Namazın Manevi Derinliği ve Kalp İlimi kaydında Hiç şüphesiz konuları cemaate göre ayarlamak gerekir. Bu konu namaz hakkında. Namaza dair ehlullah'ın bayağı bir risaleleri var. Mesela Saiddin Nursi Gaddesallahu Sırrı üstadımızın var. Essadi Erbili Hazretleri var Mektubat'tan. Bir defasında Saiddin Nurisi Gatdesallahu Sırrı Hazretleri hazretleri Esabi Elbiliye hazretlerine gelir.…
Namazın Manevi Derinliği ve Kalp İlimi ne anlatıyor?
Namazın Manevi Derinliği ve Kalp İlimi kaydında Hiç şüphesiz konuları cemaate göre ayarlamak gerekir. Bu konu namaz hakkında. Namaza dair ehlullah'ın bayağı bir risaleleri var. Mesela Saiddin Nursi Gaddesallahu Sırrı üstadımızın var. Essadi Erbili Hazretleri var Mektubat'tan. Bir defasında Saiddin Nurisi Gatdesallahu Sırrı Hazretleri hazretleri Esabi Elbiliye hazretlerine gelir.…
Bu ses kaydının kaynağı kim?
Genel
Bu ses kaydı nasıl dinlenir?
Kayıt ücretsiz dinlenebilir; 19 konu başlığındaki zaman bağlantıları ilgili bölümü doğrudan başlatır.
Hiç şüphesiz konuları cemaate göre ayarlamak gerekir. Bu konu namaz hakkında. Namaza dair ehlullah'ın bayağı bir risaleleri var. Mesela Saiddin Nursi Gaddesallahu Sırrı üstadımızın var. Essadi Erbili Hazretleri var Mektubat'tan. Bir defasında Saiddin Nurisi Gatdesallahu Sırrı Hazretleri hazretleri Esabi Elbiliye hazretlerine gelir. Gelirken der ki namaz hakkında biraz izahatta bulunayım. Namaza dair malumat vereyimdir. Gelir huzuruna yalnız Said I Nursi hazretleri çok heyecanlı bir Allah'ın dostu. Çok heyecanlı. Hatta kürsüde bile ayağa kalkar konuşurmuş. Demek ki içindeki aşk ve muhabbeti yenemiyor ayağa kalkar. Böyle fıkhi meselelerde de böyle kitaplara bakmazmış. Allah'ın izniyle Cenabı Hak gönlünden lütfeder, konuşurmuş. Şunu bilelim. Her şey bir bedel karşılığıdır. Her şeyin bir bedeli var. Mesela daha çok arkadaşlar işçidir. Amele olanlar var. Çalışanlar var.
E çalışır, ondan sonra parasını alır. E memuruz. Memuriyetimizi yaparız. Ay sonunda maaşımızı alırız. Bunun gibi. Said Nursi hazretlerinin hayatı hep çileli geçmiştir. Ta Emir dağlarında bilmem falan da neler çekmiş neler çekmiş mübarek zat efendimiz hazretleri. Çok büyük çileler. Bir de keşif sahibi, keramet sahibi, tayyi mekan yapabilecek güçte tayyi mekan bilinir mi acaba? Tayyi mekan. Tayyi mekan bilirsiniz. Bu ladikle Ahmet babamız Rahmetullah Ali onun huzuruna cezaevindeyken böyle ayakları zincirli olarak gelmiş huzuruna. Bunların alemi öyle bizim bildiğimiz gibi değil. Tabii biz ilkokulda olan lisedeki ne bilsin? Çok değişik alemleri var. Gönülde bir araya gelmeleri var. Ehince malum olan hususlardır bunlar. Biraz mevzu dağılacak ama Kayseri'de yeni mahallede Ethem Hoca diye bir zat vardı. Ethem Hoca rahatsızlaştı. Üstadımız Hazretleri onu ziyaret ettiler.
Biraz görüştükten sonra cemaat ayrıldı. Yalnız kaldılar. Yalnız cemaat ayrılırken herhalde gözlerinde de biraz görmede sıkıntı vardı. Sıkıntı vardı. Dedi ki Hasan Efendi dedi, şu semavat katında dedi, artık öyle diyor ama, o melekut alemidir veya ceberut alemidir veya lahut alemidir. Orada dedi efendimiz aleyhissalatu vesselam ille dedi. Efendimiz cemaati çıkarttılar. Yalnız kalındı. Şunu arz etmek istiyorum. Yani onların aleminin bizden çok farklı olduğunu söylüyorum. Yani burada görünüyor ama nerelerde yaşadığını demek istiyorum. Gönül olarak. Sonra o zatın üstadımız hazretleri böyle ayağını da öptü. Efendimiz hazretleri ayağını öptüler. Aynen bunun gibi buraya onu demeyeceğim. Bilirsiniz. Halı fabrikasında kendisi müdürdü. Buraya geldi. Efendim ben gece kalkıyorum evrak ve ezkarıma. Saat onlar bir de başlarlar. İkiyi, üçü ganimet bilirler onlar.
