Namaz hakkında bazı malumatlar verelim. Dedik ya, çok heyecanlı kürsüden bile ayağa kaldırıyor. Allah'ım, onu o şekilde harp buyurmuş. Keşife ehli dedik. Keramet ehli dedik. Gönül ehli. Allah'ımızın müstesna bir kul tarifi zor mu? Van'da o zamanın müşküsü, işte ilim ehli olanlar ilerideki kimseler demişler ki bir yere gidelim, davet edilmişler. Orada ikram edilecek. Said idin Nursi hazretlerde bulunsun, gitmiş. Ona özel bir yer hazırlamışlar. Bir bahçe. Böyle bir ağacın dibini üzer, minderini sermişler, hazırlamışlar, bırakmışlar. Efendi Hazretleri teşrif buyurmuş. Zaten asıl maksat da o. Oturmuş böyle, çok kılmamış. Üç beş saniye gibi bir zaman hemen kalkar. Efendim buyurun oturur oturamam çünkü orada otlar var. O otlar, o orada ne varsa artık çiçek mi neyse, onlar Allah'ımızı zikrediyor. Zikreden bu otların üzerine oturup bunları zikrinden tatil edemem. Bunlar bu.
Nasıl bizim içimize girsin? Siz değil. Bizim gibi insanın içine zor gider. Eğer hayırlı olursa gönlüne de girer, kafasına da girer, gözüne de girer, kulağına da girer ruhuyla bir olur. Bizim doğuda bir kardeşimiz var. Böyle üstamızın resmini, karşısına aldırdı. Aşık da mı? Aşık da. O zaman Sami sultanımız var. Herhalde gönül olarak da canlı bir kimse ruh alemi olarak zorlandığım olur kendisine meyan olur. Zorlandığım olur. Bakarım, dedi. Bizim salonda efendimiz Hazretlerinin ilahi okuduğunu duyardım. Gelin, beni namaza kaldırırdım. Bu bir yer var, hala ismini demiyorum. Niye bu kadar çekiniyorsun? Çekim dinlen değil. Acaba olur mu deyip de helaket gider miyiz diye korkuyorum. Yoksa bunlar, onlar için hiçbir şey değil. Bir yerde kilometre olarak diyeyim, üç yüz elli kilometre kadar var uzakta bir ilke. Oraya üstadımız teşvik buyururlar.
Birine dediler ki böyle ibadetli, katilli ulemaya meşahiyeyle muhabbetli bir kimse. Siz de, dediler, eğer arzu ederseniz mübarek bir insan kasabadan, Yahya'nın kasabasına gelmiş. Görür görmez tabii başını yiye, o anlayacağını anlar. Bize anlattığı şu. Bak, bu bizim mahallelerde de o kimselerden vardı, irtihal etti, hala demiyor. Kimin kendisini okuttuğunu demiyor. Siz belki böyle bir hale düşmezsiniz ama bizim gibi insan olur da acaba der mi diye çekiliyor. Anladın mı? Görür görmez bize anlattığı düşün. Beni, diyor, bir kimse her gün gelip okutur mu, diyor. Kula-ı Azim uşağını okutur. Parfüm, ben bunu bilemezdim, diyor. O oturdu yalnız, diyor. Çalırdıklarını da görünce bildim, diyor. Beni utansa, mehir'in mücasına efendimizmiş. Ben, diyor, bir gün namaz kılacağım, diyor. Akşama Şöyle bir on beş dakika gibi zaman kattı. Bir delikanlı geldi ama, diyor, çok müstesna bir delikanlı, diyor.
Ben şimdi nereye gideceğimi biliyor musun, dedi, diyor. Buraya gideceksiniz? Bak, müsteazmize manevi bir nimet. Fakir kainattan kutfedildi, ihsan edildi. Akşam namazını beraber kılacağız. Üç yüz elli kilometre, on beş dakika var nasıl gelecek? Tayyi mekan, bu iş. Abdulkadir Geylani efendimizin, Böyle Hindistan tarafından bir grup gelir. Derler ki efendim, bizim melikimiz, başımızdaki artık idarecimiz, devlet reisimiz vefat etti. Sizden bir talepte bulunuyoruz. Bir kimse tayin buyurur musunuz deyince, o gönlünden başlık isteyen bir ihbarı var. Bilmiyor ama biliyor Abdülkadir geleni ben bunu. O da böyle bir helva pişiriyormuş diyor. Onu çağırıyor. Diyor ki evladım, bak bunlar Hindistan'dan geliyorlar. Başlarındaki idareciler vefat etmiş. Ben seni münasip görüyorum, gider misin? Estağfurullah ama içinden o olur, diyor. Dışından estağfurullah, içinden sevmiyor. Yalnız bir şartla gideceksin.