insanların, böyle yaratılmış varlıkların en seçkinidir. Zaten yarattıkları bizim kulluk vazifemizi icra için. En son kısmında onların mükafatları anlatılıyor, Cenabı Hak onu ifade buyuruyor. Mükafatları cennetlerdir. Cennet diyoruz ama biz hangi cennettir o? Diyoruz cennetler, cennet iki şekilde birisi huriler, bu menkul ve me'kulat, böyle nikah edilecek huriler. Mek'kulat yiyecekler. Cennetü'l maarif olursa ne demek o, 0 ilahi nimetlerdir. Rabiatü'l Adeviyye annemiz buna eriştiği için, Vakıa suresinde, canınızın, canınızın istediği kuş etlerinden ikram olunacaktır deyince, Esame bir cezbeye geldi. Allah'ım dedi, Rahbiyetüladevi annemiz. Beni huş etleriyle oyalama dedi. Ben senin cemalini istiyorum.
Cennetü'l maarif budur. Atlarından ırmaklar akan cennetler, orada ebedi olarak kalacak. Çünkü Allah'ımıza imanda ebedi, saatler de ebedi mümkün. Allah'ımız onlardan, onlar da Cenab-ı Hak'tan razıdirler. Allah'ımız onlardan, onlar da Rabbimize razıdirler. Bu nimet kim için? Hiç şüphesiz, asır, mühim olan nokta budur. Rablerinden korkan kimselerdir. Şimdi bunu böyle alırsak, biz hata etmiş oluruz. Hayır. Havh ve haşyet dairedir. Havf azabından korkuyoruz, cezasından korkuyoruz. Haşyet nedir? Haşyet onun yüceliği karşısında. Artık anlatılamayacak Eshabü'l-Hadîd, otuz bir Efendimiz bile öyle buyurdu. Onu hakkıyla kimse takdir edemez. İlla müşrikler için kullanmayın bu Ayet Celleyi. I. İşte onlar Allah'ımızı tanımaz da putlara taptık. Evet doğru, bunun yanında biz Allah'ımızı tanıyabildik. Böyle nazari olarak ifade ediyoruz ama şuhudi olanı yok.
Bir Veliyi okudum hayatını, onu anlatırken şöyle bir izah gördüm. Ama bu güzellikleri elde eden Allah'ın dostu. Hiç diyor gözünün yaşı kurumazdı diyor. Bu niye ağlıyor. Mesela biz diyor ne ya, Efendimiz neye tanımış değiliz. İnşallah siz tanıyan kimselersiniz ama biz tanıyamamışız. Bakın o gösterimde bir şey söylüyor. Devamlı diyor, daha akıl baliğ değildi, çocuk yaştaydı, ağlardı. Bak orada öyle bir mesaj veriyor ki, bazı hocalar geliyormuş, dedeme diyorlarmış Hasan Efendi niye ağlıyor. Bilmiyorum hocası hiç gözyaşı durmuyor ağlıyor. O ağlayışı hatasından değil. O ağlayışı Allah'ımızın Azamet-i İlahiyyesi karşısında alıyor. Ashabı Güzin Sıddif-ı Azama bakıyoruz vesairlerine radiyallahu anhüm ecmain efendilerimize çok ağlıyordur. O ağıtlar Azamet-i İlahiyeden dolayı. Bu nimetler kim içindir? Onun Azamet-i İlahiyesinden. Onun karşısında bu nimete erenlerdir.
Geçenlerde ifade edildi ama şimdi hatırlayabilirsem değil desem. Onlara iki cennet veriyor, satırladınız mi? Birisi dünyada ibadet ve taatin, ona kulluğun aşk ve muhabbetin, ikincisi ilahi nimetlerin üstünde bir nimet, cemali ilahisi. Elhamdüllililahi rabbbil alemin. Yalnız biz o Ayet-i Celileyi, altmış yedinci Ayet-i Celîne Zuhruf Suresi'nde okumadık. İnşallah vakit bulduğumuzda, yalnız şu kısmını söyleyelim. Yani nice dostlar var. Yevme idin ol günde Birbirlerine düşmandırlar. Ancak müttakiler ile müsrif. Burada İmam-ı Gazali rahmetullahi-l Bari Efendimiz kardeşliğin esaslarını sıralıyor, diyelim bir sekiz madde. O sekiz madde de her madde de üç esasa dikkat ederek yürüyor. Mesela birinci maddede bunun diyor üç sınıf halinde ifadesi var diyerek yürüyor.
Velhamdülillahi rabbil alemin Aliyyussalatü vesselam Efendimiz'in Aziz, latif, Ad, Münevver Mutahhar Mücella, Ruhu Ubîelerine şu bulunduğumuz yerden, onun sanki Roza-i Mü'tahhara'sının bir şubesi gibi olan mekandan, Medine-i Münevvere'de, mübarek vücud-u saadetinin bulunduğu mekanda, onun ruhaniyetine ve Peygamber-i Nizam ve Pir-i Nizam, bütün geçmişlerimizin hususen aşk ve muhabbetle buraya gelen, buraya gelme nimetini gerip kıymetini takdir eden kardeşlerimizin geçmişlerinin ruhu ve El Fatiha.