Efendim siz sanki bir bulut şeklinde arşı azamdan iniyorsunuz, dedi. Böyle konuştular, görüştüler. Bize Artvin'den bir misafir geldi. Eski evimizde yatağı yapıldı. Üstat zalimiz onu rahatlatmak için olsa gerek yatağının üzerine oturdu. Ona Behlül Veli Hazretlerini anlattı. Adam köylü, kentliği. Öyle bir okuması, yazması, öyle pek malumatı da olan bir kimse değil ama aşkı var, bir muhabbeti var. Yanında oturuyorum. Böyle konuştu Üstadımız Hazretleri. Bir yere geldi. Şunu anlattı. Behlül veli, Behlül veli böyle kabirlerde yatarmış. Mesela diyelim ki birisi vefat etti. Kabri açar, Kabire girermiş. Şimdi ya kardeşidir, ya amca oğludur. Harun Reşit padişah. Öyle bir daralmış, öyle bir bunalmış ki. Yakını da olduğu için bu dedikodu da çoğalmış. İşte Behlül Veli kefen soyuyor demeye başlamışlar. Halbuki kefenle soymazmış. Oraya girer. O kimsenin mesela borçlu diyelim.
Bir kimselere karşı borcu var. Onu, onun sahiplerinden istermiş. O kadar parayı. Mesela ellidir, yüzdür, yüz ellidir, iki yüzdür. Neyse onu alır. Bunu cebine koyuyor zannederlermiş. Götürür. Borçlu olduğu kimseye verirler, borcunu dermiş. Tabii bunu bilmiyorlar. Bir tanesi vefat etmiş. Vefatında diyormuş ki beni yıkayın. Beni yıkayın diyormuş. Bunu anlayamamışlar. Halbuki yıkamışlar, dert etmişler. Allah'ın veli kullarından üstadımız gibi bir zata sormuşlar. Borcu var mı evladım, buyurmuş. Evet, onu diyor, demiş. Onu diyor. Daha ilerisini anlatsam tahammül edemezsiniz. Gel, geçelim. Burada koyalım. Zorlaştırmayalım işi. Ama burada zora talip olursa ora kolaylaşacak. Onu da bilelim. Bu ağır gelecek. Söyleyeceğim. Şimdi zor olacak. Efendim neden zor oluyor? Geliniyor, geliniyor bir noktaya burayı anlatacağım ama zor gelir. O kabir haline vakıf olanlar, anlatacağımız bu.
Kabildeki yatamayanlar, kabirde inil inil öten kimseler. Yor tabii. Görmedik ki biz orayı görmediniz. Başta nefsimiz. Görmediğimiz için çok ağır gelir Kalkacaksın şimdi Habib ile alakalı olan kimseleri konuşacaksın tabi bu ehh deyince konuşulur Şimdi Ladikli Ahmet babayı nereden getirelim biz? Yok mu? El-an mevcuttur. Onlarda eksiklik olmaz. Onlar birbirini takip ederler. Ebdalin denir ya. Onlar biri gittiği zaman diğeri onu tamamlar. Ama bir mürşid-i kamirin bulunması ona kibrit-i ahmer tabirini kullanmışlardır. Kibrit-i Ahmer tabirini kullanmışlardır. Kırmızı kibrit demek. Eskiden kibrit bulunmazmış. Böyle. Tayyi mekan hususunda çok uzayacak. Yalnız Kuran-ı Kerim'de, Neml Suresi'nde biliyorsunuz Belkıs'ın tahtının getirilmesi. Çok kısa bir zamanda getirilmiştir. Bunu getiren bir peygamber değildir. Kimdir o? 0 Ahzap bin Berke'ye, kendisine kitap verilen, aslında ilim sahibi demedi.
İlim sahibi bir kimsedir. Efendim, medreseler bitirmemiş. Haddimizi bilmemiz lazım. Hacı İsa dede diye bir zat var. Bu Emir Buhari Hazretlerinin hulefasından, acı sultan, Hacı İsa dede bunlar bir araya gelirler. Üçlerden ama. Veya yedilerden, kırklardan ne konuşurlar efendim? Konuştukları imam Ahmet bin Hanbel Hazretlerinin Bişr-i Hafi'ye sorduğu sorudur. Akbir nianillah. Bana Allah'tan haber ver diyor. Efendim gelin iyi gayret gösterelim. Şu meydana girelim biz. Rabıtaamız güzel olsun. Zikrimiz güzel olsun. Bak hepimizin evinin önünde arabalar bir değil ikidir, üçtür. Bak hepimiz de öyle. Maddi hiçbir sıkıntımız yok.
Allah'ımız nimetini bereketini ihsan buyurmuş hayırlı kimseler hürmetine Yoksa bizim yüzümüzden değil o aşık ve sadıklar hürmetine lütfetmiş bunların bir bedeli var Allah'ım soracak uçakla geliyorum gelirken yanıma öyle bir delikanlıya bakıyorum işte bir delikanlı oturuyor böyle günü de böyle camekan tarafında dışarılara bakıyor Fakat bakması neyi benim bakış, bizim bakışımız gibi değil. Belli. Derin bakıyorum. Biraz işte havalandı. Uçak. Giriyoruz. Artık rotasını ayarlamış oldu. Bu tarafa doğru döndü. Hilleye doğru döndü. Az bir vakit geçince döndü. İsmimi ne bilirsin? Hayatımızı ne bilirsin? İşimizi gücümüzü tek tek tek tek haber verdik. Can kulağıyla dinledim. Öyle sözler söyledi ki bunu ancak o alemden haberdar olan konuşur. O bezde tarağı olmayan onu konuşmaz, bizim gibi şahsını söylüyorum, anlamaz da bilmez Huzur-u ilahiyi anlattı. Rabbimizin huzurunu anlattı. Sonra uçaktan indik.
Karşılayanlar oldu. Onlara şöyle acı acı bir baktı. Biiznillah hissiyatım şu oldu. Gelenlerin dışına bakmadı. İçine baktım. Fikrine baktı. Düşüncesine baktı. Onlar şu biz check up'ları neleri bir şey zannediyoruz. Mesela bir kan alıyor. Bir kan alıyor. O kanda bizim ne kadar hastalığımız varsa onu olduğu gibi çıkarıyor. Bu evliyaullah çekabıdır. Daha görmeden seni haber verir. Mevlana'mızın ulema-i kiramdan gelen bir zatı haber verdiği gibi. Diyor, Kayseri'den bize bir bela geliyor, diyor. Bakın bunu görmüş değil. O da şu. Hoca efendi, sigaraya düşkün. Çok içiyor. Duyuyor ki, Mevla anamız buna haram diyor. Diyor ki bu nasıl haram oluyor? Ben diyor, o zaman şimdiki gibi vasıtalar yok. Ona gösteririm. Haram mı? Değil mi? Bunu diyor haber veririm. Atıma binmiş. Artık ne kadar mesafe kat ederse, kaç günde alırsa yolu, varmış. Zaten Mevlana'mız o gelmeden haber vermiş.
Demiş, bize bir bela geliyor. Yalnız demiş, ilk anda görüşürüz. Gönlümü kıracak bir iş yaparsa hocadır kıymetli bir zattır ilim ehli ve öğrenciler yetiştiriyor. Bizi diyor kırması gönlümüzü rencide etmesine Mevla razı olmaz onun için büyük sıkıntılar çeker Eğer kalbimizi rencide ederse onun için deyin ki görüşemez, padişah gelse dahi çıkamaz deyin. Şimdi o gelecek, bak olduğu gibi haber veriyor. O gelecek sığarasını yakacak. Siz ateşini tutun. Yani sığarak tabakasını çıkaracak. Tütünü o kağıtların içerisine koyacak, saracak ağzına. Siz hemen ateşini götürün. Efendim Es'adi Erbili Hazretleri buyuruyor ki Nakşi kutupları yaman olur. O yaman demek senin ve benim nasıl adım attığımı, nasıl gözümüzün baktığını her şeyi Rabbimizin izniyle tespit eder. Görsün veya görmesin. Onlar için hiçbir şey yok. Bu bir önemli değil bunlar. Yani küçücük bir dairenin, bir çemberin içi gibi dünya onlara.
Abdülkadir Geylani efendimiz ben dünyayı iki adımda alırım buyuruyor. Bir şey değil onlara. Ne ki o? Şimdiki teknolojiye bakarak konuşun. Ona göre tespit edelim ve düşünelim. Ne olduğunu dünyanın onlara nasıl, efendim bu nasıl oluyor? Dünya bunlara bu kadar küçük oluyor. Hemen duyuyor. Allah'ımızın sıfatları ile ahlakıyla ahlaklanmış. Allah'ın ahlakıyla ahlaklanan, Resul-i Ekrem efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem ahlakıyla ahlaklanan, öyle bir görür ki basar sıfatıyla, Allah'ımızın tecellisiyle zatından yaptığı ikram ile müstesnadır. Biz ölçüp biçemeyiz onları. Bize düşen nedir? Semi'na vatan. Duyduk ve itaat ettik. Şimdi hoca benlerin gelişi de bir acayip. Kapıya niye insan vururken bir edebi var. Elindeki asasıyla tak tak tak vuruyor. Zaten canı da sıkkın. Hoca Mevlana diyormuş. Hoca Mevlana. Açmışlar kapıyı. Tabii yorgun. Uzatmış ayaklarını. Hemen Mevlana'mız sürmüş.
Demişler görüşemeyecek padişah da olsa çıkmaz efendim. Ne istemiş görüşürüz. Tabakayı çıkarmış. Sığarayı sarmış. Müridan ağzına o sığaranın ateşini getirmişler. Yalnız dergahta hiç böyle bir hallolmamış sığara içime bilmem filan. Yüzüne çok güzel saygıda bulunuyorlar. Ama onun görmediği yerde vay kahrolmuyor sizce diyorlar. Dergahı kokuttu diyorlar. Yüzüne de efendim, efendim. Şimdi yorgun zaten. Seferi yıkılmış namazı. Yatmış. Yattığında rüyasında öyle bir tespit var ki. Diyorum ki velinin haline akıl yetmez. Kalkıp da şu küçük beynimizle onları ölçemeyiz biz. Bundan sıkıntıya düşüyoruz işte. Şimdi efendim gece rüyasında Mevlana'mızı görüyor. Nereye ya Mevlana, Resul-i Ekrem sallallahu teala aleyhi ve sellemin huzuruna diyor. Ben de gideyim diyor. Gidiyorlar aleyhisselatu vesselam Efendimiz, Mevlana'mızı varisi enbiya oldun diye, daha da iltifatları müstesnadır. Sırf onunla kalmaz o.
Kucaklıyorlar. Bu alim zata geliyor. Tabii o da kucaklanmak istiyor. O zaman Nebiyi Ekrem aleyhisselatu vesselam Efendimiz mübarek vechi saadetini başka tarafa çevirir. Ağzınız fena kokuyor. Meleklerin azı dişlerinin üzerinde durduğu, üzerinde durduğu, Kuran'ın yolu olan zikrin yolu olan ağzınızdan böyle bir koku geliyor der. Fakat ilim meyil olduğu için mübarek elini uzatır. Tam o esnada Mevla anamız içeri girer. Bakın hiç sorgu sual bilmem falan niye haram dedin bilmem falan yok. Hoca efendi ayaklarına öyle bir kapanır ki, hata ettik ya Mevlana bağışla demeye başlar. Efendim. Üstatımız İstanbul'a giderler. İstanbul'a giderler. Fatih giderken hep Esad Erbili Hazretleri görünür. Hep Esad Erbili Hazretleri görünür. Diler ki, zamanımızın kutbul aktabı Sami Efendi Hazretleri acaba neden görünüyor? Esad elbili hazretleri gönlümde canlanıyor der. Varırlar. O Hoca Mustafa Paşa var.
Orada bir evladının evinde oturdular. Etraftan da gelmişler. Esadiyar birliği hazretlerini anlatır. Anlatır anlatır anlatır anlatır bir yere gelirler. Essadi Erbiliyye hazretlerinin salbi yani asılması kendi isteğidir. Beni asınma demiştir. Hayır. Kendisine çokça gelmişler. Paşalardan da gelmişler. Demişler efendim, ifadeyi şöyle verirsin bir sıkıntı yok. Zaten yaşınızdan dolayı da sizi asamayacaklar ama kurtulursunuz bu kurulan komplodan kurtulursunuz tuzaktan. O Paşa'ya söylediği söz şu, çekil paşa. Allah ile kendi aramda bir akdim vardı. Allah ile kendi aramda bir ahdim vardı. Ben şehadet istiyorum. Ben şehit olacağım der. O anda torunu Mesut Bey, derhal mübarek elime kapanır. Efendim kırk yıldır benim beynim zehirlendi. Kırk yıldır benim kafamı zehirlediler. Dediler ki eğer büyük bir insan olsaydı bu sıkıntıyı görmezdi. Yirmi yedi halifesini asık.
Kendisi de iki defa zehir verilmek suretiyle bu ezayı ve bu cezayı görmezdi demişler büyük olsaydı diye. Üstadımız da o şehadeti istedi der demez iş hallolmuş. Ondan sonra Sami Efendimiz Hazretlerini ziyarete varmışlar. Bakın iş nasıl ayarlanmış. Mevlana'mızın ayarladığı gibi. Hasan Efendi Mesut Bey'i ikna ettiniz mi? Nasıl ayar görüş. Siz buraya nasıl geldiğinizi, nasıl geldiğimizi biliyor muyuz? Ehlince malumdur. Kendimi demiyorum. Mürşidimizi kastediyorum. Biz bir şey değiliz zaten. Mürşidimize gelenler ya Hızır aleyhisselam ya İlyas aleyhisselam ya ricalullah böyle hakkın dostlarının delaletiyle gelir. Onun için üzülmeyin. Sevinin. Buradan ayağımızı Cenabı hakk'ın kesmediğine sevinelim. Bu boşuna değildir. Bu bir lütuftur. Bu bir ihsandır. Bizim yer köyde üstadımızın bir evladı var. Aslında deste de almamış. Bu irtihal gitmiş.
Çok şeyi İmamı Gazali Rahmetullahi ya Rahmetullahi İlberi rüyaları da anlatır. Çünkü hak olan rüyalar var Mübeşşirattan. Bunu rüyada görmüşler. Demişler ki, vefat ettin. Ne oldu? Şunu bunu bilmem ama demiş. Benim altı ayım beni kurtaran demiş altı ay. Hacı Hasan Efendimiz burada vaaz etti. Dinledik onu. Sonra da içime bir muhabbet düştü. Amca anlatıyor. İçime muhabbet düştü. Ben de onun sohbetlerine gittim geldim. Kurtuluşum budur demiş. İmam-ı Azam rahmetullahi aleyh Hazretleri büyük imam.
Efendimizin övgüsüne mazhar imam, İmam-ı Gazali bütün imamlar içerisinde sitayişle, övgüyle bahsedilen, edebi erkanı ahlakı anlatılacak gibi değil, bir ayağının üzerinde Kuran Azimüşşan'ı hatmedebilecek, bir mesai meselelerden biri geldiği zaman Kuran-ı Kerim'e hatmedi verip nasıl ki tayyi mekan olduğu gibi tayyi lisan ile de onu ruhani alemde kurmuş olduğu alakalarla efendimizle görüşerek sallallahu teala aleyhi ve sellem halleden bir kimse. Cenabı Hak şefaatler namaz kılsın. Bize büyüklerimiz anlatırlardı. Evet, her şeye seviniriz manevi ruhani hallere. Allah'ımıza kul oluşumuz, Habibi'nin ümmet oluşumuz, Evliyaullah'a intisabımız, bir de İmamı Azam'a rahmetullahi aleyh, onun mezhebinde olduğumuza da Allah'a hamd ederiz diye. Bu da bir nimettir hiç şüphesiz. Kuruluşları bambaşka. Söz buraya gelmişken söyleyeyim.
Şimdi Ahmet İbni Hanbel Rahmetullah Ali Hazretleri Afrika, bilhassa Afrika'da Hanbeli mezhebi çok yaygındır. Abdülkadir Geylani efendimiz bir ara istinkaf etmek istemişler. Ayrılmak istemişler. Bunu da İmam Ahmet bin Hanbel Hazretleri işitmiş Rahmetullah Ali. Değerli hal Efendimize arz etmiş. Arada perde merde bir şey yok. Ya Resulallah, Abdülkadir Geylani sizin manevi evladınız. Benim mezhebimden ayrılmak istiyor. O ayrılırsa çok insan ayrılır. Onun vasıtasıyla birçok kimseler bu mezhebe dahil oldular. Ne olur? İltifat buyurun. İfade buyurun. Ayrılmasın. Bu kadar yakınlar onlar. Şimdi yok mu? Bedel üzerinde duruyoruz. Bunlar bedelini ödeyen kimselerdir. Bedelini ödemiş bunlar. Ey İmamı Azam rahmetullahi aleyh bu nimete ermiş bedelini nasıl ödemiş? Sadece rızık hususunda şudur hayatı. Efendim bu biz kenger deriz ya mahalli tabire göre değişiyor.
Bu develerin yemiş olduğu bir bitki çeşididir. Dikenli. Seğirtme diyoruz ya bunu sıyırıyor böyle dış kısmının. O dikenli tarafını. Yarısını annemize veriyor. Yarısını da kendi yiyor. Bunun hayatı bu İmam-ı Azam'ın. Bu nimetlere ererken bu sıkıntılarla gelmiştir. Öyle ne yiyeceğiz ne edeceğiz bilmem falan yok. Allah'ımıza öyle bir bağlılığı var ki yemesinde içmesinde çok zühdi bir hayatı var. Evet yer içer ama meyil yok. Hep Rabbimize meyletmiş. Ondan dolayı da kendi tarafından da nasıl ki Maide suresinde haber verildiği üzere onlara sofra da inmiştir aslında. O kısmını bize demiyorlar. Biz bilemediğimiz için. Sadece bize o yediklerini bilmem filandı. İşte şöyle az yendiğini söylüyorlar ama onlar asıl nimeti bizzat yerinden, kaynağından, Allah'ımızın hazinesinden alıyorlar mı? Onu alıyorlar onu. Onu yiyen bu taamlara meyletmez zaten. Ölmeyecek kadar yer.
Diyoruz ki Sami Efendi Hazretleri Kaddafi Allahü Sırra bütün bir günlük yiyeceği bir cevizin içi kadar diyorlar. Mesela misal. Fakat onun yanında asıl yediği nimet nedir, onu tarif edilemez. O ifade edilemez. Mesela Mevlana'mız Rahmetullah Ali Ramazan-ı Şerif'te diyelim ki bir su içiyor. Otuz gün devam ediyor. Böyle devam etmez bir beşer olarak sürülmez. İki gün bile zor. O Rabbimizin katından yedirilip içiriliyor onlar. Bak işittik. Cennet nimetlere haber verilirken, eğer mürşid-i kamilimizi iyi dinleyebilmişsek arzu ettikleri yiyecekler derken onu öyle bir ifade ediyordu ki, tabii siz anlamışsınızdır mutlaka, onu bizzat tattığından dolayı öyle tatlı geliyordu anlatışı kalplerden gönüllerden çıkmıyor çünkü tatmış onu. O nimetleri anlatırken o nimetleri anlatırken bu dünyanın ölçüsü içerisinde artık öyle diyeyim, bu dünyanın ölçüsü içerisinde onları tatmıştır.
Yani cennetten cennetten bir koç gelince cennetteki şekil değil buraya inişe göre gelir o. Şimdi zannediyoruz ki işte cennetten gelen bir şey nasıl böyle oluyor? Kuran-ı Azimüşşan. Zatı kibriya'dan gelirken bu dünyada, bu alemde harf, kelime ve savta bürünerek geliyor. Asıl şekliyle gense tahammülüm mümkün değildir. Dünya ona tahammül edemez. Onun için ashabına Eğer bir dağın başına konsaydı dağ paramparça olurdu. Şimdi Said'in Nursi Hazretleri, Kaddesan lau's-Sırra onun namaza dair nesi var? Bir risalesi var. Sonra diğer Meşşai Kiram'ın da elbette vardır. İsaliler yazmışlar. Esad Elbili Hazretleri'ni ziyarete gelir. Der ki namaz hakkında bazı malumatlar verelim. Dedik ya çok heyecanlı kürsüde bile ayağa Allah'ımız onu o şekilde halk buyurmuş. Keşif ehli dedik. Keramet ehli dedik. Gönül ehli. Allah'ımızın müstesna bir kulu tarifi zor.
Van'da o zamanın müştüsü işte ilim ehli olanlar ilerideki kimseler demişler ki bir yere gidelim davet edilmişler. Orada ikram edilecek. Said'in Nurisi hazretleri de bulunsun demiş. Ona özel bir yer hazırlamışlar. Bir bahçe. Böyle bir ağacın dibine güzel minderini sermişler, hazırlamışlar, bırakmışlar. Efendi Hazretleri teşrif buyurmuş. Zaten asıl maksat da o. Oturmuş böyle, çok durmamış. Şimdi üç beş saniye gibi bir zaman. Hemen kalkmış. Efendim buyurun oturun, oturamam. Çünkü orada otlar var. Essamillez ve immi şeyin illa yüsebbihi hobi hamdi. Ve la killah tefkahune tespihiuhu. O otlar o orada ne varsa artık çiçek mi neyse, onlar Allah'ımızı zikrediyor. Zikreden bu otların üzerine oturup bunların zikrinden tatil edemem diyor. Bunlar bu. Nasıl bizim içimize girsin? Siz değil. Bizim gibi insanın içine zor girer.
Eğer hayırlı olursak gönlüne de girer, kafasına da girer, gözüne de girer, kulağına da girer ruhuyla bir olur. Bizim doğuda bir kardeşimiz var. Böyle üstadımızın resmini karşısına alırdı. Aşıktı ama. Aşıktı. O zaman Sami Sultanımız var. Herhalde gönül olarak da canlı bir kimse ruh alemi olarak kutbu cihan adayı derdi Efendimize bakar böyle. Kutbu cihan adayı. O bize bir şey anlattı. Ben dedi gece ibadet taate kalkarım. Bazen dedi, zorlandığım olur kendisi, memur. Zorlandığım olur. Bakarım dedi, bizim salonda efendimiz Hazretlerinin ilahi okuduğunu duyardım. Gelir, beni namaza kaldırır. Bu bir yer var. Hala ismini demiyorum. Niye bu kadar çekiniyorsun? Çekindiğimden değil. Acaba olur mu deyip de helake gider miyiz diye korkuyorum. Yoksa bunlar, bunlar için hiçbir şey değil. Bir yerde kilometre olarak diyeyim, üç yüz elli kilometre kadar var uzakta bir ilçe.
Oraya üstadımız teşrif buyurdular. Birine dediler ki böyle ibadetli, taatli, ulemaya, meşayaya ve muhabbetli bir kimse. Siz de derler eğer arzu ederseniz mübarek bir insan kasabadan Yahya kasabasından gelmiş. Görür görmez tabii başını eğer o anlayacağını anlar. Bize anlattığı şu. Bak bu bizim mahallede de o kimselerden vardı, irtihal etti hala demiyorum. Kimin kendisini okuttuğunu demiyorum. Siz belki böyle bir hale düşmezsiniz ama bizim gibi insan olur da acaba der mi diye çekiliyor. Anlatalım. Görür görmez bize anlattığı şu. Beni diyor, bir kimse her gün gelir okuturdu diyor. Kuran Azimüşşan'ı okutur. Fakat diyor, ben bunu bilemezdim diyor. Oturdu yalnız diyor. Çağırdıklarını da görünce bildim diyor. Beni oktan zat meğer diyor hacasını efendimizmiş diyor. Ben diyor bir gün namaz kılacağım diyor. Akşama şöyle bir on beş dakika gibi zaman kaldı.
Bir delikanlı geldi ama diyor çok müstesna bir delikanlı diyor. Ben şimdi nereye gideceğim biliyor musun dedi diyor. Bugün niye gideceksiniz bak üstadınıza manevi bir nimet fakrı kainattan lütfedildi ihsan edildi Akşam namazını beraber kılacağız. Üç yüz elli kilometre, on beş dakika var. Nasıl gelecek? Tayyi mekan bu işte. Abdulkadir Geylani efendimizin bir ihvanı var. Bunun içinde bir duygu. Bir duygu. Böyle hilafet ister. Böyle daha üstün kendisine hizmet edilecek yerler ister. Bunu da Abdülkadir Geylani efendimiz biiznillahi teala çok iyi hisseder. Böyle Hindistan tarafından bir grup gelir. Derler ki efendim bizim melikimiz, başımızdaki artık idarecimiz, devlet reisimiz vefat etti. Sizden bir talepte bulunuyoruz. Bir kimse tayin buyurur musunuz? Deyince, o gönlünden başlık isteyen bir ihvanı var. Demiyor ama biliyor Abdülhaliri Geylani'nin mevzunu.
O da böyle bir helva pişiriyormuş devlette. Onu çağırıyor. Diyor ki evladım bak bunlar Hindistan'dan geliyorlar. Başlarındaki idarecileri vefat etmiş. Ben seni münasip görüyorum gider misin? Estağfurullah diyor. Ama içinden oh diyor. Dışından estağfurullah. İçinden sevmiyor. Yalnız bir şartla gideceksin. Her şeyi yarıya böleceğiz. Tabii efendim diyor. Benim ne malım olacak ki? Kölenin nesi olur ki? Haydi diyor. Efendim on bir sene gidiyor. On bir sene bu devlet reisi yapıyor. Abdulkadir Geylani efendimiz, Kaddi sallallahü selre ziyaretine gidiyorlar. Onu duyar duymaz. Devlet Reis. Onu karşılayış çok müstesna oluyor. İkram, ihsan. Böyle insanlar ayrıldıktan sonra diyor ki hani seninle bir anlaşmamız vardı. On bir sene görev yapmış. Hiç. Her şeyi yarıya bölüşecek mi? Tabii efendim diyor. Hesap ediyorlar her şeyi. Bitti mi diyor. Evet bitti efendim. Yalnız bir çocuğun var.
Bak bir çocuğun olduğu. Nur topu gibi bir yavrusu olmuş. Onu da bölüşeceğiz diyor. Çocuğu getiriyorlar. Abdülkadir Geylani Efendimiz eline çok kesici keskin bir alet alıyor. İkiye bölecek böyle bölecek. Kaldırıyor Abdülkadir Geylani efendimiz o kesici olan aleti çocuğu ikiye bölmek için. Tam böleceği zaman ihvanı olan on bir sene orada devlet reisliği yapan evladı her şeyin feda olsun diyen hemen kamayı çıkar veriyor. Abdülkadir Ceylan Efendimiz'in göğsüne indirecek. Tam indireceği zaman bakıyor ki helvayı karıştırıyor. Zaman için de zaman, mekan için de mekan. Said Nursi Sultanımız efendim diyor. Esad Erbili Hazretleri Said kardeşim biraz sabredin. Efendim diyor. Said kardeşim bir şeyin var. Risalem var. Onu okuyacağım. Namaz hakkında yazmış. Sonunda namaza dair risaleyi bitirdikten sonra. Efendim ben de diyor şey yapacaktım, namaz hakkında bilgi.
Essadi Elbili Hazretleri o gelmeden önce bunu hazırlamış zaten. Afyon'dan bir grup Sami Efendimiz hazretlerini ziyarete gelirler. İçlerinden bir tanesidir ki efendim bazı suallerimiz var. Onlar suallerimiz var deyince Sami efendimiz hazretleri buyurur ki Hasan Efendi ile görüşün. Adamlar buraya gelir. Onlar gelmeden önce efendimiz hazretleri teyp'e hazırlattırır. Daha onlar sormadan bir iki üç dört beş der hepsini konuşur. Gözlüye gizli olmaz. Efendim sonra Said I Nursi hazretlerine Kadiri evradı verir. Der ki siz Kadiri meşrepsiniz. Bunu üstadımızdan bizzat kulaklarımızla duyduk bir. İkincisi Hacı Ahmet Atasayer Sami Efendimizin evlatlarından Medine-i Münevvere'de birilerini anlatıyormuş. Biz girince onun da haberi olsun anlatayım dedi. Tarikat-ı aliyyenin içindedir. Bazı sözleri var. Onlar zamanına göre ifade edilmiş. Mesela devrimiz tarikat devri değil. Şunu söylemek istiyor.
Öyle sıkıntılar var ki itikadi hataların nelerin zuhur ettiği zaman da siz misveğin yetmiş derece efdaliyetini, üstünlüğünü söylemeyi şimdi onu ifade edin ama asıl yapılacak iş itikadi noktalar diyor. Tabii yanlış anlaşılmaması lazım. Namaz hakkında burada da çok güzel bir gerileme var. Eser Allahu alem Ahmed'e Rıfayı, Hadi Sallallahü'l-ı Sırrı Hazretlerinin, yalnız buraya kaydedildiği için kitaptan alınır, kitabın ismini burada göremiyorum. Allahu alem oradan olsa gerek. İnsanlar namaz kılmakta beş kısımdır. Şimdi biz kendimizi ölçüp biçeceğiz burada. Acaba hangi sınıfa giriyoruz? Sınır tanımıyor. Öyle istediği gibi hareket eden, nefsine zulmeden kimselerin taat. Namaz geçiyor, kılar. Sabah geçiyor, kuşluk var. Öyle ikindiye öyle. İkindi akşamı, akşam yatsı bu şekilde.
Vaktine riayet pek yok ne farzıymış ne vacıymış bunları da pek aldırış etmiyor inanın bir namaz kılan gördüm hiç unutmuyorum otuz seneyi geçti Allah Allah Allah Allah. Siz acaba izlediniz mi teravihi on bir dakikada kıldıran bir imamı? Şimdi efendim burada anlatacağım. Namazda ta'dil-i erkan vücudun, vücudun tam yerleşmesidir. Şurada salatı vitrine bir araya ayet. Hucurat suresinden. İkincisinde de içteni bu diye başlar üçüncüsü ya yuven nasu inna halaknakım. Ortada Okuduğumuz kulağımız bu eyjer. Şu dünyaya bir defa geliriz. Kıldığımız namazı. Artık herkes kendisine Cenab-ı Hakk'a olan tazimimize erer. Ve erkaniğe. Rüpünder Menü'nye de dikkat etmez. Şu vücut oturacak. Mesela öyle yerleşeceğiz ki ayaklarımız böyle girdi. Ne demek o? Ayaklarımız sıratı müstakim üzere demek o. Niyetimiz eğer Fahreddin Razi Hazretlerinin aldığına göre olursa Allahu alem Allah'ımız da kurbiyet, yakınlık.
Bizim gibi kılmıyor. Niyeti de müstesna. Aynı niyet tabi hak rızası için. Ama niyetteki güzelliğe bak Allah'ımıza yakınlığı. Birincisi bu ikincisi ve vurduğu iha. Lakin, nehukatta ya, mücehedete nefsi fil vesvese. Bu ikincisi olan vaktine de dikkat ediyor. Aman ne geçirmiyor. Vakit geldiği zaman kırılıyor. Erkanına, neyine? Zahiri olan bütün rükuna, secdesine dikkat ediyor. Abdestine dikkat ediyor. Yalnız gönlüne gelen şeytandan bir vesvese şeytandan gelen bir dürtüyü yok etmek için bir mücadelesi yok. Onu yok etmek için bir gayreti yok. Kılıyor. Mahal, mal ve svasi ve'l efkar. İşte kafada bazı haller aldığını, ne diyelim, verememiş. Verdiğini alamamış. Gündelik bazı sıkıntılar neler hep onlarla kafa meşgul. Ama dikkat ediyor. Vaktine dikkat ediyor. Kıyamına, rukuna, secdesine dikkat ediyor. Ama ne yapıyor? Kalbine gelen yersiz düşüncelere mani olmuyor. Üçüncüsü, Her şeyine dikkatli.
Kalbine gelen vesveselerde, kötü düşüncelerde, neden? Onları hep defe çalışıyor. Namazımdan bu hırsızlar bir şey kapıp götürmesin diye nefsiyle de cihat içerisindedir o kötü düşüncelerin gitmesi için. Namazında adeta bir cihat gibi gayret gösteriyor. Dördüncüsü, Bak dördüncüsünün kılıç şekli değişti. Ne yaptı? Namazı vaktine dikkat ediyor. Kıyamına, rükuna, secdesine, bütün şartlarına. Kalbi ve sauraga kalbe hümurate hududu. Kalbi de hep onları gözetiyor. Kalben de dikkat ediyor. Rivayet ediyor. Elinden geldiği kadar hiçbir şeyi zayi etmemeye çok çalışıyor. Bel, O benim Rabbim, ben onun kuluyum diyerek bu kulluğun, kulluğun zevki içerisinde vazifesini yapmaya yapmaya çalışıyoruz. Ama bir yönde de o namazı kılarken kıyamında da, istikamet olarak onda Rabbimize kendisini tam vermiş. Bir şey anlatacağım burada. İnşallah unutmam.
Rükusunda da öyle kıyamında dağların kıyamı gibi, meleklerin kıyam halinde oluşu gibi, rükuunda hayvanatın rüku halindeki taatinin ve meleklerin rüku anındaki zevkinin içerisinde secdesin dedim. Hark olmuş. Namazda neyi söyleyeceksin diye bir rüya anlatacağım size. Bir kardeşimiz anlattı. Efendimizin diyor namaz kılıcını gördüm sallallahu teala vesselam. Namaz kılarken diyor gönlüme o geldi diyor. Böyle diyor ayakta duruşu bunu söylemek bile bize, bizim dilimize yakışmıyor. Ayakta duruşu diyor, o kıyamı, böyle istikameti diyor, gönlüme doğuruyor diyor. Öyle bir kılıç ki. Efendimiz bu sefer. Ne olur? Efendimizin yalvardığı gibi yalvaramıyorum. Ayağınıza turap olayım der, delirirdim ben. Derken. Ya biz kim oluyoruz ki? Gayretime dokunuruz. Yapmayın yahu. Şöyle dikkat edelim şunlara diye ne güzel söylüyoruz. El hamis, beşincisi.
Yani rükuna, secdesine, kıyamına, farzına, vacibine, sünnetine, müsteabına, edebine, erkenına dikkat ediyor. Velakin maahede, Bütün azalarıyla, ihetine, bilhassa kalbiyle tam Rabbimizin huzurunda perdeler neler perkun diyecek. Hemen demeyin. Rabbimizin karşısında kalben Cenabıhakk'la nazar ediyor. Murakaben murakabelle lehu, murakiben lehu. Onu gözetliyor ve onun gözetlediğinin zaten bilinci içerisindedir. Mümtelien min muhabbetihi ve azameti. Allah'ımızın muhabbet ve yüceliği, gönlünü tamamen doldurmuş. Tamamen doldurmuş. Sanki onu görüyor. Vesveseymiş. Şu düşünceymiş. Bilmem onların hepsi erimiş. Onun semtinden de geçmez. Rabbimiz ile kendi arasındaki perdeleri de tamamen kalkmıştır. Ne dedi burada? Efendimiz aleyhissalatü vesselam, namaz gözümün nuru diye buyuruyor. Artık bunun kılmış olduğu namaza hiçbir şeyin denk gelmesi mümkün değildir. Velhamdülillahi Rabbil alemin El Fatiha.
Kaynak: Genel
Namazın Manevi Derinliği ve Kalp İlimi | Mihmandar